İnançlı İşlemede İspat; Yazılı Sözleşme Bulunmasa Dahi, Kredi Ödemelerine Dair Banka Dekontlarının Güvenenin Elinde Olması Halinde Tanık Dinlenebileceği.
T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:1663
KARAR NO:3078
KARAR TARİHİ:16.05.2019
Taraflar arasında görülen tapu iptal ve tescil,tazminat davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’in raporu okundu, açıklamaları dinlendi, davacıların duruşma isteği değerden reddedilerek, gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR
Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat isteğine ilişkindir.
Davacılar, mirasbırakanları …’un … ada … parsel sayılı taşınmazdaki 18 nolu bağımsız bölümü davalı …’ye satış yoluyla devrettiğini, temlikin gerçek bir satış olmayıp miras bırakanın ekonomik sıkıntılar nedeniyle dava konusu yeri davalı …’un adına tapuda devrederek bankadan kredi çektiğini, kredi borcunu ise yine miras bırakanın ödediğini ve borç bittiğinde dava konusu yerin tekrar miras bırakan …’ye devredileceği konusunda tarafların anlaştıklarını, ancak kredi borcunun ödenmesine karşın davalı …’un taşınmazı iadeye yanaşmadığını, bilahare çekişmeli taşınmazın davalı … tarafından diğer davalı …’e satıldığını öğrendiklerini ileri sürerek taşınmazın tapu kaydının iptali ile miras payı oranında adlarına tesciline, olmazsa tazminata karar verilmesini istemişlerdir.
Davalılar, temliklerin gerçek satış işlemi olduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davalı tarafça yeminin eda edildiği ve iddianın kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.
Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.
Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.
Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizlemeler” dışında,belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK’nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK’nin 19. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.
İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü,gerek işleyişi açısından,genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İnançları Birleştirme kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur.
Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.
Somut olaya gelince; dava konusu … ada … parsel sayılı taşınmazdaki 18 nolu bağımsız bölümün davacıların mirasbırkanı … tarafından 26.10.2005 satış suretiyle davalılardan …’a devredildiği, …’un da 11.07.2008 tarihinde diğer davalı …’ya satış yoluyla temlik ettiği, davalılardan …’nin 28.10.2005 tarihinde Türkiye İş Bankası Erdemli şubesinden konut kredisi kullandığı anlaşılmıştır. Konut kredisinin çekildiği bankadan gelen müzekkere cevabında anılan 35.000,00-TL kredinin davacıların mirasbırakanı …’a ödendiği, kredi ödemelerinin kim tarafından yapıldığının tespit edilemediği bildirilmiştir. Davacılar çekişme konusu taşınmazın temlikinin inançlı işleme dayalı olduğunu, taşınmazın devrinden sonra alınan banka kredisini miras bırakanlarının ödediğini iddia ederek dava dilekçesi ile bir takım banka dekont fotokopilerini dosyaya ibraz etmiş, ne var ki ibraz edilen dekontların okunabilir asılları dosyada bulunamamıştır.
Hemen belirtmek gerekir ki; taraflar arasındaki ilişki ve çekişmenin çözüme kavuşturulması bakımından yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile ispatı gerekmekte ve fakat böylesine bir belgenin bulunmadığı anlaşılmakta ise de; davacıların sunmuş olduğu dekontların bu ilişki ile bağlantılı olduğunun saptanması halinde delil başlangıcı teşkil edeceği ve çekişmenin giderilmesinde gözardı edilemeyeceği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 202. maddesi hükmü gereğince delil başlangıcı sayılabilecek belgelerin bulunması halinde tanık dinletilmesinin mümkün olduğu açıktır.
Aynı kanunun 227/1 maddesi; “Uyuşmazlık konusu vakıanın ispatı için yeminden başka delili olduğunu beyan etmiş olan taraf dahi yemin teklif edebilir.” şeklinde kat’i delil olan yemin teklifini düzenlemektedir.
Davada taraflardan herhangi birisi istek ve savunmasının ispatı için takdiri veya kanuni(kesin) delillerden herhangi birisi ile birlikte hasmına yemin yöneltmiş olursa bu durumun ispatın yalnız yemine bırakıldığı, gösterilen diğer delillerden vazgeçildiği şeklinde yorumlanamaz. (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeler Usulü, 6. Baskı, cilt 3, sh:2493) Bu durumda tarafın diğer delillerinden vazgeçmediği ve münhasıran yemin deliline dayanmadığı gözetilerek ilk önce diğer delilleri incelenir, diğer delillerle iddia veya savunma ispat edilemediği takdirde yemine başvurulur.
Hâl böyle olunca; öncelikle kredi ödemesine ilişkin dekontların okunabilir asıllarının ibrazının sağlanması, dekontların davacıların elinde bulunması hususu da gözetilerek delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi, bu nitelikte sayılması durumunda dosyadaki tüm deliller birlikte değerlendirilerek çekişme konusu taşınmazın inançlı işlem kapsamında davalıya devredildiği kanaatine varılması halinde, kredi borcunun kim tarafından ödendiği üzerinde durulmak suretiyle, bu aşamada 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 97. maddesindeki düzenleme de gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.
Davacıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.05.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
TEREKEYE TEMSİLCİ ATANMASINDAN SONRA TEREKE ORTAĞININ YA DA ORTAKLARININ DAVAYI TAKİP YETKİSİ ORTADAN KALKAR
T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2018/1308
KARAR NO:2019/4335
KARAR TARİHİ:04.07.2019
MAHKEMESİ : BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 1. HUKUK DAİRESİ
DAVA TÜRÜ :TAPU İPTALİ-TESCİL
Taraflar arasındaki davadan dolayı … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince verilen 06.02.2018 gün ve 5-14 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi taraf vekillerince istenilmiş olmakla, dosya tetkik olunarak gereği düşünüldü.
KARAR
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tüm mirasçılar adına tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, iddianın kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulü ile davalı adına olan tapu kaydının iptaline ve miras payı oranında davacı adına tesciline karar verilmiş, anılan kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince 6100 sayılı HMK’nin 353/1.b.2 maddesi gereğince istinaf başvurusunun kabulü ile mahkeme kararının ortadan kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiş, red kararına karşı davacı vekilinin temyiz isteği de 06.02.2018 tarihli ek karar ile hükmün kesin olduğundan bahisle reddedilmiş, davacı vekili tarafından ek karara karşı ve davalı vekili tarafından da katılma yoluyla ( ek karara yönelik davacı vekilinin temyiz dilekçesinin tebliği üzerine ) süresi içerisinde temyiz kanun yoluna başvurulmuştur.
Dosya içeriğinden; eldeki davada mirasbırakan …’ın terekesini temsilen … 1. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 24.05.2016 tarih ve 2016/7 esas 2016/496 sayılı kararı ile …’ın temsilci olarak atandığı ve tereke temsilcisi …’a davanın reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararının usulüne uygun tebliğ edilmesine karşın kararı temyiz etmediği, kararın davacı … ( mirasçı ) vekili tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere terekeye temsilci atanmasından sonra tereke ortağının ya da ortaklarının davayı takip yetkisi ortadan kalkar. Bir başka ifade ile davayı açan mirasçı ya da mirasçıların davayı takip yetkisi sona erer ve buna bağlantılı olarak da hükmü temyiz hakkı miras şirketini temsil eden mümessile geçer.
Öte yandan, 6100 sayılı HMK’nin 348/2. maddesinde; ‘’ İstinaf yoluna başvuran, bu talebinden feragat eder veya talebi bölge adliye mahkemesi tarafından esasa girilmeden reddedilirse, katılma yolu ile başvuranın talebi de reddedilir. ‘’ ve 366/1. maddesinde; ‘’ Bu Kanunun istinaf yolu ile ilgili 343 ilâ 349 ve 352 nci maddeleri hükümleri, temyizde de kıyas yoluyla uygulanır. ‘’ hükümlerine yer verilmiş olup, davacı vekilinin ek kararı temyiz hakkı bulunmadığından, davalı vekilinin de katılma yoluyla hükmü temyiz etme olanağı
kalmamıştır.
Tüm bu açıklamalar karşısında davayı takip yetkisi sona eren davacı vekilinin ve katılma yoluyla temyiz hakkı düşen davalı vekilinin temyiz dilekçelerinin REDDİNE, peşin alınan harcın istek halinde yatırana iadesine, 04.07.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ecrimisil Davasında Dikkate Alınacak Hususlar
T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2015/16572
KARAR NO : 2016/648
KARAR TARİHİ : 21.01.2016
K A R A R
Dava, ecrimisil isteğine ilişkindir.
Davacı, kayden maliki olduğu 486 ada 1 parsel sayılı taşınmaza davalı firmanın gaz beton koymak, davalı …’un beton blok koymak, davalı ….’ın toprak dökmek, davalı …’ün ise çay ocağı olarak işletmek suretiyle haksız yere müdahale ettiklerini, 3091 Sayılı Yasa kapsamında …. Valiliğine yapmış olduğu başvurusunun kabul edildiğini, buna rağmen davalıların taşınmazı boşaltmadıklarını, yaklaşık 4,5 ay boyunca işgallerinin sürdüğünü ileri sürerek, şimdilik davalı şirketten 20.000.-TL, davalı …’den 20.000.-TL, davalı …’dan 5.000.-TL, davalı …’den 5.000.-TL olmak üzere toplam 50.000.-TL ecrimisilin 14.12.2011 tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı firma, istenen ecrimisilin fahiş olup, geçici süre malzeme koyduğu alanın toplamda 1000 m2’yi bulmadığını, davacının taşınmazı koruma ve kollamada görevlendirdiği …. olarak bilinen kişinin bilgisi ve muvafakati ile yeri kullandığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.
Davalı …, çekişme konusu taşınmazın dışında çay ocağının bulunduğunu, dava konusu yerin kenarına sandalye koyduğunu, davacı avukatının boşalt talimatı üzerine de çıktığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Davalı …, açılan davayı kabul etmediğini bildirmiştir.
Davalı …., savunma getirmemiştir.
Mahkemece, davacının maliki olduğu çekişmeye konu taşınmaza davalıların müdahalesinin sabit olduğu gerekçesi ile davalı …. yönünden kabulüne, diğer davalılar yönünden kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı vekili, davalı firma vekili ve … vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; ecrimisile konu 486 ada 1 parsel sayılı taşınmazın 16.11.2007 tarihinde satışa istinaden davacı firma adına kayıtlı olduğu, davalının anılan taşınmaza davalıların haksız yere müdahale ettikleri iddiası ile 30. 11.2011 tarihinde 3091 Sayılı Yasa kapsamında …. Valiliğine şikayette bulunduğu ve bu kapsamda yapılan tahkikat neticesinde 14.12.2011 tarihinde verilen kararla davalıların tecavüzünün menine karar verildiği ve anılan kararın 23.12.2011 tarihinde infaz edildiği görülmektedir.
Bilindiği üzere; yargılamanın sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunma ile ilgili delillerin eksiksiz toplanıp tartışılabilmesi davanın süratle sonuçlandırabilmesi, öncelikle tarafların yargılama gününden haberdar edilmesi ile mümkündür. Kişinin hangi yargı merciinde duruşmasının bulunduğunu, hakkındaki iddia ve isnatların nelerden ibaret olduğunu bilebilmesi, usulüne uygun olarak tebligat yapılması ile sağlanabilir. 6100 s. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 27. maddesi hükmünde çok açık bir şekilde vurgulanan temel kurala göre, mahkeme, tarafları dinlemeden, onları iddia ve savunmalarını bildirmeleri için usulüne uygun olarak davet etmeden hükmünü veremez. Bu bakımdan davetin ve bunun yazılı şeklinin (davetiyenin) davadaki önemi büyüktür. Asıl olan tarafların huzurunda yargılamanın yürütülmesi olmakla birlikte, hukuk mahkemelerinde, taraflar yargılamaya katılmasalar bile mutlaka duruşmadan haberdar edilmelidirler.
Somut olayda; davacının, aralarında ….’ın da bulunduğu davalılar hakkında 3091 Sayılı Yasa kapsamında yapmış olduğu şikayet neticesinde …. İl İdare Kurulunun yürüttüğü soruşturma sırasında düzenlenen 05.12.2011 tarihli Tebliğ Tutanağında; mütecavizler kısmında …. isminin yanında parantez içerisine … yazıldığı ve altının bu kişi tarafından imzalandığı görülmektedir.
O halde, davada taraf olarak gösterilen …. ile hükmü temyiz eden …’ın aynı kişi oldukları tartışmasız olup, anılan davalının sunulan vekaletname içeriğine göre nüfusta kayıtlı isminin ”….” olması sebebi ile nüfusta kayıtlı olduğu kimlik bilgilerine göre dava dilekçesi ile duruşma gününün tebliğ edilerek sonuca gidilmesi gerektiği asıldır.
Hâl böyle olunca, davalı …’a usûlüne uygun olarak dava dilekçesi ile duruşma gününün tebliği ile usulüne uygun olarak taraf teşkili sağlandıktan sonra anılan davalının göstereceği kanıtların toplanması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, usulüne uygun taraf teşkili sağlanmaksızın sonuca gidilmiş olması doğru değildir.
Kabul tarzı itibariyle de;
Bilindiği, gerek öğretide ve gerekse yargısal uygulamalarda ifade edildiği üzere ecrimisil, diğer bir deyişle haksız işgal tazminatı, zilyet olmayan malikin, malik olmayan kötüniyetli zilyetten isteyebileceği bir tazminat olup, 08.03.1950 tarih 22/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, fuzuli işgalin tarafların karşılıklı birbirine uygun iradeleri ile kurduğu kira sözleşmesine benzetilemeyeceği, niteliği itibarı ile haksız bir eylem sayılması gerektiği, haksız işgal nedeniyle oluşan zararın tazmin edilmesi gerekeceği vurgulanmıştır. Ecrimisil, haksız işgal nedeniyle tazminat olarak nitelendirilen özel bir zarar giderim biçimi olması nedeniyle, en azı kira geliri karşılığı zarardır. Bu nedenle, haksız işgalden doğan normal kullanma sonucu eskime şeklinde oluşan ve kullanmadan kaynaklanan olumlu zarar ile malik ya da zilyedin yoksun kaldığı fayda (olumsuz zarar) ecrimisilin kapsamını belirler. Haksız işgal, haksız eylem niteliğindedir. (YHGK’nin 25.02.2004 gün ve 2004/1-120-96 sayılı kararı) 25.05.1938 tarih ve 29/10 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ve Yargıtay’ın aynı yoldaki yerleşmiş içtihatları uyarınca ecrimisil davaları beş yıllık zamanaşımına tabi olup bu beş yıllık süre dava tarihinden geriye doğru işlemeye başlar.
Öte yandan, ecrimisil hesabı uzmanlık gerektiren bir husus olup, taşınmazın niteliğine uygun bilirkişi marifetiyle keşif ve inceleme yapılarak ve taleple bağlı kalınarak haksız işgal tazminatı miktarı belirlenmelidir. Alınan bilirkişi raporu, somut bilgi ve belgeye dayanmalı, tarafların ve hakimin denetimine açık olmalı ve değerlendirmenin gerekçelerinin bilimsel verilere ve HMK’nin 266 vd. maddelerine uygun olarak açıklanması gereklidir.
Bu nedenle, eğer arsa ve binalarda kira esasına göre talep varsa, taraflardan emsal kira sözleşmeleri istenmeli, gerekirse benzer nitelikli yerlerin işgal tarihindeki kira bedelleri araştırılıp, varsa emsal kira sözleşmeleri de getirtilmeli, dava konusu taşınmaz ile emsalin somut karşılaştırması yapılmalı, üstün veya eksik tarafları belirlenmelidir.
İlke olarak, kira geliri üzerinden ecrimisil belirlenmesinde, taşınmazın dava konusu ilk dönemde mevcut haliyle serbest şartlarda getirebileceği kira parası, emsal kira sözleşmeleri ile karşılaştırılarak, taşınmazın büyüklüğü, niteliği ve çevre özellikleri de nazara alınarak yöredeki rayiçe göre belirlenir. Sonraki dönemler için ecrimisil değeri ise ilk dönem için belirlenen miktara ÜFE artış oranının tamamının yansıtılması suretiyle bulunacak miktardan az olmamak üzere takdir edilir.
Somut olaya gelince; hükme esas alınan bilirkişi raporunun yukarıda belirtilen ilkelere uygun düzenlendiği söylenemez.
Hâl böyle olunca; öncelikle davalı …’a usulüne uygun olarak dava dilekçesi ile duruşma gününün tebliğ edilerek taraf teşkilinin sağlanması, ondan sonra tarafların gösterdikleri (davalı …’ın ise göstereceği) tüm delillerin eksiksiz toplanarak, İl İdare Kurulunun men kararı ile infaz tutanak içeriği ve yargılama sırasında toplanan deliller birlikte değerlendirilerek davalıların çekişme konusu taşınmazı hangi tarihler arasında işgal ettiklerinin kuşkuya yer bırakmayacak şekilde saptandıktan sonra teknik bilirkişilerden ecrimisil hususunda yukarıda belirtilen ilkelere uygun olarak düzenlenmiş denetime açık, gerekçeli ve bilimsel verilere uygun rapor alınması, toplanan delillerin toplanacak delillerle birlikte değerlendirilerek varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve eksik inceleme ile yetinilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
Davacı vekili, davalı firma vekili ve davalı … (….) …. vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3. maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,21.01.2016 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ortaklaşa Alınan Taşınmazın Muris Adına Tescili
T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/3297
KARAR NO :2019/423
KARAR TARİHİ :23.01.2019
K A R A R
Dava, tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.
Davacı, 1990 yılında 1401 parseli davalı ile birlikte satın aldıklarını ancak taşınmazın mirasbırakanları … adına tescil edildiğini, davalı kardeşinin mirasbırakanın hastalığından istifade ederek ve mirasbırakanı kandırarak taşınmazı satış suretiyle edindiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile 1/2 payının adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, taşınmazı satış bedelini ödeyerek temlik aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğu gerekçesi ile davacının miras payı oranında davanın kabulüne, kalan pay yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere, maddi vakıayı bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapıp ona en uygun kanun maddesini uygulamak hakime aittir.
Somut olayda her ne kadar mahkemece hukuki dayanak muris muvazaası olarak değerlendirilerek davanın davacının miras payı oranında kabulüne karar verilmişse de; iddianın içeriğinden ve ileriye sürülüş biçiminden (davacı taşınmazın kendi parası ile alındığını ancak mirasbırakan adına tescil edildiğini ileri sürmüştür) davada muris muvazaasına değil inançlı işlem hukuksal nedenine dayanıldığı açık olup 05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bu türlü iddiaların yazılı belge ile kanıtlanması zorunludur. İddiasını yazılı belge ile kanıtlayamayan kimsenin 6100 sayılı HMK.’nun 202.maddesi gereğince delil başlangıcı sayılabilecek nitelikte banka kaydı, ihtar vs. gibi bir delilin varlığı halinde iddiasını her türlü delil ile kanıtlamasının mümkün olacağı tartışmasızdır.
Ne var ki; yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde bakıldığında davacının yazılı bir belgesi bulunmadığı gibi delil başlangıcı sayılacak bir bulgunun da var olmadığı sabittir.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
SONUÇ: Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
