Limited Şirketlerde Kar Payı Tespiti ve Tahsili
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/14687
KARAR NO : 2018/7407
KARAR TARİHİ : 27.11.2018
K A R A R
Asıl davada davacı vekili, müvekkilinin davalı şirketin ortağı olduğunu, şirketin faaliyette görünmesine rağmen merkez adresinde bulunan demirbaş, makine ve cihazların tamamının müvekkili tarafından bilinmeyen bir adrese taşındığını ve şirketin faaliyetsiz hale getirildiğini, demirbaşların büyük bir bölümünün 18.05.2012 tarihinde satıldığını, 28.06.2012 tarihinde müvekkilinin haberdar olmadığı, çağrılmadığı ve şirket merkezinden farklı bir adreste yapılan toplantıda ortaklardan …’ın 13.000 pay karşılığı 325.000,00 TL’lik hissesini diğer ortağa devretmesi yönünde karar alındığını ve devirin 09.07.2012 tarihli Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlandığını, şirketin içinin boşaltıldığını, şirketin sermaye artışına gittiğini, müvekkilinin ödemesi gereken sermaye miktarının 350.000,00 TL olup, bunun 317.127,73 TL’sinin ödendiğini, diğer iki ortaktan her birinin hisseleri oranında ödemeleri gereken sermayenin 325.000,00 TL olmasına rağmen her bir ortağın sadece 70.000 TL ödediğini, ortakların sermaye ödeme borcunu yerine getirmediklerini ve temerrüde düştüklerini, müvekkilinin maddi zarara uğratıldığını ileri sürerek, müvekkilinin davalı şirkette bulunan hissesi oranında şahsına düşen kâr payının tespiti ile tespit edilen miktarın faiziyle davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini, şimdilik kar payından fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000 TL kâr payının ticari faiziyle tahsiline, davalıları şirket demirbaşlarını ve tüm eşyalarını haksız olarak kaçırmaları ve müvekkilini zarara uğratmaları nedeniyle davacının yatırdığı sermaye miktarı oranında alacağının tahsilini, şimdilik demirbaş adı altında 35.000 TL’nin dava tarihinden itibaren tahsilini, 15.000 TL manevi tazminatın tahsilini, şirketin tasfiyesini talep ve dava etmiştir.
Davalı-karşı davacı vekili, davacı-karşı davalının ortaklığın kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmediğini, davetlere rağmen ortaklar kurulu toplantılarına katılmadığını, şirketin kar dağıtımı konusunda bir karar almadığını, şirketin demirbaşlarının ve araçlarının çoğunun icra takiplerinde muhafaza altına alındığını savunarak, asıl davanın reddini istemiş, karşı davada ise, asıl davaya yönelik beyanlarını tekrarla, şirketin fesih ve tasfiyesini, 100.000 TL manevi tazminatın faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
İhbar olunan, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, her iki tarafın da şirketin tasfiyesini talep ettiği, şirketin icra ve haciz tehditleri altında ödemeler yaptığı, şirket faaliyetlerinin önemli ölçüde tehlikeye girdiği, bilirkişi kurulu raporunda şirket kârı ile ilgili yapılan tespitler ve talep uyarınca kar payı miktarının belirlendiği, davacı ve karşı davacının manevi tazminat talebinin yasal şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle, davacı ve karşı davacının şirketin tasfiyesine yönelik davanın kabulü ile, … Sağlık Hizmetleri Limited Şirketinin tasfiyesine, tasfiye memuru olarak … . İcra Müdürünün atanmasına, tasfiye memuruna her ay tasfiye işlemleri için 300 TL ücret takdirine, yasal tescil ve ilanların yapılmasına, davacının kâr payı davasının kabulü ile, 15.000 TL nin dava tarihinden ticari faiziyle davalı şirketten tahsiline, davacının şirket demirbaşına ve manevi tazminata ilişkin taleplerinin reddine, karşı davacının manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.
Kararı, asıl davada davacı vekili, ihbar olunan ile davalı-karşı davacı vekili temyiz etmiştir.
1-) Bir davada kararı temyiz etme hakkı, yalnız taraflara veya hüküm ile kendisine mükellefiyet yüklenen veya bir hakkı ihlal edilen kimseye veyahut kanunun açıkça belirttiği mercilere aittir. Temyiz isteminde bulunan ihbar olunanakarşı husumet yöneltilerek açılan bir dava bulunmadığı, mahkemece verilen kararda da anılanın ihbar olunan sıfatı ile karar başlığında gösterildiği ve aleyhine herhangi bir hüküm de tesis edilmediği anlaşıldığından, ihbar olunanın kararı temyiz etmekte hukuki yararı da bulunmadığından, ihbar olunan …’in temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.
2-) Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı-karşı davalı vekilinin tüm, davalı-karşı davacı ile davalı şirket vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
3-) Asıl dava, davacının kâr payının tespiti ile tahsili, manevi tazminat, şirketten olan alacaklarının tahsili ve şirketin tasfiyesi, karşı dava ise, şirketin fesih ve tasfiyesi ile manevi tazminatın tahsili istemlerine ilişkindir. Asıl davada davacı tarafça, şirketin kuruluşundan itibaren kâr payı dağıtılmadığı ileri sürülerek, hissesi oranında şahsına düşen kâr payının tespiti ile tespit edilen miktarın tahsili istenilmiş, mahkemece de yukarıda özetlendiği şekilde davacının kâr payı isteminin kabulüne karar verilmiştir. Ancak, limited şirketlerde şirketin kâr elde etmiş olması, kendiliğinden limited şirket ortağına kâr payı talep etme yetkisi vermeyecektir. Şirket ortaklarına kâr payı dağıtılabilmesi için, öncelikle ortaklara kâr payı dağıtılması yönünde ortaklar kurulunca bir kararın alınması gerekmektedir.
Somut uyuşmazlıkta bilirkişi kurulunca yapılan tespitler ile kâr payı dağıtımına yönelik ortaklar kurulu kararının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu yönde alınmış bir karar olmadan mahkemenin ortaklar kurulu yerine geçerek ortağa kâr payı vermesi mümkün değildir. O halde, kâr payı isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, anılan husus nazara alınmaksızın yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ :
Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, ihbar olunanın temyiz isteminin REDDİNE,
(2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı-karşı davalı … vekilinin tüm, davalı-karşı davacı … ile davalı şirket vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi ile, karşı dava ve asıl davada kâr payı dışındaki istemler yönünden verilen hükmün ONANMASINA,
(3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı-karşı davacı ile davalı şirket vekilinin asıl davada kâr payının tahsiline yönelik davalı şirket lehine yapıldığı nazara alınan temyiz itirazlarının kabulü ile, asıl davada kâr payı isteminin kabulüne dair verilen kararın davalı şirket yararına BOZULMASINA,
aşağıda yazılı bakiye 6,70 TL temyiz ilam harcının temyiz eden asıl davada davacıdan alınmasına, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden ihbar olunana iadesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davalı-karşı davacıya iadesine, 27.11.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Katkı Payı ile Katılma Alacağı Farkı
T.C.
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2017/14704
KARAR NO : 2018/19438
KARAR TARİHİ: 29.11.2018
K A R A R
Davacı vekili, 21.05.2012 havale tarihli dava dilekçesinde; davanın belirsiz alacak davası olduğunu belirterek, evlilik birliği içinde edinilen 5054 ada 1 parselde 1 numaralı, 1991 ada 1 parselde 5 numaralı bağımsız bölümler ile … plaka sayılı araçtan kaynaklanan katılma alacağı ve katkı payı alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemenin davanın reddine dair ilk kararı, davacı vekilinin temyizi üzerine Daire’nin 23.05.2013 tarih, … Esas-2013/7769 Karar sayılı ilamı ile “… Somut olayda taraflar arasında devam eden boşanma davası bulunduğu saptanmış olup bu boşanma davasının açılmasıyla davacının mal rejiminden kaynaklanan alacak hakkı doğmuştur. Ancak tasfiyeye karar verilebilmesi için boşanma davasının sonucunun beklenmesi ve HGK’nin 27.06.2012 tarih 2012/ 8-268 Esas, 2012/ 420 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere boşanma davasının bekletici mesele yapılarak, boşanma davasının olumlu sonuçlanması halinde toplanacak delillere göre bir karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru değildir…” gereğine işaret edilerek bozulmuştur. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın kabulüne, 27.000,00 TL katkı payı alacağının dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte, 40.250,00 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dairenin 17.05.2017 tarih … Esas ve 2017/7268 Karar sayılı ilamıyla; “…HMK’nin 177.maddesine göre ıslah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilirse de; 04.02.1948 tarih ve 1944/10 Esas-1948/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağına ilişkindir. İçtihadı Birleştirme Kararları, adeta kanun hükmünde olup, ilke kararlarıdır ve benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar (Yarg.Kan.mad.45/5). Durum böyle iken, mahkemece bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağına ilişkin az yukarıda açıklanan İçtihadı Birleştirme Kararı göz önüne alınmadan bozma sonrası yapılan ıslahla arttırılan miktarı da kapsar şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır…”gereğine işaret edilerek verilen ikinci karar da bozulmuştur. Her iki taraf vekilince bozma kararının düzeltilmesi istenildiğinden dosya yeniden incelenmiştir.
Dava, katkı payı ve katılma alacağı isteklerine ilişkin olup, 21.05.2012 tarihinde açılmıştır.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesi ” Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir…” hükmü ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir.
Davanın açıldığı 21.05.2012 tarihi itibariyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüktedir. Belirsiz alacak davası,yukarıda belirtildiği üzere, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesiyle kabul edilmiştir. Bu durumda eldeki davanın açıldığı tarihte Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlükte olduğuna göre, belirsiz alacak davası ile ilgili hükümlerin uygulanması gerekir. Dairece, ilk bozma ilamından sonra ıslah yapılamayacağına işaret edilerek Mahkemece verilen karar yeniden bozulmuş ise de dava belirsiz alacak davası olduğundan davacı tarafça sunulan 29.12.2014 havale tarihli dilekçenin ıslah dilekçesi değil, talep açıklama dilekçesi olduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle Daire’nin bu hususa yönelen bozma kararı yerinde olmadığından, bozma kararının kaldırılması ve davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;
1. Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine ve takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince;
a. 1991 ada 1 parselde bulunan 5 numaralı bağımsız bölüme ilişkin olarak; Mahkemece, davalı adına kayıtlı 5 numaralı bağımsız bölümün edinme tarihi itibariyle edinilmiş mal olduğu kabul edilerek davacı lehine katılma alacağına hükmedilmiş ise de, dosya kapsamı incelendiğinde toplanan delillerin hüküm kurmaya elverişli olmadığı anlaşılmaktadır. Tasfiyeye konu edilen 5 numaralı bağımsız bölümün tapu kaydından 21.08.2007 tarihinde davalı adına tescil edildiği sabittir. Ancak davalı tarafça bu taınmazın alımında … Şubesinde bulunan parasının kullanıldığı, söz konusu paranın 2002 yılından önceki birikimleri ile oluşturduğu vadeli hesabından geldiği savunulmuş, buna yönelik bir kısım evrak da dosyaya sunulmuştur. Mahkemece, davalının bildirdiği banka hesabındaki para ve paranın kaynağı ile taşınmazın edinilmesinde kullanılıp kullanılmadığı yönünde gereği gibi araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Mahkemece bildirilen banka hesapları ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.
b. … plaka sayılı araca ilişkin olarak; davalı bu aracın edinilmesi için önceden adına kayıtlı … plaka sayılı aracın takasa verildiğini, aracın takas karşılığı 10.000,00 TL’ye sayıldığını, araç bedelinin kalan 11.000,00 TL’sinin de kendisi tarafından banka havalesi ile gönderildiğini, bu nedenle edinilmiş mal niteliğinde olmadığını açıklayarak kişisel mal savunmasında bulunmuş, aracın trafik kayıtlarına delil olarak dayanmıştır. Ne var ki, mahkemece, bahsi geçen aracın kayıtları getirtilmemiş, kişisel mal savunması üzerinde yeterince durulmamıştır. Mahkemece … plaka sayılı araca ilişkin kayıtlar getirtilip tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması da doğru olmadığından hükmün (2) numaralı bentte açıklanan sebeplerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle her iki taraf vekilinin karar düzeltme itirazlarının kabulüyle Daire’nin 17.05.2017 tarih … Esas 2017/7268 Karar sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, davalı vekilinin temyiz itirazları yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle yerinde görüldüğünden, Yerel Mahkeme hükmünün 6100 Sayılı HMK’nin Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 Sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının yukarıda (1) numaralı bentte yazılı nedenlerle REDDİNE, 27,70 TL peşin harcın istek halinde karar düzeltme isteyenlere ayrı ayrı iadesine, 29.11.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Kat Mülkiyeti Kanunundan Kaynaklı Alacakların Takibi
T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO :2017/266
KARAR NO :2018/1767
KARAR TARİHİ :27.11.2018
K A R A R
Taraflar arasındaki “itirazın kaldırılması” talebinden dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince itirazın kaldırılmasına dair verilen 17.12.2014 tarihli ve 2014/1124 E., 2014/1365 K. sayılı karar, davalı-borçlu vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 15.06.2015 tarihli ve 2015/5664 E., 2015/16581 K. sayılı kararı ile onanmış ise de davalı-borçlu vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 13.10.2015 tarihli ve 2015/23322 E., 2015/24100 K. sayılı kararı ile;
“…Alacaklı tarafından borçlu aleyhine genel haciz yoluyla ilamsız takip başlatıldığı, örnek 7 ödeme emrinin borçluya tebliği üzerine borçlunun yasal sürede borca itirazı sonucu takibin durdurulduğu, alacaklının itirazın kaldırılması istemiyle icra mahkemesine başvurduğu ve mahkemece itirazın kaldırılmasına ve alacaklı yararına tazminata hükmedildiği anlaşılmaktadır.
İİK.nun 68/1. maddesi gereğince; talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenit ise, alacaklı itirazın kaldırılmasını isteyebilir.
634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesinde; “Kat malikleri kurulunca kabul edilmiş işletme projesi yoksa, yönetici gecikmeksizin bir işletme projesi yapar.
Bu projede özellikle:
a) Ana gayrimenkulün bir yıllık yönetiminde tahmini olarak gelir ve gider tutarları;
b) Tüm giderlerden her kat malikine, bu Kanunun 20. maddesindeki esaslara göre düşecek tahmini miktar;
c) Tahmini giderlerle diğer muhtemel giderleri karşılamak üzere her kat malikinin 20. maddedeki esaslara göre vermesi gereken avans tutarı; gösterilir.
Bu proje, kat maliklerine veya bağımsız bölümden fiilen yararlananlara, imzaları karşılığında veya taahhütlü mektupla bildirilir. Bildirimden başlayarak yedi gün içinde projeye itiraz edilirse, durum kat malikleri kurulunda incelenir ve proje hakkında karar verilir, gerekirse yeni bir proje hazırlanır. Kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları, İcra ve İflas Kanunu’nun 68. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır” hükmü yer almaktadır. Anılan madde hükmüne göre, kat malikleri kurulu kararları ve kesinleşmiş işletme projeleri, İİK’nun 68/1. maddesinde yazılı belgelerden olup, geçersizliği genel mahkemelerde açılacak bir dava ile kanıtlanmadığı sürece ilamsız takibe konu edilebilir.
Somut olayda; alacaklı S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifi tarafından borçlu aleyhine yönetim gideri alacağının tahsili amacıyla ilamsız takip başlatıldığı, takip dayanağı hesap ekstresinden alacağın, aidat alacağı, sıcak ve soğuk su alacağı ve sayaç okuma bedelinden oluştuğu anlaşılmakta ise de; alacağın, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’ nun 37. maddesinde belirtilen kesinleşmiş işletme projesi veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararına dayanmadığı, alacaklı kooperatifin 2012 yılı olağan genel kurul toplantı tutanağına ve alacaklı kooperatifin 2013 yılı tahmini bütçesine dayandığı anlaşılmaktadır.
Takip konusu olan alacaklı S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifinin alacağının varlığı, İİK’nun 68/1. maddesinde belirtilen belgelerle ispat edilemediği gibi, alacaklı kooperatifin 2012 yılı olağan genel kurul tutanağı ve 2013 yılı tahmini bütçesi, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesinde belirtilen kesinleşmiş işletme projesi veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararlarından da değildir.
O halde mahkemece, belirtilen nedenlerle itirazın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup kararın bu nedenle bozulması gerekirken; Dairemizce maddi hataya dayalı olarak onandığı anlaşıldığından onama kararının kaldırılarak mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir…”
gerekçesi ile onama kararı kaldırılmak suretiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
İstem itirazın kaldırılmasına ilişkindir.
Alacaklı vekili borçlu hakkında yapmış oldukları takipte borçlunun yetkiye ve borca yönelik itirazları nedeniyle takibin durduğunu, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun m. 37/son hükmüne göre kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararlarının İcra ve İflas Kanunu’nun 68. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen belgelerden sayılacağı, müvekkilin düzenlemiş olduğu hesap ekstresinin de bu kapsamda olması nedeniyle İİK m. 68/1’deki belgelerden sayılacağını belirterek borçlunun takibe yapmış olduğu itirazın kaldırılması ile takibin devamına, borçlunun %20’den az olmamak üzere icra inkâr tazminatı ödemesine hükmedilmesini talep etmiştir.
Borçlu vekili, alacaklı kooperatifin ilgili itirazın kaldırılması incelemesinde taraf sıfatının bulunmadığını, eldeki incelemenin konusunun Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabî olduğunu, bu nedenle Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olacağını, alacaklının dayandığı belgelerin İİK m. 68/1’de belirtilen belgelerden olmadığını, yetkiye de itiraz ettiklerini ileri sürerek istemin reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece yanlar arasındaki uyuşmazlığın Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 33. maddesinden kaynaklandığı, bu maddeden kaynaklanan uyuşmazlıkların taşınmazın bulunduğu yer icra daireleri tarafından çözümlenmesi gerektiği, bu nedenle yetkiye yönelik itirazın 68. madde uyarıca kesin olarak ortadan kaldırılması gerektiği, dosya içerisinde bulunan ve davacı tarafından dayanılan işletme projesi kat malikleri kurulunun işletme giderleri ve uzantıları kararına göre talep edilen alacak miktarı kararının kesinleştiği, söz konusu alacağı ihtiva eden belgelerin İİK’nın 68/1. maddesi kapsamında olduğu gerekçesiyle itirazın İİK’nın 68. maddesi uyarınca kesin olarak kaldırılmasına, İİK’nın 68/son maddesi gereğince alacağın %20’si oranındaki tazminatın borçludan tahsili ile alacaklıya ödenmesine karar verilmiştir.
Borçlu vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yerel mahkeme kararı onanmış ise de onama kararına karşı borçlu vekili tarafından karar düzeltme yoluna başvurulması nedeniyle bu defa Özel Dairece onama kararı kaldırılmış ve yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.
Mahkemece hem Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesi gereğince oluşturulan ve yayımlanarak sabit hâle gelen işletme projesi hem de bu işletme projesini somutlaştıran takip dayanağı alacak kalemlerin tahakkukuna ilişkin bildirimin usulüne uygun olup davada etki ve sonuç doğuracak nitelikte olduğu, kat işletme projesine istinaden tebliğ edilip kesinleşen alacak kalemleri ve dayanaklarının İİK 68. maddesinde sayılan belgelerden olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararı davalı-borçlu vekili tarafından temyize getirilmektedir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından eldeki davada S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifinin alacağının varlığını İİK 68/1. maddesinde belirtilen belgelerle ispat edip edemediği noktasında toplanmaktadır.
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “itirazın kesin olarak kaldırılması” başlıklı 68. maddesinin 1. fıkrasında; “Talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenitse, alacaklı itirazın kendisine tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Bu süre içerisinde itirazın kaldırılması istenilmediği takdirde yeniden ilamsız takip yapılamaz.” hükmü yer almaktadır.
Anılan madde hükmü gereğince, resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dâhilinde ve usulüne göre verdikleri belgeler, itirazın kaldırılmasını sağlayıcı nitelikte sayılmaktadır.
Bu belgeler resmî daireler veya yetkili makamlar tarafından düzenlediklerinden, bunlarda borçlunun imzası bulunmaz; bu nedenle, borçlunun imzasının ikrar veya onaylanmış olması şartı burada aranmaz. Fakat bu belgelerin, itirazın kaldırılmasını sağlayıcı nitelikte sayılabilmesi için, borçlunun, belli bir para borcunu kayıtsız şartsız ödemek zorunda olduğunu göstermeleri gerekir.
Resmî dairelerin veya yetkili makamların düzenledikleri bir belgenin, itirazın kaldırılmasını sağlayıcı nitelikte bir belge olduğu, İcra ve İflas Kanunu’nda ve bazı özel kanunlarda yer alan hükümlerde açıkça kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra Yargıtay içtihatlarına göre Kanunlarda açıkça belirtilmese dahi bazı belgeler İİK’nın 68. maddesi kapsamında belge niteliğinde sayılmaktadır.
Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre, yönetici (veya diğer kat maliklerinden her biri), gider (veya avans) payını ödemeyen kat malikine karşı, yönetim planına, Kat Mülkiyeti Kanununa ve genel hükümlere göre ilamsız icra takibi yapabilir. Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür (Kat Mülkiyeti K. m.20,II; m.35/i; m.25,III/a). Borçlu (kat maliki) ödeme emrine itiraz ederse, takibi yapan yönetici (veya diğer kat maliklerinden biri), (K….m.37’ye göre) kesinleşen işletme projesine veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararına dayanarak, icra mahkemesinden itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Çünkü kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları, İİK’nın 68. maddesinin 1’inci fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır (Kat Mülkiyeti Kanunu m.37 son fıkra) (Kuru B., İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, 2. Baskı, Ankara 2013, s. 289,290).
Bu genel açıklamaların ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Davacı-alacaklı S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifi tarafından 29.01.2014 tarihli hesap ekstresine göre yönetim gideri alacağının tahsili amacıyla davalı-borçlu aleyhine ilamsız icra takibi başlatıldığı, alacağın kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararına dayanmadığı, takip dayanağı belgelerin alacaklı kooperatifin 2012 yılı olağan genel kurul tutanağı ve 2013 yılı tahmini bütçesi olup, bu belgelerin Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesinde belirtilen kesinleşmiş işletme projesi veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları niteliğinde olmadığı gibi, kayıtsız şartsız borç ikrarı da içermediğinden alacaklının itirazın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gereklidir.
Hâl böyle olunca yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı-borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 366/III. maddesi uyarınca tebliğden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 27.11.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Yemin Delili Altında Söylenen Sözler Bölünmeden Değerlendirilmelidir.
T.C.
YARGITAY
13. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/20676
KARAR NO : 2018/7584
KARAR TARİHİ : 3.7.2018
K A R A R
Davacı, davalıya halı, beyaz eşya, televizyon, elektrik süpürgesi gibi muhtelif eşya sattığını, eşyaları teslim alan davalının bedeli ödememesi üzerine icra takibi başlattığını ve takibin davalının haksız itirazı ile durduğunu ileri sürerek, itirazın iptaline ve inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davanın kabulüyle 1.İcra Dairesinin 2013/6972 Esas sayılı icra takip dosyasının davalının yapmış olduğu itirazın iptali ile takibin devamına, davacının icra inkar tazminat talebinin kabulü ile, asıl alacağın %20’si olan 1.400,00 TL’nin davalıdan alınıp davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı iddiasını ispat için fatura, icra dosyası, davacı yan kayıtları, tanık ve yemin deliline dayanmıştır.
Davacının yemin teklifi karşısında, davalı “Ben kredi kartımı güvendiğim bir arkadaşıma verdim, o alışveriş yapmış ve yaptığı alışverişlerin karşılığını ödemiş, daha sonra kartı bana iade etti, bu kart verdiğim arkadaş alışveriş yapmış ise bu onu bağlar, ben davacıyı tanımam davacı ile de herhangi bir alışveriş yapmadım.” şeklinde beyanda bulunmuş mahkemece bağlantısız birleşik ikrar kabul edilip, davalı tarafın ikrarı olarak nitelendirilerek edilerek davanın kabulüne karar verilmiştir.
Uyuşmazlık, davacı tarafından teklif edilen yemini eda eden davalının, yemin edeceği hususa bazı ilaveler yaparak yemini eda etmiş olması sebebiyle yemin altında söylediği sözlerin bölünüp bölünemeyeceğine ilişkindir.
Yemin ile iddianın sonucu, yemin edecek kimsenin iradesine ve vicdanına bırakılmış olur ve yemin altında söylenen sözler bölünemez. Gerçekten de yemin edecek olan kimse, ikrarda olduğu gibi, yemin edeceği hususa bazı ilaveler yapacak tarzda yemin edebilir. Bu takdirde yemin yine bütün olarak ele alınmak gerekir (Üstündağ, S.: Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul 1977, C.I,s. 575).
Konu ile ilgili olarak Kuru da, yemin edenin, mahkemenin hazırladığı yeminli ifade metnini aynen tekrarlamak zorunda olmayıp, kendisine sorulan sorulara metin dışı bazı açıklamalar yapmak suretiyle cevap verebileceğini; bu halde mahkemenin, yemin edenin sözlerini bölmeden tüm olarak değerlendirmesi gerektiğini ifade etmektedir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C.III, s. 2530). Öğretide, yemin altında söylenen sözlerin bölünemeyeceği, yani yemin edilen husustaki ifadenin bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerektiği hususu … tarafından da dile getirilmektedir (Yılmaz, E.: Medeni Yargılama Hukukunda Yemin, Ankara 2012, s.178).
Nitekim, öğretide olduğu gibi Hukuk Genel Kurulunun 01.04.1964 gün ve 146/253 Sayılı kararı ile 16.03.2012 gün ve 2011/3-861 E., 2012/158 K. sayılı kararlarında da yemin teklif etmenin iddianın sonucunu yemin edecek kişinin iradesine ve vicdanına bırakma, yani onun söyleyeceklerinin doğru olduğunu hâkimin kabul etmesine önceden rıza göstermek demek olduğu ve yemin altında söylenen sözlerin tüm olarak göz önünde bulundurulması gerektiği benimsenmiştir. Bu ilke son olarak yine Hukuk Genel Kurulunun 2017/3-1002 E., 2018/494 K. sayılı ilamı ile tekrar edilmiştir.
O hâlde somut olayda, davalının yemin beyanında söylediği sözlerin de bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekir.
Davalı yemininde, kendisine ait olan kredi kartını bir arkadaşına verdiğini, bu şahsın alışveriş yapmış olduğunu ve yaptığı alışverişlerin karşılığını da ödediğini, daha sonra kartı kendisine iade ettiğini, bu kart verdiği arkadaşı başka alışveriş yapmış ise bunun onun sorumluluğunda olduğunu, davacıyı tanımadığını, davacı ile de herhangi bir alışveriş yapmadığını beyan etmiştir. Görüleceği üzere davalı kendisinin davalı ile herhangi bir alışverişi bulunmadığı sadece dava dışı üçüncü bir şahsın daha önce davacıdan kendi kartını kullanmak suretiyle alışveriş yapmış olduğuna dair yemin etmiş olup, davalının bu beyanı içinde geçen daha önce kendisine ait kredi kartının kullanılmış olduğuna dair cümlenin bu beyandan ayrılarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Davalının yemin beyanı bir bütün olarak değerlendirildiğinde yapılmış olan bir alışverişe ait bedelin davalı tarafından ödenmediği yönündeki davacı iddiasının kanıtlanamadığının kabulü gerekmiştir.
Davalının yemininin bölünmesi, “bağlantısız birleşik ikrar” olarak kabul edilemez. İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar. Davalının, ikrar ettiği maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmesi karşısında, somut olayda, basit (adi) veya bileşik ikrarın söz konusu olamayacağı çok açıktır. Zira her ikisinin de temel koşulu, ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Vakıa kabul edilmekle birlikte, onun farklı bir hukuki vasıfta olduğunun ileri sürülmesi durumunda, vasıflı ikrardan söz edilmesi gerekir. Bu yöndeki bir iradenin, diğer tarafı ispat külfetinden kurtardığı söylenemez. Yine, öğretide vasıflı ikrarın bölünemeyeceği benimsenmiştir. O halde, somut olayda davalının savunması, vasıflı ikrar (gerekçeli inkâr) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Çünkü vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa (davalıya) değil, vakıayı ileri süren tarafa (davacıya) aittir. Uyuşmazlıkta ispat yükü davalı yana bir kısım mobilya vb. Sattığını ve bu ürünleri de davalıya teslim ettiğini ileri süren davacıdadır. Mahkemece, delillerin bu yönde değerlendirilmesi gerekirken, ispat yükü ters çevrilerek ve davalının yemin beyanı yanlış yorumlanarak davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz olunan hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 03.07.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İşe İade Davalarında, Davacılardan Birinin Feragati Diğer Davacılara Sirayet Etmez.
T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2018/4064
KARAR NO : 2018/23096
KARAR TARİHİ : 12.12.2018
K A R A R
Davacı vekili, davacının davalıya bağlı alarak üst işveren bakım onarım işlerinde mekanik teknisyeni olarak çalıştığını, iş akdinin sendika üyesi olması nedeniyle haksız olarak feshedildiğini, işyerinde toplam 47 sendikalı işçi olması üzerine sendikanın bakanlıktan yetki belgesi istediğini, bu aşamada işverenin sendikal faaliyetten haberinin olduğunu, davacıya ve diğer işçilere sendikadan istifa etmeleri için sözlü ve psikolojik baskılar uygulamaya başladığını, bu baskılar sonucunda bir kısım işçilerin sendikadan istifa etmek zorundakaldığını, istifa etmeyen işçilerin ise iş akitlerinin feshedildiğini beyanla, davalı işveren tarafından yapılan feshin geçersizliğine, davacının işe iadesine ve sendikal tazminata karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davacının diğer davalı bünyesinde çalışması nedeniyle belediyeye husumet yöneltilemeyeceğini, davacının diğer davalı firmanın işçisi olarak belirli süreli iş akdi ile çalışmış olması nedeniyle ise iade davası açamayacağını, davacının iş akdinin performans düşüklüğü nedeniyle feshedildiğinden sendikal tazminat talep edemeyeceğini beyanla davacının davasının reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesi ile; kendilerinin davalı … Belediyesi ile koordineli olarak çalıştığını ve almış olduğu ihaleler uyarınca işçi çalıştırdığını, davalı bünyesinde çalışan işçilerin arasında bir çok sendikalı işçi olduğunu, çalışanların sendikalı olup olmadıklarına göre değil, performanslarına göre değerlendirildiğini, davacının iş akdinin 31.12.2015 tarihinde kendisinden beklenenden daha düşük performans göstermesi nedeniyle feshedildiğini, sendikal tazminat talep edemeyeceğini beyanla davacının davasının reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk derece mahkemesince, davalılar arasında 4857 Sayılı Kanun uyarınca alt işveren-üst işveren ilişkisinin kurulmuş olduğunu, davacı işçinin 13.06.2015 tarihinde Enerji İş Sendikasına üye olduğunu, 24.06.2016 tarihinde üyelikten çekildiğinin sabit olduğunu, davacı işçinin üyesi olduğu, sendika tarafından dava dosyasına gönderilen cevabi yazıda, davalı şirkette sendikalı işçi sayısının toplam Mayıs 2015 – Mayıs 2016 döneminde 179 olduğu, Mayıs 2015 -Ocak 2016 döneminde istifa eden işçi sayısının 28 olduğu, Haziran 2015 – Eylül 2015 döneminde işten çıkarılan sendikalı işçi sayısının 12 olduğunun bildirildiğini, iş sözleşmesi feshedilen işçilerin sendikalı olması, olayların kronolojik gelişimi, tanıkların açık anlatımları ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde feshin sendikal nedenlere dayandığı anlaşılmakla feshin geçersizliğine ve davacının alt işveren davalı …deki işine iadesine, davalılar arasında asıl işveren – alt işveren ilişkisi bulunması davalıların mali sonuçlardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarına karar verilmiştir.
İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davalılar istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Davalı … istinaf dilekçesinde; Eksik inceleme ile hüküm kurulduğunu, sendikal tazminata hükmedilmesinin hatalı olduğunu, sendikal tazminatın şartlarının oluşmadığını, alt işveren asıl işveren ilişkisinden söz edilmesi için işin süreklilik arzetmesi ve anahtar teslimi verilmemiş olması gerektiğini, davacının belirli süreli iş akdi ile çalıştığını, işe iade davası açmasının mümkün olmadığını, belirtmiş,
Davalı …istinaf dilekçesinde; Davalı şirkette yüzlerce işçi çalıştığını, bunların arasında birçok işçinin sendika üyesi olduğunu, çalışanların sadece yaptıkları iş ve performansları ile değerlendirildiğini, davacının sendika üyesi olduğundan değil performansındaki düşüklük nedeni ile çıkarıldığını, belirterek ilk derece mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.
Davacı istinaf aşamasında verdiği 19.01.2018 tarihli dilekçesi ile ” 696 Sayılı KHK. dan yararlanabilmek için davalı aleyhine açtığı davadan feragat ettiğini, ” bildirmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince, davacı vekilinin davadan feragat ettiğine dair dilekçe verdiği gerekçesi ile ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına ve davanın davalı ayırımı yapılmaksızın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davacı tarafından süresinde temyiz başvurusunda bulunulmuştur.
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, ilk derece mahkemesi hakiminin objektif, mantıksal ve hayatın olağan akışına uygun, dosyadaki verilerle çelişmeyen tespitlerine ve uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere göre, İlk Derece Mahkemesi’nin feshin geçersizliğine, davacının işe iadesine ve sendikal tazminata hükmedilmesi yerindedir,
Davada birden fazla davalı olup, davalılar zorunlu dava arkadaşı değillerdir. Hakkındaki davadan feragat edilen İBB. lığı asıl işveren olup, bu davalı hakkındaki feragatin diğer davalıya sirayeti de söz konusu olamaz. Bu nedenlerle davacı istinaf aşamasında davalı yönünden davasından feragat ederek, diğer davalı şirket yönünden davanın sonuçlandırılması talebi nedeniyle, davanın sadece davalı Büyü şehir Belediye Başkanlığı yönünden feragat nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken davanın her iki davalı yönünden de reddine karar verilmesi hatalı olduğundan, ilk derece mahkemesi ile bölge adliye mahkemesi’nin kararlarının bozularak ortadan kaldırılmasına ve Dairemizce 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 20/3. maddesi uyarınca aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
1-) İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararlarının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,
2-) Davacının davalı hakkında açtığı davanın vaki feragat nedeni ile REDDİNE,
3-) 696 Sayılı KHK. nın geçici 23/ç maddesi uyarınca davalı lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,
4-) Davacının davalı şirket aleyhine açtığı davanın KABULÜ ile feshin GEÇERSİZLİĞİNE, davacının davalı iş yerindeki işine iadesine,
5-) Davacının iş akdi sendikal nedenlerle feshedildiğinden 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu 25. maddesi uyarınca davacı işçinin başvurusuna ve işverenin işe başlatıp, başlatmamasına bağlı olmaksızın ödenmesi gereken sendikal tazminatın taktiren davacının 1 yıllık brüt ücreti tutarında belirlenmesine,
6-) Davacının kanuni süre içerisinde işe başvurması halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesinde kadar en çok dört aya kadar ücret ve diğer haklarının davalıdan tahsili gerektiğinin tespitine,
7-) Davacı vekille temsil edildiğinden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT. uyarınca belirlenen 2.180,00 TL. maktu vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
😎 Alınması gereken 35,90 TL. karar-ilam harcından, 29,20 TL. peşin harcın mahsubu ile 6,70 TL. bakiye karar-ilam harcının davalı şirketten tahsili ile hazineye irat kaydına,
9-) Davacının yaptığı harçlar dahil toplam 577,70 TL. yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
10- Taraflarca yatırılan gider avansının varsa kullanılmayan kısmının karar kesinleştiğinde ve isteği halinde ilgilisine iadesine,
11- Davalıların yatırdığı temyiz harçlarının istekleri halinde ilgilisine iadesine,
12- Dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
Kesin olarak, 12.12.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Kaçak Elektrik Kullanılmadığının Tespiti
T.C
YARGITAY
3. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2017/1219 E.
KARAR NO : 2017/12514 K.
TARİHİ : 21.09.2017
K A R A R
Davacı; davalı kurum elamanlarının kaçak elektrik kullandığı gerekçesiyle aleyhine 25.705,20 TL ceza tahakkuk ettirdiklerini belirterek; kaçak elektrik kullanmadığının tespiti ile tahakkuk edilen cezanın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı; davacının abonesiz elektrik kullandığının tespit edildiğini, yapılan işlem ve tahakkuk edilen cezanın mevzuata uygun olduğunu savunarak; davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece; davacının 3 gün kaçak elektrik kullandığı kanaatine varılarak davanın kısmen kabulü cihetine gidilmiş; 14.05.2012 tarihli tutanağa istinaden tahakkuk ettirilen 25.705,20 TL bedelli kaçak elektrik faturasından dolayı davacının davalı kuruma 24.848,36 TL borçlu olmadığının tespitine karar verilmiş, hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; Dairemiz 16.06.2014 tarih, 2014/2059 Esas, 2014/9633 Karar sayılı ilamı ile “Dava, kaçak elektrik kullanımı nedeniyle tahakkuk ettirilen ceza bedelinden sorumlu olunmadığının tespiti istemine ilişkin menfi tespit davasıdır.
Somut olayda, 14.05.2012 tarihli tutanakla davacının abone olmadan elektrik kullandığı tespit edilmiştir.
Tutanak tarihinde yürürlükte bulunan Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği’nin 13/a maddesi hükmü gereğince; dağıtım sistemine, sayaçlara, ölçü sistemine ya da tesisata müdahale edilerek, tüketimin doğru tespit edilmesini engellemek suretiyle, eksik veya hatalı ölçüm yapılması, hiç ölçülmeden veya yasal şekilde tesis edilmiş sayaçtan geçirilmeden mevzuata aykırı şekilde elektrik enerjisi tüketilmesi kaçak elektrik tüketimi olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda davacının, yasal şekilde tesis edilmiş sayaçtan geçirilmeden elektrik enerjisi kullanarak, yönetmeliğin 13. maddesi uyarınca kaçak elektrik kullandığı sabittir. Temyize konu uyuşmazlık; kaçak elektrik ceza bedelinin hesaplama yöntemine ilişkindir.
Mahkemece bilgisine başvurulan elektrik bilirkişisi 22.04.2013 tarihli raporunda; davacının usulsüz elektrik kullandığını, davalı elektrik idaresinin öncelikle davacıya yükümlülüklerini yerine getirmesi için enerji kesme ihbarı bırakıp, 15 günlük süre vermesi gerektiğini, verilen süreye rağmen davacının yükümlülükleri yerine getirmemesi halinde tutanak tutulup ceza verilmesi gerektiğini, buna göre davalı elektrik idaresinin yönetmelik hükümlerine aykırı davrandığını beyan etmiş, mahkemece davacının kaçak kullandığının kabul edilmesi halinde kaçak elektrik kullanım bedelinin 958,80 TL olacağını ifade etmiştir.
Mahkemece, itirazlar doğrultusunda 3’lü bilirkişi heyetinden rapor alınmış; bu raporda, davacının kaçak elektrik kullandığı, elektrik idaresinin kaçak elektrik kullanım süresini tutanak tarihinden geriye doğru 90 gün olarak esas aldığı, oysa kaçak elektrik kullanılan sera ile aynı trafodan beslenen davacıya ait aboneli meskende 12.05.2012 günü sayaç okuması yapıldığı, bu okuma sonrası sayaçta kaçak kullanıma dair tutanak tutulmadığına göre mesken aboneliğinin aynı trafodan beslendiği düşünüldüğünde sayaç okumasının yapıldığı 12.05.2012 tarihine kadar her hangi bir kaçak kullanımının söz konusu olmadığı, bu sebeple 12.05.2012-14.05.2012 tarihleri arasında yalnızca 3 günlük kaçak tahakkuku yapılması gerektiği, buna göre abonenin kaçak tahakkuk bedelinin 856,84 TL olduğu rapor edilmiş, mahkemece bu rapor benimsenerek, hükme esas alınmıştır.
EPDK’nın 29.12.2005 tarih ve 622 Sayılı Kaçak ve Usulsüz Elektrik Enerjisi Kullanılması Durumunda Yapılacak İşlemlere İlişkin Usul ve Esaslar başlıklı kararının 1/B-b maddesine göre; kullanım yerine ait bağlantı anlaşması ve perakende satış sözleşmesinin veya her ikisinin de yapılmadığı yerler için kaçak elektrik enerjisi kullanımına ilişkin olarak yapılacak hesaplamada esas alınacak süre; doğru bulgu ve belgelere dayandırılması kaydıyla elektrik enerjisi kullanılmaya başlandığı tarih ile kaçak tespitinin yapıldığı tarih arasındaki süre olup, bu süre 12 ayı geçemez. Doğru bulgu ve belgelerin bulunmaması halinde bu süre 90 gün olarak esas alınır.
Buna göre hükme esas alınan 3’lü bilirkişi heyetinin raporundaki hesaplama yönteminin Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliğine uygun yapılmadığı açıktır.
Hal böyle olunca mahkemece; yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilerek, yürürlükte bulunan yönetmelik hükümleri gereğince kaçak kullanım miktarı ve bedelinin tespiti için öncelikle dosyanın önceki bilirkişiler dışında oluşturulacak üç kişilik uzman bilirkişi kuruluna verilmesi, bilirkişi heyetinden denetime elverişli rapor alınması, ardından tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, anılan yön gözetilmeden, yetersiz bilirkişi raporları doğrultusunda yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesi ile bozulmuştur.
Mahkemece; bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada davanın kısmen kabulü ile; davacıya 14/05/2012 tarih ve 1670 numaralı tutanak neticesinde kesilen 25.705,20 TL’lik kaçak elektrik faturası nedeniyle davacı tarafın davalı kuruma 24.138,49 TL borçlu olmadığının tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiş hüküm süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava, kaçak elektrik kullanılmadığının tespiti ile kaçak elektrik kullanımı nedeniyle tahakkuk ettirilen fatura bedelinden borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece; Dairemizin bozma kararına uyulmuştur. Kural olarak bozma kararına uyulmakla orada belirtilen biçimde işlem yapılması yolunda lehine bozma yapılan taraf yararına kazanılmış hak, aynı doğrultuda işlem yapılması yolunda yerel mahkeme için zorunluluk doğar.
Belirtilmelidir ki; bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlanan bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı Y.İ.B.K.).
Bu ilke kamu düzeni ile ilgili olup, Yargıtay’ca kendiliğinden dikkate alınması gerekir. Hakimin değişmesi dahi açıklanan bu hukuki ilkeye etki yapamaz.
Somut olayda, mahkemece; bozma kararına uyulduğu halde gerekleri tam olarak yerine getirilmemiş, bozmaya uygun karar verilmemiştir. Şöyle ki;
Somut uyuşmazlıkta bozma ilamı sonrası dosyanın tevdi olunduğu üçlü uzman bilirkişi kurulu opsiyonel bir rapor tanzim etmiş; 1. opsiyon olarak kayıp bedeli dahil edilmeksizin 90 günlük kaçak kullanıma göre hesaplama yapmış ve kaçak tahakkuk bedelinin 23.805,12.-TL olduğunu bildirmiş, 2.opsiyon olarak ise doğru bulgu ve belgelere dayanarak hesaplama yapmış ve kaçak tahakkuk bedelinin 1.566,71 TL olması gerektiğini bildirmiştir. Mahkemece rapordaki 2. opsiyon hükme esas alınmıştır.
Mahkemece bozmaya uyulmakla gerçekleşen usule ilişkin kazanılmış hak nazara alınarak, hükmüne uyulan bozma gereklerinin yerine getirilmesi ve bozmadan sonra bilirkişi kurulunun 90 günlük kaçak kullanıma göre yaptığı hesaplama (1.opsiyon) benimsenmek suretiyle karar verilmesi gerekirken; doğru bulgu ve belgelere dayanarak yapılan hesaplama ile davacının 24.138,49 TL borçlu olmadığının tespitine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
Gelinen noktada; çözülmesi gereken bir diğer sorun; kayıp kaçak bedelinin kaçak tahakkuku hesaplamasında dikkate alınıp alınmayacağı noktasındadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.05.2014 tarih ve 2013/7-2454 Esas 2014/679 K. Sayılı kararı ve Dairemiz kararları ile Anayasanın Vergi ödevi Başlıklı 73. maddesindeki “… Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır…” şeklindeki düzenlemeye göre; kayıp-kaçak, sayaç okuma, dağıtım, perakende hizmet ve iletim bedeli uygulamasının EPDK Kararları ve tebliğleri çerçevesinde uygulama arz eden kanunlar ve ikincil mevzuat hükümleri çerçevesinde EPDK tarafından belirlenerek uygulandığı, bu tarihteki mevcut hukuki düzenlemenin EPDK’na sınırsız bir fiyatlandırma ve tarife unsuru belirleme hak ve yetkisi vermediği, özellikle kaçak (elektrik enerjisinin hırsızlanması) bedellerinin kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmenin hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmadığı, bu faturalara yansıtılan diğer kalemlere ilişkin bedel miktarlarının şeffaflık ilkesi ile denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödendiğinin bilinmesininde şeffaf hukuk devletinin vazgeçilmez unsuru olduğu, EPDK kararları ile bu bedellerin mevcut mevzuat kapsamında tüketicilerden alınmasının hukuka uygun olmadığı kabul edilmiştir.
Ne var ki, uyuşmazlığın temyiz yolu ile Dairemize geldiği aşamada 17.06.2016 Tarih 29745 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren geçmişede etkili 6719 sayılı kanunun 21. maddesi ile 6446 Sayılı kanunun 17. maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile altıncı fıkrasının (a), (ç), (d) ve (f) bentleri değiştirilmiş ve aynı maddeye eklenen 10. bend ile; “Kurum tarafından gelir ve tarife düzenlemeleri kapsamında belirlenen bedellere ilişkin olarak yapılan başvurularda ve açılan davalarda; tüketici hakem heyetleri ile mahkemelerin yetkisi, bu bedellerin, Kurumun düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır.” hükmü getirilerek Tüketici Hakem Heyetlerinin ve Mahkemelerin bu konularda açılacak davalarda inceleme ve araştırma yetkileri geçmişe de etkili olarak sadece bu dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp-kaçak bedellerinin Kurumun bu konulardaki düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlanmış, bu bedellerin alınmasında esas olan ilgili tarifelerin düzenlenmesinde EPDK.nun Kanundaki yetkileri genişletilerek yukarıda sözü edilen bedeller maliyet unsuru kapsamına dahil edilmiştir.
Yine, 6719 sayılı kanunun 26. maddesi ile 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’na eklenen;
Geçici madde 19; “Bu maddeyi ihdas eden Kanunla öngörülen düzenlemeler yürürlüğe konuluncaya kadar, Kurul tarafından yürürlüğe konulan mevcut yönetmelik, tebliğ ve Kurul kararlarının bu Kanuna aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” hükmünü,
Geçici madde 20; “Kurul kararlarına uygun şekilde tahakkuk ettirilmiş dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp-kaçak bedelleri ile ilgili olarak açılmış olan her türlü ilamsız icra takibi, dava ve başvurular hakkında 17 nci madde hükümleri uygulanır.” hükmünü içermektedir.
Karar tarihinden sonra yürürlüğe girmiş bulunan bu yasa değişiklikleri, yürürlük tarihi öncesi dönemde geçerli olan EPDK kararlarına dayanılarak alınmış olan ve dava konusu yapılan kayıp-kaçak bedelleri ile ilgili olarak açılan ve halen devam eden davalarda da geçmişe etkili olacak şekilde (bu yasa değişikliği öncesinde açılan ve halen görülmekte olan davalar da) uygulanması gereken hükümler içermektedir.
O halde mahkemece, 22.07.2015 tarihli raporu düzenleyen bilirkişi kurulundan 90 günlük süre esas alınarak yapılan hesaplamada, yargılama sırasında yürürlüğe giren 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 17., geçici 19. ile 20. maddelerinin etkisi de değerlendirilmek üzere ek rapor alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekmektedir.
SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davalı taraf yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21.09.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Ortaklaşa Alınan Taşınmazın Muris Adına Tescili
T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/3297
KARAR NO :2019/423
KARAR TARİHİ :23.01.2019
K A R A R
Dava, tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.
Davacı, 1990 yılında 1401 parseli davalı ile birlikte satın aldıklarını ancak taşınmazın mirasbırakanları … adına tescil edildiğini, davalı kardeşinin mirasbırakanın hastalığından istifade ederek ve mirasbırakanı kandırarak taşınmazı satış suretiyle edindiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile 1/2 payının adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, taşınmazı satış bedelini ödeyerek temlik aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğu gerekçesi ile davacının miras payı oranında davanın kabulüne, kalan pay yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere, maddi vakıayı bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapıp ona en uygun kanun maddesini uygulamak hakime aittir.
Somut olayda her ne kadar mahkemece hukuki dayanak muris muvazaası olarak değerlendirilerek davanın davacının miras payı oranında kabulüne karar verilmişse de; iddianın içeriğinden ve ileriye sürülüş biçiminden (davacı taşınmazın kendi parası ile alındığını ancak mirasbırakan adına tescil edildiğini ileri sürmüştür) davada muris muvazaasına değil inançlı işlem hukuksal nedenine dayanıldığı açık olup 05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bu türlü iddiaların yazılı belge ile kanıtlanması zorunludur. İddiasını yazılı belge ile kanıtlayamayan kimsenin 6100 sayılı HMK.’nun 202.maddesi gereğince delil başlangıcı sayılabilecek nitelikte banka kaydı, ihtar vs. gibi bir delilin varlığı halinde iddiasını her türlü delil ile kanıtlamasının mümkün olacağı tartışmasızdır.
Ne var ki; yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde bakıldığında davacının yazılı bir belgesi bulunmadığı gibi delil başlangıcı sayılacak bir bulgunun da var olmadığı sabittir.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
SONUÇ: Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Zamanaşımına Uğramış Bono Nedeniyle Aval Verenlere Başvurulamaz.
T.C
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/2973
KARAR NO :2018/6785
KARAR TARİHİ :20/12/2018
K A R A R
Davacı vekili, davalıların davacıdan aldıkları borç para karşılığında davacıya 45.000.- TL tutarında senet verdiklerini, borcun ödenmemesi üzerine … İcra Müdürlüğü’nün 2015/54 E. sayılı dosyası ile başlatılan takibe davalıların itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, davalıların davacıya herhangi bir borcu bulunmadığını, davaya konu senedin düzenleme tarihinin 05/11/2008, ödeme tarihinin ise 20/04/2009 olduğunu, bononun zamanaşımına uğrayıp kambiyo vasfını yitirdiğini belirterek, davanın reddi ile davacı aleyhine kötüniyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.
Mahkemece, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre, davalının zamanaşımı definde bulunduğu, davaya dayanak yapılan senedin vade tarihinden itibaren 3 yıl geçtiğinden zamanaşımına uğradığı, hamilin sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında 1 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde düzenleyenden talepte bulunabileceği, talep tarihi itibari ile sebepsiz zenginleşmeye ilişkin 1 yıllık zamanaşımı süresi de dolduğundan davanın zamanaşımı nedeni ile reddine, davacının icra inkar tazminatı talebinin reddine, davalının kötüniyet tazminatı talebinin dava zamanaşımı nedeni ile reddedildiğinden, şartlar oluşmadığından reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava zaman aşımına uğramış bonodan kaynaklanan alacağın tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davaya konu bononun incelenmesinde keşidecinin dava dışı …. Ltd. Şti. lehtarın davacı, davalılar … ve …’in ise aval veren oldukları anlaşılmıştır.Davacı ile dava dışı keşideci arasında temel ilişki olup sebepsiz zenginleşme hükümlerinin somut olayda uygulama yeri yoktur. Sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca aval verenler hakkında zaman aşımına uğramış bono nedeniyle alacak isteminde bulunulamaz. Yine aval verenlere karşı temel ilişkiye dayanılarak başvurulması mümkün değildir. Mahkemece bu gerekçe ile davanın reddi gerekirken yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 20/12/2018 gününde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Yerel mahkemenin davayı ret gerekçesi doğru olmayıp, doğru değerlendirme Dairemizin bozma kararında gösterilmiştir.
Ancak yerel mahkeme kararı sonucu itibariyle doğru olduğundan gerekçesi düzeltilerek onanması gerekirken bozma yapılmasını doğru bulmadığımdan saygıdeğer çoğunluğun kararına bu yönden muhalifim. 20.12.2018
Nokta Haciz Talimat Şikayeti
T.C
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/29730
KARAR NO :2018/3036
KARAR TARİHİ : 22.03.2018
K A R A R
İİK’nun 4. maddesi gereğince; takip hangi icra dairesinde başlamış ise, bu takiple ilgili itiraz ve şikayetler, takibin yapıldığı yer icra müdürlüğünün bağlı bulunduğu icra mahkemesinde çözümlenir. Bu husus, kamu düzenine ilişkin kesin yetki niteliğindedir. Yasal koşulların oluşması halinde, İİK.nun 79 ve 360. maddeleri, bu husustaki yetki ile ilgili istisnaları teşkil etmektedir. İİK’nun 79. maddesi gereğince; haczolunacak malların başka bir yerde bulunması halinde icra dairesi, malların bulunduğu yer icra dairesine talimat yazarak haczin yapılmasını ister. Bu halde, hacizle ilgili şikayetler, kendisine talimat yazılan icra dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir. Anılan husus, kesin yetki kuralı olup mahkemece re’sen uygulanmalıdır. Ancak, talimat yazısı, borçluya ait menkul ve gayrimenkul mallar ile 3. kişilerdeki hak ve alacakların haczi yönünde ve genel nitelikli olmayıp da, belli bir malın haczini isteyen “nokta haczi” biçiminde yazılmış ise, bu halde anılan hacizle ilgili şikayet, talimatı yazan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesince incelenir. Bir başka deyişle, böyle hallerde İİK’nun 79. maddesi hükmü uygulanamaz
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve
dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Borçlunun, tapuda, … ili … İlçesi Varvara Mahallesi 154 Ada, 14 Parsel, 2 ve 3 nolu bağımsız bölüm olarak kayıtlı bulunan taşınmazların haline münasip evleri olduğunu ileri sürerek, üzerindeki hacizlerin kaldırılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, şikayetin kabulü ile her iki taşınmazadaki haczin kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. İİK’nun 4. maddesi gereğince; takip hangi icra dairesinde başlamış ise, bu takiple ilgili itiraz ve şikayetler, takibin yapıldığı yer icra müdürlüğünün bağlı bulunduğu icra mahkemesinde çözümlenir. Bu husus, kamu düzenine ilişkin kesin yetki niteliğindedir. Yasal koşulların oluşması halinde, İİK.nun 79 ve 360. maddeleri, bu husustaki yetki ile ilgili istisnaları teşkil etmektedir. İİK’nun 79. maddesi gereğince; haczolunacak malların başka bir yerde bulunması halinde icra dairesi, malların bulunduğu yer icra dairesine talimat yazarak haczin yapılmasını ister. Bu halde, hacizle ilgili şikayetler, kendisine talimat yazılan icra dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir. Anılan husus, kesin yetki kuralı olup mahkemece re’sen uygulanmalıdır.
Ancak, talimat yazısı, borçluya ait menkul ve gayrimenkul mallar ile 3. kişilerdeki hak ve alacakların haczi yönünde ve genel nitelikli olmayıp da, belli bir malın haczini isteyen “nokta haczi” biçiminde yazılmış ise, bu halde anılan hacizle ilgili şikayet, talimatı yazan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesince incelenir. Bir başka deyişle, böyle hallerde İİK’nun 79. maddesi hükmü uygulanamaz. Yine, resmi sicile kayıtlı mallara ilişkin haciz işlemi, talimat yoluyla değil de, doğrudan ilgili kuruma müzekkere yazılarak yapılmış ise, haciz işlemini yapan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesi şikayetleri incelemede yetkilidir.
Somut olayda; tapu kaydının incelenmesinde taşınmaza, … 14. İcra Müdürlüğü tarafından doğrudan haciz konulduğundan, yukarıda açıklanan maddeler ve kurallar gereğince; anılan takip dosyası ile ilgili meskeniyet şikayetini inceleme yetkisi, haciz işlemini yapan icra dairesinin bağlı olduğu … İcra Hukuk Mahkeme’lerine aittir. O halde mahkemece, yetkisizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasının incelenerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca re’sen BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, bozma nedenine göre alacaklının temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22.03.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
İşçi Hizmetlerinin Birleştirilmesi ile Emekli Olma
T.C.
YARGITAY
21. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2017/3072
KARAR NO : 2018/8228
KARAR TARİHİ : 13.11.2018
K A R A R
A-) Davacı İstemi;
Davacı vekili dava dilekçesinde özet olarak; davacının, 01.10.1987-14.03.2007 tarihleri arasında Türk Hava Kuvvetlerinde 19 yıl 5 ay 14 gün muvazzaf subay olarak görev yaptığını, 17.04.2007 tarihinden itibaren SSK’ya tabi sigortalı olarak hava yolu şirketlerinde çalışmaya başladığını, 30.11.2015 tarihli yaşlılık aylığı talebinin yaş şartını yerine getirmediğinden reddedildiğini, 506 Sayılı Kanun’un Ek 39.maddesi dikkate alındığında yaş bakımından yasal koşulları yerine getirdiğinin kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerek, davacının yaşlılık aylığı başvurusunu yaptığı 30.11.2015 tarihini takip eden 01.12.2015 tarihinden itibaren emekli sayılarak yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine, birikmiş aylıkların 01.12.2015 tarihinden itibaren faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
B-) Davalı Cevabı;
Davalı vekili; yargı yolunun caiz olmadığını, davacının 506 Sayılı Kanun gereğince yaşlılık aylığı tahsis talebinin bulunmadığını, bu nedenle 506 Sayılı Kanun’un “Bu yasanın ek 5 ve ek 6.maddeleri gereğince sigortalılık süresine ilave edilen gün sayıları, beş yıldan çok olmamak üzere bu Kanunun 60 ve geçici 81.maddelerinde belirtilen yaş hadlerinden indirilir” şeklindeki Ek 39.madde hükmünden yararlanacağı saptanmasına yönelik davanın açılmasında davacının korunmaya değer herhangi bir hukuki yararının bulunmadığı belirterek, davanın reddini talep etmiştir.
C-) İlk Derece Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi;
“…1-Davacının davasının kabulüne,
Davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden tenzili ile 01.12.2015 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine, ..” karar verilmiştir.
GEREKÇE
“… bilirkişi 03.10.2016 havale tarihli raporunda özetle, davacının 09.09.1969 doğumlu olup 01.10.1987-14.03.2007 tarihleri arasında 5434 Sayılı yasa kapsamında 19 yıl, 5 ay, 14 gün çalışmış olup yine aynı yasa kapsamında 4 yıl 1 ay 15 gün fiili hizmet zammı bulunduğunu, 23.05.2002 tarihi itibariyle hizmet süresi (14 yıl 7 ay 2 gün olup bu süreye 4 yıl 1 ay 15 gün itibari hizmet süresi de eklendiğinde) 18 yıl 9 ay 7 gün olduğunu, bu durumda, 506 Sayılı yasanın geçici 81. Maddesine göre davacının emeklilik şartları, 25 yıl sigortalılık süresi, 47 yaş ve 5150 prim ödeme gün sayısı olduğunu, davacının 30.11.2015 tahsis talep tarihi itibari ile 5434 Sayılı yasa kapsamında fiili hizmeti ve fiili hizmet zammı toplamı olarak 8.489 prim ödeme günü, 5510 Sayılı yasanın 4a kapsamında ise 3.104 gün olmak üzere toplam 11.593 prim ödeme gün sayısı mevcut olduğunu, davacının yasada öngörülen sigortalılık süresi ve prim ödeme gün sayısını tamamladığı açık olup bu hususta bir uyuşmazlık da bulunmadığını, ancak, 09.09.1969 doğumlu olan davacının, tahsis talep tarihi itibari ile 46 yaşında olup Kurum tarafından davacının fili hizmet zammı süresi yaş haddinden indirilmediğinden 47 yaş şartı nedeni ile talebi reddedildiğini, davacının 47 yaş süresinden 4 yıl 1 ay 5 günlük fiili hizmet zammı süresi düşüldüğünde davacının yaşlılık aylığı yaş haddi şartı 42 yıl 10 ay 15 gün (24.07.2012 tarihi) olarak bulunduğunu, oysa tahsis talep tarihi olan 30.11.2015’te davacının (09.09.1969-30.11.2015) 46 yıl 2 ay 21 günlük olduğunu, dolayısıyla bu farz ve kabul durumunda yaş şartını da yerine getirdiğini, bu durumda, davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden indirilmesi gerektiğini 30.11.2015 tarihinde tahsis talep şartlarını taşıdığı ve yaşlılık aylığına müstahak olduğunu, davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden tenzili ve 01.12.2015 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanması gerektiği sonuç ve kanısına varıldığını bildirmiştir.
Yapılan yargılama sonunda tüm dosya kapsamı ve itibar edilen bilirkişi raporu doğrultusunda, davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden tenzili ile 01.12.2015 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine dair…”
D-) Bölge Adliye Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi;
“… 1-Davalının istinaf isteminin kabulüne,
2-)… 19. İş Mahkemesi’nin 2015/710 Esas, 2016/534 Karar sayılı 11.10.2016 tarihli kararının kaldırılmasına
3-)Davayı görmekte idari yargı görevli olduğundan görevsizlik kararı verilmek üzere dosyanın mahkemesine iadesine,
4-)Davacının istinaf isteminin görevli idari yargı mahkemesinde karara bağlanmasına,… ”
GEREKÇE
“..Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden; davacının 5434 Sayılı Yasa’ya tabi olarak 01.10.1987-14.03.2007 tarihleri arasında 19 yıl 5 ay 14 gün çalıştığı, aynı Yasa’ya göre 4 yıl 1 ay 15 gün fiili hizmet zammı süresinin bulunduğu, 506 Sayılı Kanun’un geçici 81.maddesine göre davacının emeklilik şartlarının 25 yıl sigortalılık süresi, 47 yaş ve 5150 prim ödeme gün sayısı olduğu, davacın 30.11.2015 tarihinde tahsis talebinde bulunduğu, 5434 Sayılı Yasa’ya göre fiili hizmeti ile fiili hizmet zammı toplamı dikkate alındığında 8489 prim ödeme günü ile 5510 Sayılı Kanun’un 4/a bendine göre 3104 gün olmak üzere toplam 11593 prim ödeme gün sayısı mevcut olduğu, davacının sigortalılık süresi ve prim ödeme gün sayısını tamamladığı ancak, 09.09.1969 doğumlu olması nedeniyle tahsis talep tarihi itibari ile 46 yaşında olduğu, Kurum tarafından davacının fiili hizmet zammı süresi, yaş haddinden indirilmediğinden tahsis talebinin reddedildiği anlaşılmıştır.
İlk derece mahkemesinde yapılan yargılama sonunda yaşlılık aylığı bağlanması gereken tarihin tespiti yönünde davanın kabulüne karar verildiği, dosya içerisine sunulan benzer dava dosyalarından…13. İş Mahkemesi’nin 2011/418 Esas sayılı ve…19. İş Mahkemesi’nin 2013/280 Esas sayılı davaların kabulüne dair verilen kararların Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 2012/18935 Esas, 2012/23976 Karar sayılı ve Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2014/4370 Esas, 2015/5395 Karar sayılı ilamları ile onandığı görülmüş ise de;
5510 Sayılı Kanun’un geçici 1/2.maddesinde, “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4.maddesinin 1.fıkrasının c bendi kapsamında kabul edilir” hükmünü düzenlediği, 5510 Sayılı Kanun’un sigortalı sayılanlar başlıklı 4/1.maddesinde ise, “Bu Kanununun kısa ve uzun vadeli sigorta kolları uygulaması bakımından (c) fıkrasında Kamu idarelerinde; bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendine tabi olmayanlardan kadro ve pozisyonlarda sürekli olarak çalışıp ilgi Kanunlarında (a) bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ve bu maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi olmayanlardan sözleşmeli olarak çalışıp, ilgili Kanunlarında (a) bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ile 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun 86.maddesi uyarınca açıktan vekil atananlar sigortalı sayılırlar.” hükmünü öngördüğü görülmüştür.
5510 Sayılı Kanun’un geçici 1/2 ve 4.maddelerindeki düzenlemeler, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 2013/1005-1162 Sayılı 01.07.2013 tarihli ilamı ve dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde; 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanların, 5434 Sayılı Kanun hükümlerine tabi olmaları ve bunların emeklilikleri bakımından da aynı Yasa hükümlerinin uygulanmasına devam edilecek olması, 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların haklarında ise 5510 Sayılı Kanun’un 4/c maddesi uyarınca 5510 Sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esasların uygulanacak olması nedeniyle 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 Sayılı Yasa’ya göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar, memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumu’nca tesis edilen işlem ve yapılacak muamelelerin idari işlem ve idari eylem niteliğinde olduğu, bu nedenle davanın görüm ve çözüm yerinin idari yargı olduğu, davaya bakmanın idari yargının görev alanına girdiği, davada adli yargı yolunun caiz olmadığı anlaşılmış; ilk derece mahkemesinin görevsiz olmasına rağmen davaya bakarak karar vermesi yasal düzenlemeye uygun bulunmamış, bu nedenle davalının istinaf isteminin yerinde olduğu görülerek aşağıdaki şekilde hüküm oluşturulmuştur. ….”
E-) Davacı Temyiz Nedenleri;
Uyuşmazlığın 506 Sayılı kanundan kaynaklandığı, bu nedenle görev yönünden red kararının yerinde olmadığı, ayrıca ilk derece mahkemesi kararına ” birikmiş aylıkların 01.12.2015 tarihinden itibaren emeklilik aylığınan yasal faizi ile birlikte emekli sayılan davacıya ödenmesine” ibarelerinin eklenmesi ile ilk derece mahkemesi hükmünün düzeltilerek onanması gerektiğini ileri sürmüştür.
F-) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe;
Dava, hizmet birleştirmesi ile 506 Sayılı kanun 4/a maddesinden emekli olmak istemine ilişkindir.
İş Mahkemeleri, 5521 Sayılı Kanun ile kurulmuş istisnai nitelikte özel mahkemeler olup, 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106’ncı maddesiyle mülga 506 Sayılı Kanun’un 134. maddesinde, bu Kanun uygulamasından doğan uyuşmazlıkların yetkili iş mahkemelerinde görüleceği, 5510 Sayılı Kanun’un 101’inci maddesinde de, aksine hüküm bulunmayan hallerde, 5510 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği düzenlenmiştir.
Bu durumda, Bölge Adliye Mahkemesince dava konusu uyuşmazlığın İş Mahkemesi’nin görevine girdiği gözetilerek işin esasına girilerek bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ : Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 Sayılı HMK’nun 373/1. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, temyiz harcının istek halinde temyiz eden davacıya iadesine 13.11.2018 gününde karar verildi.
