Avukatın Haksız Yere Savcılığa Şikayet Edilmesi, Manevi Tazminat Gerektirir
Vekalet Sözleşmesi 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 502. maddesinde, “vekilin vekalet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşme” olarak tanımlanmış olup, tarafların karşılıklı güvenine dayanan bir sözleşmedir. Vekilin işbu sözleşme gereğince bir özen borcu bulunmaktadır. Vekilin özen borcu, sözleşme ile kendisine yüklenilen işin vekalet eden yararına sonuç doğurmasına gayret göstererek ifa etmesi ve müvekkil açısından zarar doğurabilecek davranışlardan kaçınılmasıdır. TBK’nin 506. maddesine göre de vekilin özen borcunun belirlenmesinde, benzer alanlarda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranışlar esas alınır.
Avukatlık Kanununun 62. Maddesine göre de Avukatın görevini kötüye kullanması durumunda, Türk Ceza Kanununun görevi kötüye kullanmaya ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
Lakin avukatın görevini kötüye kullandığına yönelik olarak bir iddia ile avukatı savcılığa şikayet eden kişinin, yapmış olduğu şikayetinin haksız olması durumunda manevi tazminat ödemesi gerektiği Yargıtay Hukuk Kurulu tarafından karara bağlanmıştır.
Buna göre Sayın Kurul 2017/1372 E. ve 2018/1106 K. sayılı kararıyla
...
Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, konuya ilişkin yasal düzenleme ve ilkelerin ortaya konulmasında yarar vardır: 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” hükmü yer almaktadır.
…
Burada kural olarak doğrudan doğruya zarar görme koşulu aranmaktadır. Ancak kişilik değerlerinin kapsam ve çerçevesi, yerleşik değer yargılarına ve yaşam deneyimine bağlı olarak belirlenmelidir. BK’nın 49. maddesi genel bir düzenleme olup, öngördüğü koşullar gerçekleştiğinde, ruhsal uyum dengesi sarsılanın, kişilik değerlerine saldırı nedeniyle manevi tazminat isteyebilmesi olanağı vardır.
Manevi tazminat isteminin temelinde, davalının haksız eylemi yatmaktadır. Bilindiği üzere haksız eylemin unsurları, hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve fiil ile zarar arasında illiyet bağı bulunmasıdır. Davalının avukatı olan davacının, açtığı işe iade davasının davalı lehine sonuçlanmasından sonra, açılacak tam yargı davası için davalının başka avukata vekâletname vereceğini söyleyerek davacıya vekâlet ilişkisinin sona erdiğine ve davacıyı ibra ettiğine dair imzalı bir yazı verdiği, ancak davacının yanında sigortalı olarak çalışan avukatın ibranameyi fark etmeyerek davalı hakkındaki tam yargı davasını da diğer davalarla birlikte açtığı, durumu fark eden davacının davanın hataen açıldığını belgelemek istediği ancak bu sırada ibranameyi kaybettiği, bunun üzerine davalı tarafından davacıya noter aracılığıyla bir ihtarname gönderilerek mesleğinin gerektirdiği hassasiyeti göstermediği iddiasıyla 6.000,00 TL ödemediği takdirde davacı hakkında yasal yollara gideceğini, İstanbul Barosuna ve Cumhuriyet Savcılığına şikâyette bulunacağını bildirdiği, davacının herhangi bir ödeme yapmaması üzerine davalının İstanbul Barosuna ve Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyet dilekçesi verdiği, ayrıca Kadıköy 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde maddi – manevi tazminat istemiyle dava açtığı, davacı hakkında görevi ihmal suçundan açılan kamu davasında yargılama yapıldığı sırada davacının ibranameyi bir başka dosya içinde bularak mahkemeye sunduğu, davalının mahkemedeki beyanında ibranamenin altındaki imzanın kendisine ait olmadığını belirterek imza inkârında bulunduğu, Ağır Ceza Mahkemesince yaptırılan imza incelemesi sonucu ibranamedeki imzanın davalıya ait olduğunun belirlendiği, bunun üzerine davacının beraatine karar verildiği, beraat kararı ile birlikte davalı hakkında suç duyurusunda bulunulduğu, açılan kamu davasının yargılaması sonucu davalının iftira suçundan cezalandırılmasına karar verildiği, ancak temyiz aşamasında zamanaşımına uğradığı, davacı hakkında Baro Yönetim Kurulunca yapılan disiplin soruşturmasında ceza yargılamasının sonucunun beklendiği, davacının yıllarca İstanbul Barosu kayıtlarında şikâyet edilen avukatlar arasında yer aldığı anlaşılmaktadır.
…
Eldeki davada, davalının vekâlet ilişkisinin sona erdiğine ve davacıyı ibra ettiğine dair imzalı bir yazı vermiş olmasına rağmen, davacının ibranameyi kaybetmesi üzerine davacı hakkında gerek Cumhuriyet Savcılığına, gerek İstanbul Barosuna şikâyet dilekçeleri vermek, gerekse hukuk mahkemesinde tazminat talebiyle dava açmak suretiyle hak arama özgürlüğünün kötüye kullanıldığı, Anayasal şikâyet hakkının sınırlarının aşıldığı ve böylece davacının kişilik haklarına saldırıda bulunduğu hususunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bunun yanında davacı lehine hükmedilen manevi tazminat miktarına da bakıldığında olay tarihi, taraflar arasındaki olayların gelişim şekli, hakkındaki şikâyetler üzerine soruşturma ve dava sürecinde davacı tarafından yaşanan üzüntü ve endişe, mesleki ve kişisel itibar kaybı ile tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alındığında, hükmedilen manevi tazminatın miktarı makul olup, objektif ölçülere göre takdir edildiği ve fazla olmadığı kanaatine varılmıştır.
şeklindeki hüküm kurarak bu konuyu açıklamıştır.
İnançlı İşlem, Unsurları ve Zamanaşımı
T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO :2011/13-14
KARAR NO :2011/189
KARAR TARİHİ :15.4.2011
BK.18, 66, 99, 125
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, gerek mahkemece ve gerekse özel dairece “muvazaa” olarak nitelendirilmiş ise de, inanan davacının, araç üzerindeki mülkiyet hakkını Bakanlar Kurulu Kararnamesinin engellemesi nedeniyle, belirli bir süre veya amaçla inanılan davalı oğluna geçirmesi, inanılan davalının da amaç gerçekleşince hakkı tekrar inanana devretmesi gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirmediği iddia edilerek dava açılması, dikkate alındığında uyuşmazlığın inançlı sözleşme hukuksal nedenine dayandığı oyçokluğu ile kabul edilmiştir.
Mahkemece taraflar arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunun kabulü yerinde olmadığı gibi, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması suretiyle davanın bir yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle reddi de isabetsizdir.
Mahkemece yapılacak iş; taraflar arasındaki ilişkinin “inançlı işlem” olduğunun kabulü ile uyuşmazlığın buna göre çözümlenmesi; bu işlemler için zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğu da gözetilerek işin esası hakkında yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde bir karar verilmesi olmalıdır.
DAVA ve KARAR:
Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;
Çarşamba 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın “zamanaşımı nedeniyle reddine” dair verilen 3.3.2009 gün ve 2008/395 – 2009/93 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 1.2.2010 gün ve 2009/7301-876 sayılı ilamı;
(Davacı, otobüs satın aldığını, ancak emekli olması nedeniyle ticari plaka satın alamayacağından aracın oğlu olan davalı adına tescil edildiğini, ileride bu engel ortadan kalktığında, aracın kendi üzerine devredileceği konusunda anlaştıklarını, ancak engel ortadan kalktığı halde davalının otobüsü kendisine devretmediğini ileri sürerek, otobüse ödediği bedel olan 217.097.- YTL.nin tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, satın aldığı otobüsün davalı ile aralarındaki muvazaa sözleşmesi gereğince davalı adına tescil edildiğini, ancak daha sonra davalı tarafından otobüsün kendisi üzerine devredilmediğini belirterek, otobüs bedelinin tahsili talepli bu davayı açmıştır.
Mahkemece, BK.nun 66. maddesi gereğince bir yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı, kendisi tarafından satın alınan otobüsün adına tescili için yasal engeller olduğu için davalı adına muvazaalı olarak tescil edildiğini belirterek muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak bu davayı açmıştır.
Muvazaa iddialarında zamanaşımı olmayacağı için, davanın esasına girilip sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, davanın zamanaşımından reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:
Davacı, alacağın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.
Mahkemece zamanaşımı nedeni ile davanın reddine karar verilmiş, davacının temyiz istemi üzerine yukarıda belirtilen gerekçe ile mahkeme kararı bozulmuştur.
Mahkeme “…taraflar arasında muvazaalı işlem olduğu ancak davacı tarafın namı müstear iddiasını yazılı delil ile ispat edemeyeceğini ve dolayısı ile davaya konu olan ticari aracın geri alamayacağını öğrenmesi ile birlikte davacı lehine davalı uhdesinde sebepsiz zenginleşmeye konu olacak bir bedelin ortaya çıktığı, söz konusu bedelin tahsiline ilişkin talepte ise artık asıl hukuki ilişkinin kurallarının uygulanmasının mümkün olmayıp BK. 66. maddesinde tanımlanan şekli ile sebepsiz zenginleşmeye ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiği ve Çarşamba 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/117 Esas sayılı dava dosyası ile açılan dava tarihi ile eldeki dava tarihi arasında geçen süre itibarı ile bu tür davalar için öngörülen (1) bir yıllık zamanaşımının da dolduğu” gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir. Hükmü davacı vekili temyize getirmiştir.
Uyuşmazlık; davanın hukuksal nedeninin tespiti ve sonucuna göre istemin zamanaşımına uğrayıp uğramadığının belirlenmesi, noktasında toplanmaktadır.
Taraflar arasındaki uyuşmazlığın hukuksal nedeninin tespiti için öncelikle “muvazaa” ve “inançlı işlem” kavram ve kurumlarının ortaya konulmasında yarar vardır:
İnançlı işlem, inananın (itimat edenin) bir hakkını belirli bir süre veya amaçla inanılana geçirmeyi, inanılanın da inananın emir ve talimatlarına göre kullanıp amaç gerçekleşince veya süre dolunca hakkı tekrar inanana devretmeyi yüklendiği sözleşmeler olarak tanımlanabilir (Özkaya Eraslan, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Ankara 2004, s.25).
Yargısal Kararlarda ise inançlı sözleşme, inanılan tarafın elde ettiği hakkı, taraflarca güdülen amaç sona erdikten veya belirli bir süre geçtikten sonra inanana veya üçüncü kişiye devretme taahhüdünü içeren bir anlaşma olarak tarif edilmiştir (HGK, 13.5.1992 tarih, 1992/14-249 E. – 1992/323 K.).
İnançlı Sözleşme ile inanan (itimat eden) bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana (mutemede) devretmekte, borçlandırıcı bir sözleşme ile de inanılan kişinin hak ve yetkilerini sınırlandırmaktır. İnanılan hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca tekrar hakkı inanana iade etmeyi yükümlenmektedir.
İnançlı işlemleri doğrudan doğruya düzenleyen kanun hükümleri yoktur. İnançlı işlemler, kişinin kendisini gizlemek amacıyla yapılabileceği gibi teminat amacıyla veya alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla da yapılabilecek işlemlerdir.
İnançlı işlem, inanç sözleşmesi ve hakkın devri işlemi (kazandırıcı işlem olarak) olmak üzere iki temel unsurdan oluşmaktadır.
İnanç Sözleşmesi, inançlı işlemin hukuki sebebini, inanılanın salahiyet sınırlarını ve kapsamını, inançlı işlemin sona erme nedenlerini, inançlı işlemin sonra ermesinden sonra inanç konusu şeyin inanana devredilme biçimi ve koşullarını belirler. Bir başka deyişle bu sözleşme inanç konusu şeyin yeniden inanılana devir edilmesinin temelini oluşturur. İnanç sözleşmesinin geçerliliği kural olarak, herhangi bir biçim koşuluna bağlı değildir. İnanç sözleşmesi, 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK.)’nun genel hükümlerine bağlıdır.
Diğer bir unsur ise kazandırıcı işlem (yani hakkın devri) işlemidir.
Kazandırıcı işlem ile inançlı işlem konusu şey doğrudan inanan veya üçüncü bir kişi tarafından inanılana devredilir. Bu suretle, inanılanın mal varlığı zenginleşirken inananın mal varlığında aynı oranda azalma meydan gelmektedir.
İnançlı işlemde kazandırıcı işlemin şekli genel hükümlere tabidir. Bir başka anlatımla inanç konusunun devri, hakların devrine ilişkin kurallara göre yapılır.
Kural olarak devir edilebilir nitelikteki tüm haklar inançlı işleme konu olabilir. Bu itibarla kişiye sıkı sıkıya bağlı olan kişisel haklar ile aile miras hukukundan doğan hakların inançlı işlem ile devredilmesine olanak yoktur.
İnançlı işlem, aynı zamanda bir kazandırıcı işlem olduğundan öteki kazandırıcı işlemlerin tüm hüküm ve sonuçlarını doğurur. İnanç konusu mülkiyet veya hak inananın mülkiyetinden çıkar, inanılanın mal varlığına girer. İnanılan, bir malikin ve hak sahibinin yapabileceği tasarrufları yapma yetkisini kazanır.
İnanılan, inanç sözleşmesi ile inanç konusunu iyi bir şekilde muhafaza ve idare etmek, beklenen koşullar oluştuktan sonra da inanana iade etmek borcu altına girmiştir. Ayrıca inanana karşı ileri sürebileceği bazı haklar elde etmiştir. İnanılan, inanç konusunu özenle muhafaza ve kullanma yükümlülüğü altındadır. İnançlı kazandırma ile inanılan inanç konusu hakkın sahibi veya o şeyin maliki olmuştur. Bu nedenle hak sahibinin veya malikinin tüm yetkilerini kullanabilecek durumdadır. Ancak inanılan, inanç konusunun idaresindeki kusurlu davranışlarından dolayı BK.’ nun 99. maddesi uyarınca sorumludur.
İnançlı işlemler ile yapılan temlikler geçerli olup mülkiyet hakkı karşı tarafa geçmektedir. Bu itibarla inançlı işlem nedeniyle açılan davalarda davacı yolsuz tescile, başka bir anlatımla aynı hakka değil inanç sözleşmesinden kaynaklanan kişisel hakka dayanmaktadır. O halde davanın konusu taşınmaz olsa dahi bu dava ayni hakkı koruyan bir dava sayılmaz. Davada, inanç sözleşmesindeki kişisel hakka dayanıldığından, inançlı işleme dayanan davaların da zamanaşımına tabi olması gerekir.
İnançlı işlemler gibi, bu işlemlerin hangi zamanaşımına tabi tutulacakları da Kanunumuzda düzenlenmemiştir. Gerek bilimsel alanda gerekse uygulamada, inanç konusunun iadesine, inanç konusu üçüncü kişiye devredilmiş, inanılan elinden çıkmışsa tazminat talebine ilişkin dava hakkının Borçlar Kanunu’nun 125. maddesindeki 10 yıllık zamanaşımına tabidi olduğu ortaklaşa kabul edilmektedir.
Zamanaşımı, alacağın muaccel olduğu tarihte, başka bir anlatımla inanç konusu şeyin iadesi gerektiği tarihte işlemeye başlar. İade tarihi henüz gelmemiş inanılan, inanç konusunu elinde tutmakta haklı ise zamanaşımının başlamasına imkan yoktur.
Muvazaa ise: hukukumuzda öteden beri gerek öğreti ve gerekse uygulama alanında üzerinde çok durulan ve tartışılan bir konu olmasına karşın, pozitif hukukumuzda sadece BK.’nun 18. maddesinde yer almıştır.
Muvazaa, kısaca; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve fakat gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmeyen, bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır.
Muvazaada taraflar bilerek, iradelerine uymayan, sadece görünüşte bir sözleşme yapmakta bu sözleşme ile gerçek irade ve amaçlarını gizlemektedirler. Muvazaa anlaşması ile de görünüşteki bu sözleşmenin hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacağını kararlaştırmakta veya görünüşteki sözleşmenin vasfını, taraflarını veya bir unsurunu değiştirmektedirler.
Tarafların görünüşteki sözleşmenin hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacağını kararlaştırıp ikinci (gizli) bir sözleşme yapmamaları haline mutlak (adi) muvazaa; ikinci (gizli) bir sözleşme yapıp görünüşteki sözleşme ile bu sözleşmeyi gizlemeleri haline ise nispi (mevsuf, vasıflı) muvazaa denilmektedir.
İki kurum arasındaki temel birkaç farklılığın da ifade edilmesinde fayda bulunmaktadır:
Muvazaalı Sözleşmelerde (mutlak muvazaa), taraflar muvazaa konusu şeyi devretmeyi hiç arzu etmedikleri halde inançlı sözleşmelerde devir gerçekten taraflarca istenmiştir.
Muvazaa tek taraflı veya iki taraflı sözleşmelerde mümkün olduğu gibi, hem borçlandırıcı hem de tasarrufi işlemlerde yapılabilir. Oysa inanç sözleşmesi hakkın kullanılması ile ilgili olduğundan ancak tasarrufi işlemlerde söz konusu olur.
Muvazaalı sözleşmelerde muvazaanın tespiti veya iptali için açılacak bir davada muvazaa varlığının ileri sürülmesi bir süreye bağlı değildir. İnançlı Sözleşmelerde ise inananın, inanç konusu malı inanılandan iade etmesini isteme hakkı, bir kişisel hak niteliğinde olduğundan 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK.)’nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir.
İnanç Sözleşmesi; inanılanın yükümlülüklerini, inanç konusunun kullanılma ve tekrar iade koşullarını, düzenler. Buna karşın muvazaa sözleşmesi ise yapılan işlemin tamamen veya kısmen sonuçlarını ortadan kaldırır.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:
Davacı vekili; davacının İstanbul`da işletmekte olduğu taksi ve plakasını 295.000.00.- TL. bedelle sattığını, aynı tarihte Samsun-Çarşamba hattında iki minibüs plakasını satın aldığını, ancak o tarihte emekli olması nedeni ile Bakanlar Kurulunun 86/10553 sayılı kararının 3. maddesi gereği ticari plaka satın alamayacağı ve devir işlemi kendi adına yapılamayacağından, zaruri olarak işlemi oğlu olan davalı Murat Sezer adına yaptığını, bu plakaların trafik komisyonu kararı ile otobüs plakasına dönüşmesinden sonra tahsis edilecek plakayı kendi adına devir ve tescil etmek üzere de oğlu ile anlaştığını, satın alınan iveco marka küçük otobüsün davalı adına tescil edildiğini, bu işlemden sonra aracın davacı adına tescilini engelleyen Bakanlar Kurulu Kararnamesi hükümlerinin Danıştay tarafından iptal edildiğini, devir üzerindeki engel kalktığını, ancak davacı aracın kendi adına devrini istediğinde davalının devir talebini reddettiğini, davacının aracın kendi adına tescilini hükmen talep ettiğini, bütün mal varlığını bu aracın alımına harcadığını, bu nedenle davacının hiç değilse/ödediği sabit olan 217.097.- TL. alacağın yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini, istemiştir.
Dava Dilekçesindeki bu anlatım dikkate alındığında; davacı inanan, şartları gerçekleştiğinde iade edilmek üzere (olayımızda Bakanlar Kurulu Kararnamesi engellemesinin kalkması halinde) araç üzerindeki mülkiyet hakkını davalı oğlu üzerine geçirmiştir. Ancak davalı, inanılan şartlar gerçekleşmesine rağmen hakkı iade etme yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında taraflar arasındaki uyuşmazlığın niteliği konusunda tartışmalar yapılmış; taraflar arasındaki uyuşmazlık, gerek mahkemece ve gerekse özel dairece “muvazaa” olarak nitelendirilmiş ise de, inanan davacının, araç üzerindeki mülkiyet hakkını Bakanlar Kurulu Kararnamesinin engellemesi nedeniyle, belirli bir süre veya amaçla inanılan davalı oğluna geçirmesi, inanılan davalının da amaç gerçekleşince hakkı tekrar inanana devretmesi gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirmediği iddia edilerek dava açılması, dikkate alındığında uyuşmazlığın inançlı sözleşme hukuksal nedenine dayandığı oyçokluğu ile kabul edilmiştir.
O halde, mahkemece taraflar arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunun kabulü yerinde olmadığı gibi, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması suretiyle davanın bir yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle reddi de isabetsizdir.
Mahkemece yapılacak iş; taraflar arasındaki ilişkinin “inançlı işlem” olduğunun kabulü ile uyuşmazlığın buna göre çözümlenmesi; bu işlemler için zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğu da gözetilerek işin esası hakkında yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde bir karar verilmesi olmalıdır.
Bu nedenle; yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının BOZULMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.
