Marka Başvurusunun Nispi Nedenle Reddine İlişkin TPMK YİDK Kararının İptali İstemi
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
E. 2018/1995
K. 2019/3809
T. 15.5.2019
* MARKA BAŞVURUSUNUN NİSPİ NEDENLE REDDİNE İLİŞKİN TPMK YİDK KARARININ İPTALİ İSTEMİ ( Davacı Marka Başvurusunun Dayandığı Önceki Markasının Asli Unsurunun Yeni Marka Başvurusunun Önceki Markasından Farklı Bazı Harf Unsurlarını İçerdiği – Başvuru Konusu İbare Üzerinde Kazanılmış Haktan Sözedilemeyeceği )
* SERİ MARKA YARATILMASI ( Önceki Markanın Ayırt Edici Unsurunun Aynen Korunmakla Birlikte Aynı Zamanda Yeni Başvuruda Başkalarının Tescilli Markalarına Yanaşılmaması Onların Asli ve Ayırt Edici Unsurlarının Kullanılmaması Gerektiği – Marka Başvurusunun Nispi Nedenle Reddine İlişkin Tpmk Yidk Kararının İptali İstemi )
* DAVACININ MARKA BAŞVURUSUNUN DAVALI ADINA TESCİLLİ MARKAYA YANAŞMA NİTELİĞİNDE OLMASI ( Her İki Marka Arasında Aynı ve Benzer Ürünler Yönünden Karıştırılma İhtimali Bulunduğu – Mahkemece Hatalı Gerekçeyle Davanın Kabulüne Karar Verilmesi Hatalı Olup Kararın Bu Sebeple Davalı Türk Patent ve Marka Kurumu Yararına Bozulması Gerektiği )
556 Sayılı KHK/m. 8/1-b
ÖZET : Dava, marka başvurusunun nispi nedenle reddine ilişkin TPMK YİDK kararının iptali istemine ilişkindir. Seri marka yaratılırken önceki markanın ayırt edici unsurunun aynen korunmakla birlikte, aynı zamanda yeni başvuruda başkalarının tescilli markalarına yanaşılmaması onların asli ve ayırt edici unsurlarının kullanılmaması gerekir.
Olayda, davacı marka başvurusunun “P….”, dayandığı önceki markasının asli unsurunun ise “P….” olduğu, yeni marka başvurusunun önceki markasından farklı bazı harf unsurlarını içermesi nedeniyle başvuru konusu ibare üzerinde kazanılmış haktan sözedilemeyeceği gibi, davacının “P….” ibareli marka başvurusunun davalı adına tescilli “P….” markasına yanaşma niteliğinde olması ve her iki marka arasında aynı ve benzer ürünler yönünden karıştırılma ihtimali bulunduğu halde, mahkemece hatalı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş ve kararın bu sebeple davalı Türk Patent ve Marka Kurumu yararına bozulması gerekir.
DAVA : Taraflar arasında görülen davada Ankara 3. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince verilen 29/12/2016 tarih ve 2015/57 E.- 2016/548 K. sayılı kararın davalı TPMK vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, istinaf isteminin esastan reddine dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce verilen 16/11/2017 tarih ve 2017/969-2017/1013 Sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı TPMK vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili; müvekkili şirketçe yapılan 2012/111598 sayılı, “P…” ibareli 18, 25. ve 35. sınıf mal ve hizmetleri kapsayan marka başvurusuna, davalı şirketçe 2005/06244, 2006/66272, 98005413, 122961 Sayılı ve “P…”, “P…”, “P…”, “P….I J…” ibareli, 03, 09, 14, 18, 25 ve 35. sınıf mal ve hizmetleri de kapsayan, markalarına dayanarak yapılan itirazın, Markalar Dairesi Başkanlığınca kısmen kabul edilerek müvekkili başvurusunun “ayak giysileri” emtiası yönünden reddine karar verildiğini, bu ret kararına karşı müvekkilince yapılan itirazın nihai olarak TPE YİDK tarafından reddedildiğini, kararın haksız ve hukuka aykırı olduğunu, müvekkili şirket adına kayıtlı 2001/03350 Sayılı ve “P…” ibareli markası ile kazanılmış hakkının bulunduğunu, dava konusu marka başvurusunun söz konusu markanın seri markası niteliğinde olduğunu ileri sürerek davalı TPE YİDK’nın 2014-M-15496 Sayılı kararının iptali ile marka başvurusunun davacı adına tescilini talep ve dava etmiştir.
Davalı Türk Patent ve Marka Kurumu vekili, kurum kararının usul ve yasaya uygun olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Davalı Picaldi Tekstil Ürünleri Limited Şirketi, davaya cevap vermemiştir.
İlk derece mahkemesince, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre; taraf markaları arasında 556 Sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında benzerlik bulunduğu, bu nedenle TPE YİDK kararının bu yönüyle yerine olduğu ve iptali şartlarının oluşmadığı ancak davacının 2001/03350 Sayılı “P…” markasının dava konusu “P…” markası için önceye dayalı kazanılmış hak oluşturacağı, bu hakkın tescil kapsamındaki 18. sınıfta: “işlenmiş veya işlenmemiş deriler ve postlar, yapay deriler, köseleler, astarlık deriler. Derilerden, deri taklitlerinden veya diğer malzemelerden mamul taşıma amaçlı başka sınıflarda yer almayan eşyalar (çantalar, deri veya kösele kutular ve sandıklar, anahtarlıklar dahil). Şemsiyeler, güneş şemsiyeleri, güneşlikler, bastonlar.Kırbaçlar, koşum takımları, eyerler, üzengi ve eyer kayışları.,”, 25. sınıfta:” Koruyucu amaçlı olanlar hariç her türlü malzemeden yapılmış iç-dış giysiler, çoraplar. Baş giysileri.”, 35. sınıfta: “Reklamcılık, pazarlama ve halkla ilişkiler ile ilgili hizmetler (ticari ve reklam amaçlı sergi ve fuarların organizasyonu hizmetleri dahil) Buro hizmetleri İş yönetimi, iş idaresi ve bu konular ile ilgili danışmanlık, muhasebe ve mali müşavirlik hizmetleri (ithalat ve ihracat acente hizmetleri dahil) Ticari ve sınai ürünler için eksperlik hizmetleri çık artırmaların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi hizmetleri. Müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için Koruyucu amaçlı olanlar hariç her turlu malzemeden yapılmış iç-diş giysiler” emtiaları yönünden sınırlı olacağı, iptali talep olunan YİDK kararının davacının kazanılmış hak iddialarının değerlendirilmesi açısından hatalı olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüyle TPE YİDK’nın 2014-M-15496 Sayılı kararının 18. sınıfta yer alan “işlenmiş veya işlenmemiş deriler ve postlar, yapay deriler, köseleler, astarlık deriler, derilerden deri taklitlerinden veya diğer malzemelerden mamul taşıma amaçlı başka sınıflarda yer almayan eşyalar (çantalar, deri veya kösele kutular ve sandıklar, anahtarlıklar dahil) şemsiyeler, güneş şemsiyeleri, güneşlikler, bastonlar, kırbaçlar, koşum takımları, eğerler, üzengi ve eğer kayışları”, 25. sınıfta yer alan “koruyucu amaçlı olanlar hariç her türlü malzemeden yapılmış, iç-dış giyisiler, çoraplar baş giyisileri”, 35. sınıfta yer alan “reklamcılık, pazarlama ve halkla ilişkiler ile ilgili hizmetler (ticari ve reklam amaçlı sergi ve fuarların organizasyonu hizmetleri dahil) büro hizmetleri, iş yönetimi, iş idaresi ve bu konular ile ilgili danışmanlık muhasebe ve mali müşavirlik hizmetleri (italat ve ihracat acente hizmetleri dahil) ticari ve sınai ürünler için eksperlik hizmetleri, açık artırmaların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi hizmetleri, müşterilerin malları elverişli bir şekilde görmesi ve satın alması için koruyucu amaçlı olanlar hariç her türlü malzemeden yapılmış iç-dış giyisiler)” yönünden kısmen iptaline, fazlaya dair istemlerin reddine karar verilmiştir.
Karara karşı davalı TPMK vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi’nce; mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı, iptali talep olunan YİDK kararının 556 Sayılı KHK’nın 8/1-b maddesi yönünden yerinde olduğu ancak davacının 20.02.2001 başvuru tarihli, 2001/03350 Sayılı “P…” ibareli markasının bütünsel kompozisyonunda “P…” ibaresinin yer aldığı ve başkaca unsurla desteklenmediği, markanın asli unsurunun bu ibare olduğu, dava konusu “P…” ibareli marka ile arasındaki fazladan bir “C” harfi ve sondaki “I” harfinin yerine “Y” harfine yer verilmesinin markalar arasındaki ayniyeti ortadan kaldırıcı nitelikte olmayacağı, anılan markanın tescilinin üzerinden 5 yılı aşkın bir süre geçmiş olması nedeniyle çekişme konusu olmaktan çıktığı, önceki tarihli markanın dava konusu marka yönünden aynı emtialarda davacıya kazanılmış hak sağlayacağı gerekçesiyle davalı Türk Patent ve Marka Kurumu vekilinin istinaf başvurusunun esas yönünden reddine karar verilmiştir.
Kararı, davalı TPMK vekili temyiz etmiştir.
Dava, marka başvurusunun nispi nedenle reddine ilişkin TPMK YİDK kararının iptali istemine ilişkindir. Davacının “P…” ibareli marka başvurusu, davalı şirkete ait “P….” ibareli marka gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Mahkemece, davacının daha önceden kendi adına tescilli “P…” ibareli markasının dava konusu “P….” markası için önceye dayalı kazanılmış hak oluşturacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Dairemizin emsal nitelikteki (2007/7547 Esas, 2008/10251 Karar ve 19.09.2008 tarih) kararında da belirtildiği üzere “kazanılmış (müstesep) hakların korunması” ilkesinden hareketle bir işletme tarafından uzunca süredir kullanılan hükümsüzlük tehdidi altında bulunmayan markanın asli unsuru ve markanın bu işletme ile bağlantısı ve tüketici nezdinde yarattığı izlenim korunmak suretiyle, önceki markanın tescil kapsamında kalan mal ve hizmetlerin tüketicilere yenilenmiş bir marka imajı ile sunulması ve bu yolla marka sahibi işletmenin piyasaya arz ettiği ürünlerin de işletmesel köken olarak önceki ürünlerle bağlantılı olduğu mesajını veren yeni ve seri markalar yaratma hakkı bulunmaktadır. Ancak, oluşturulan yeni markalarda önceki markada yer alan asli unsurun aynen muhafaza edilmesi mutlak şart olup, marka sahibinin bu markaya yeni asli veya tali unsur ekleyerek seri marka oluşturması mümkündür.
Bununla birlikte seri marka yaratılırken önceki markanın ayırt edici unsurunun aynen korunmakla birlikte, aynı zamanda yeni başvuruda başkalarının tescilli markalarına yanaşılmaması onların asli ve ayırt edici unsurlarının kullanılmaması gerekir.
Somut olayda ise, davacı marka başvurusunun “P…..”, dayandığı önceki markasının asli unsurunun ise “P…..” olduğu, yeni marka başvurusunun önceki markasından farklı bazı harf unsurlarını içermesi nedeniyle başvuru konusu ibare üzerinde kazanılmış haktan sözedilemeceği gibi, davacının “P….” ibareli marka başvurusunun davalı adına tescilli “P….” markasına yanaşma niteliğinde olması ve her iki marka arasında aynı ve benzer ürünler yönünden KHK’nın 8/1-b maddesi anlamında karıştırılma ihtimali bulunduğu halde, mahkemece hatalı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş ve kararın bu sebeple davalı Türk Patent ve Marka Kurumu yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarda açıklanan nedenlerle, davalı Türk Patent ve Marka Kurumu vekilinin temyiz isteminin kabulüyle İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULARAK KALDIRILMASINA, HMK’nın 373/1. maddesi uyarınca dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 15.05.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
kazanci.com.tr
Ödememe Protestosu Çekilmemesi Alacağın Kaybına Neden Olmaması
Hamil tarafından ödememe protestosu çekilmemesi nedeniyle kambiyo hukukuna dayalı haklar yitse bile taraflar arasında kambiyo senedinin dayandığı bir temel ilişki varsa bu ilişkiyi ileri sürerek alacaklı alacağını isteyebilir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 2016/6419 Esas Sayılı kararında
Davacı vekili, davalı şirket tarafından, müvekkili aleyhine … İcra Müdürlüğü’nün 2015/3417 esas sayılı dosyasından toplam 40.000,00.-TL bedelli senetlerle ilgili kambiyo yolu ile icra takibi yapıldığını, ödememe protestosu çekilmediğinden ciranta konumundaki müvekkili aleyhine icra takibi yapılamayacağını, zaman aşımına uğrayan ve protesto çekilmeden yapılan senetlerle ilgili müvekkilinin borçlu bulunmadığının tespitine, haksız ve kötü niyetli takip sebebiyle de lehlerine %20 tazminat ödenmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, toplam 6 adet senedin icraya konulduğunu, davacı borçlunun 2 adet senet için imzaya itirazda bulunduğunu, bu itirazı kabul ettiklerini geriye kalan senetlerle ilgili itirazda bulunmadıklarını, kambiyo takibi yönünden takibin kesinleştiğini, takibin tebliğinden bir gün sonra adına kayıtlı aracı eşine devrettiği için tasarrufun iptali davası açtıklarını, senet keşidecisi şirketin iflas ettiğini, senet vasfı ile ilgili şikayetlerin 5 gün içerisinde icra mahkemesine yapılması gerektiğini, bu süre içerisinde de bu yönde bir dava açılmadığını davanın reddine ve kötü niyetli davacı borçlu aleyhine %20 inkar tazminatına hükmedilmesini istemiştir.
Mahkemece, senet sebebiyle borçlu bulunulmadığı hususunun davacı borçlu tarafça yazılı delillerle ispat edilmesi gerektiği ispat yükü kendisine düşen davacı taraf davasını ispat edemediğinden davanın reddine karar vermiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava, kambiyo yolu ile başlatılan icra takibi sebebiyle borçlu olunmadığına yönelik menfi tespit istemine ilişkindir.
Davacı, senette lehtar, davalı ise lehtardan ciro yoluyla alan hamil konumundadır.
Davacı, davalının ödememe protestosu çekmediğini, kendisine karşı başvuru hakkı olmadığını bu sebeple takip sebebiyle borçlu olmadığını iddia etmiştir.
6102 Sayılı TTK m. 730, uyarınca hamil süresi içerisinde ödememe protestosu çekmemiş ise keşideci dışındaki diğer cirantalara karşı kambiyo hukukundan kaynaklanan başvuru hakkını kaybeder.
Ancak, kambiyo hukukuna dayalı haklar yitirilmiş olsa bile taraflar arasında temel hukuki ilişki bulunduğu takdirde bu ilişkiye dayanılarak alacak talep edilebilir. Somut olayda, davacı ile davalı arasında başka bir ciranta bulunmadığından, ispat külfeti kendisine düşen davalı temel ilişkinin varlığını kanıtlamak suretiyle alacak talebinde bulunabilir.
Mahkemece, davalının bu yöndeki delilleri toplanıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken ispat külfetinin tayininde hataya düşülerek yazılı gerekçe ile ret kararı verilmesi doğru olmamış mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.
Müvekkil- Vekil İlişkilerinde Yapılan Vekalet Sözleşmesinde Yazılılık Şartının Bulunmaması
vekkil Vekil ile müvekkil arasında yapılan vekalet sözleşmelerinin noter huzurunda düzenlenmesi ve yazılı yapılması sanılanın aksine gerekli bir şart değildir Yargıtay 3. Ceza dairesinin 2014/9218 Esas ve 2014/9218 Sayılı kararında bu husus açık bir şekilde belirtilmiştir.
Borçlar Kanundaki temsile ilişkin hükümler bakımından kurulacak vekalet sözleşmelerinde yazılılık şartı aranmadığı da dikkate alınacak olursa, vekil ile müvekkil arasında yapılacak olan vekalet sözleşmelerinde yazılılık şartının aranmadığı belirtilen numaralı Yargıtay kararında şu şekildedir;
“Kanunda vekilin ve müdafinin vekaletname ibrası hakkında bir düzenleme yapılmadığını, sanık tarafından iradi olarak tayin edilen vekilin veya müdafinin Avukatlık Kanunu kapsamında iradi vekalet ilişkisine (avukatlık sözleşmesine) dayalı olarak temsil görevini üstlendiği, Avukatlık Kanununun 16. Maddesinde 4667 sayılı yasayla yapılan değişiklik sonrasında avukatlık (vekâlet) sözleşmesinin yazılı olmasının şart olmadığı, tarafların iradelerinin uyuşması halinde vekalet sözleşmesinin kurulacağı, dolayısıyla tarafların bu yöndeki iradelerini usulünce açıkladıkları hallerde yazılı belge aranmayacağı, sanığın avukatı olarak duruşmalara giren Av….’e yönelik sanığın herhangi bir itirazının bulunmadığı vekili olarak kabul ettiği anlaşılmakla, tebliğnamedeki onama düşüncesine iştirak edilememiştir.
Kendisine vekille temsil ettiren beraat eden sanık lehine, hazine aleyhine karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13/5 maddesine göre vekalet ücretine hükmedilmemesi, bozmayı gerektirmiş, sanık müdafinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün … BOZULMASINA Ancak bu husus yeniden yargılamaya gerektirmediğinden … “Beraat eden sanık kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden Avukatlık Asgari Ücret tarifesine göre hesaplanan … tutarın hazinden alınarak sanığa verilmesine” şeklinde ibarenin eklenmesine, diğer yönlerden aynı bırakılarak hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA karar verilmiştir.”
Nüfus Kaydı (Ad-Soyad) Düzeltme ile İlgili Önemli Yargıtay Kararı!
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Ana-Baba Adının Düzeltilmesi-Değiştirilmesi İstemli
Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş olup hükmün davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
KARAR
Davacı dava dilekçesinde; davalı …’ın kardeşi olmadığını, nüfustan silinmesi ile kaydın düzeltilmesine karar verilmesini istemiş; mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36.maddesine göre, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine (ad ve soyadı değişikliği davaları dahil) ilişkin davalarda nüfus müdürü veya memurunun bulunması ve kararın onların önünde verilmesi zorunludur. Bu kanun hükmü dikkate alınmadan nüfus idaresi temsilcisinin yokluğunda yargılama yapılarak karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ: Bu itibarla, yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin hükmün 6100 sayılı HMK’nın Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HMUK.nın 428. maddesi uyarınca HUMK’nın 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nın 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 26.06.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Şüphe Feshinde Şüpheyi İspatlayacak Deliller
Şüphe feshi, işverenin işçisinin suç işlediği veya iş sözleşmesine esaslı şekilde aykırı davrandığını ispatlayamadığı veya henüz ispatlayacak durumda olmadığı hallere özgü istisnai nitelikte bir fesih türüdür.Bu yönüyle şüphe feshi, işçiye verilen bir ceza olmamakla birlikte, işverenin kendisinin ve işletmesinin menfaatlerini korumak için sözleşmesel bir araçtır (Baysal, Şüphe Feshi Kavramı ve Şüphe Feshine İlişkin Yargıtay Kararlarının Değendirilmesi, Sicil İş Hukuku D, 2016/35, s. 89). İşveren, işçinin bir suç işlediğinden veya sözleşmeye aykırı davranışta bulunduğundan şüphe ediyor ve işverenin bu konudaki şüphesi, ispatlanamamakla birlikte, objektif olay ve kuvvetli emarelere dayanıyorsa iş akdinin şüphe feshi ile sona erdirilmesi mümkündür. Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 2017/40841 Esas ve 2017/21915 Sayılı kararında açıkladığı üzere “… şüphe feshine dayanak olarak gösterilen somut ve objektif olguların neler olduğu araştırılmalı, bu konuda taraflarca gösterilecek deliller toplanmalıdır. Bu çerçevede, davacı hakkında mevcut ise adli ya da idari soruşturma evrakları, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığının Terörle Mücadele, Kaçakçılık, Organize Suçlar ve İstihbarat ile ilgili birimlerinden ve Bilgi Teknolojileri Kurumu’ndan varsa davacı ile ilgili bilgi ve belgeler ile yine Bank … nezdinde açılmış mevduat hesapları, hesap hareketleri ve bankacılığa dair işlemler olup olmadığı, davacının bylock kullanımı, örgüt okulları ile bağlantısı gibi hususlar da araştırıldıktan sonra, şüpheyi haklı kılacak somut vakıaların mevcut olup olmadığı hususunda tüm bilgi ve belgeler değerlendirilerek varılacak sonucuna göre hüküm kurulmalıdır…”
Bu bakımdan İlgili Yargıtay kararı aşağıdadır
T.C. YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
E. 2017/40841, K. 2017/21915
DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, müvekkilinin 05.09.2013 tarihinde davalıya ait iş yerinde altı ay süreli iş sözleşmesi ile çalışmaya başladığını, 13.05.2014 tarihli ve 55 Sayılı karar ile Mali Operasyonlar Müdürlüğü’ne uzman yardımcısı sıfatıyla terfi ettiğini, 03.02.206 tarihinde ise yetkili uzman yardımcısı olduğunu, bu terfiler sırasında hiçbir disiplin soruşturması geçirmediğini, ancak …’nın 04.01.2017 tarihli Yönetim kurulu kararı ile iş sözleşmesinin tek taraflı olarak hiçbir gerekçe bildirilmeden feshedildiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili, davacının iş sözleşmesinin … Yönetim Kurulu’nun kararı ile, eşinin … soruşturması kapsamında mesleğinden ihraç edilmesi ve tutuklu bulunması sebebiyle tüm yasal hakları ödenerek feshedildiğini, müvekkili kurumun stratejik bir konumda olduğunu, yapılan güvenlik soruşturması sırasında davacının eşinin tutuklu olduğu hususunu sakladığının ortaya çıktığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:
Mahkemece, davacının eşinin … soruşturması kapsamında mesleğinden ihraç edilmesi ve tutuklu bulunması sebebiyle kurumun bulunduğu stratejik konum gereği davacının tüm yasal hakları ödenerek iş sözleşmesinin feshedildiği anlaşılmakla, davalının davacı hakkında şüpheye düştüğü ve taraflar arasındaki güven ilişkisinin zarar gördüğü gerekçesiyle, feshin geçerli sebebe dayandığı sonucuna varılarak, davanın reddine karar verilmiştir.
İstinaf Başvurusu:
İlk Derece Mahkemesi’nin kararına karşı, davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti:
Bölge Adliye Mahkemesi tarafından, istinaf dilekçesinde bildirilen sebeplerle ve kamu düzenine aykırılık hususları gözetilerek, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda, davacının iş sözleşmesine 667 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4/1 maddesinin (g) bendine göre son verildiği, söz konusu KHK’nin 4. maddesinin 2. fıkrası gereğince, 1. fıkra kapsamında işten çıkartılanların bir daha kamu hizmetinde doğrudan veya dolaylı olarak çalıştırılamayacağının hükme bağlandığı, bu sebeple davacının açtığı davada feshin geçerli sebebe dayanıp dayanmadığının denetiminin yapılamayacağı, davanın reddine dair ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden yerinde olduğu gerekçesiyle, davacı vekilinin istinaf başvurusu 6100 Sayılı H.M.K.’nın 353/1-b(1) maddesi uyarınca esastan reddedilmiştir.
Temyiz:
Karar yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Gerekçe:
Taraflar arasında iş sözleşmesinin şüphe feshi sebebiyle geçerli nedene dayalı olarak feshedilip feshedilmediği noktasında ihtilaf bulunmaktadır.
Şüphe feshi, işverenin işçisinin suç işlediği veya iş sözleşmesine esaslı şekilde aykırı davrandığını ispatlayamadığı veya henüz ispatlayacak durumda olmadığı hallere özgü istisnai nitelikte bir fesih türüdür.
Ciddi, önemli ve somut olayların haklı kıldığı giderilemeyen şüphe, güvenin yoğun olduğu iş ilişkisinde, işverenin o işçiden beklediği işgörme ediminin ifasını anlamsız hale getirir. İşçinin kişiliğinin önemli bir yer tuttuğu iş sözleşmesinde, işverenin duyduğu güçlü şüphe işçinin o iş için uygunluğunu da ortadan kaldırır. (Yenisey, Şüphe feshi, Sicil İş Hukuku D., Eylül 2008, s. 66) Bu yönüyle şüphe feshi, işçiye verilen bir ceza olmamakla birlikte, işverenin kendisinin ve işletmesinin menfaatlerini korumak için sözleşmesel bir araçtır (Baysal, Şüphe Feshi Kavramı ve Şüphe Feshine İlişkin Yargıtay Kararlarının Değendirilmesi, Sicil İş Hukuku D, 2016/35, s. 89)
Şüphe feshi için, bu şüpheyi haklı kılan ciddi, önemli ve somut vakıaların varlığının ispatı gerekmektedir. Ancak burada ispatı gereken şey vakıanın kendisi değil, şüpheyi haklı kılan vakıadır. Nitekim, işçinin davranışının İş Kanununda düzenlenen haklı veya geçerli sebeplerden birisi kapsamında olduğu açıkça anlaşılmakta ise, böyle bir durumda zaten şüphe feshi yapılamaz. Şüphe feshinin tayininde, sırf işverenin sübjektif değerlendirmesi yeterli değildir. Buna göre, şüpheye ait unsurların mevcut olup olmadığı, söz konusu şüphenin işverenin işçiye duyduğu güveni ağır biçimde zedeleyip zedelemediği ve son olarak bu şüphe sebebiyle işverenin işçiyi çalıştırmaya devam edip edemeyeceği her somut olayın özelliğine göre, hakim tarafından resen değerlendirilmelidir.
Somut olayda davacının iş sözleşmesinin, davalı Kurumun 04.01.2017 tarihli 2017/115 Sayılı Yönetim Kurulu Kararına istinaden feshedildiği, söz konusu Yönetim Kurulu kararının incelenmesinde, “davacının eşinin … soruşturması kapsamında mesleğinden ihraç edilmesi ve tutuklu bulunması sebebiyle Kurumun stratejik konumu gereği tüm yasal hakları ödenerek iş sözleşmesinin feshedildiği” açıklamasına yer verildiği görülmektedir.
İlk derece mahkemesi tarafından, işverence yapılan feshin şüphe feshi niteliğinde olduğu, böylece feshin geçerli bir sebebe dayandığı sonucuna varılarak davanın reddine karar verilmiş; davacının istinaf başvurusu da aynı gerekçelerle reddedilmiştir. Ancak, davacının iş sözleşmesinin feshine dayanak bilgi ve belgelerin işverence sunulmadığı, mahkemece de şüphe feshi ile ilgili olarak yeterli ve gerekli araştırmanın yapılmadığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde şüphe feshine dayanak olarak gösterilen somut ve objektif olguların neler olduğu araştırılmalı, bu konuda taraflarca gösterilecek deliller toplanmalıdır. Bu çerçevede, davacı hakkında mevcut ise adli ya da idari soruşturma evrakları, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın Terörle Mücadele, Kaçakçılık, Organize Suçlar ve İstihbarat ile ilgili birimlerinden ve Bilgi Teknolojileri Kurumu’ndan varsa davacı ile ilgili bilgi ve belgeler ile yine Bank … nezdinde açılmış mevduat hesapları, hesap hareketleri ve bankacılığa dair işlemler olup olmadığı, davacının bylock kullanımı, örgüt okulları ile bağlantısı gibi hususlar da araştırıldıktan sonra, şüpheyi haklı kılacak somut vakıaların mevcut olup olmadığı hususunda tüm bilgi ve belgeler değerlendirilerek varılacak sonucuna göre hüküm kurulmalıdır. Eksik incelemeyle yazılı gerekçe ile davanın reddi hatalı olup bozmayı gerektirir.
Belirtilen sebeplerle, 4857 Sayılı Kanun’un 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, Bölge Adliye Mahkemesi hükmünün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi kararlarının yukarda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, 17.10.2017 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi.
Vergi Ziyaı Cezası Miras Yoluyla Mirasçılara Geçmez.
Şirket tüzel kişiliğinin mal varlığından tahsil imkanı bulunmayan kamu alacağı arasında yer alan vergi ziyaı cezasının, vefat eden şirket kanuni temsilcisinin varisi olan davacıya miras yoluyla geçmesine olanak bulunmadığı hk.
Danıştay 3. Dairesi
Tarih : 11.02.2015
Esas No : 2013/5782
Karar No : 2015/580
VUK Md. 372
İstemin Özeti: Davacı adına, (…) Ltd. Şti.’ne ait Ocak 2001 dönemine ilişkin katma değer vergisi, vergi ziyaı cezası, gecikme faizi ve yargı harcından oluşan kamu alacağının tahsili amacıyla şirketin ortağı ve kanuni temsilcisi (S.K.)’un mirasçısı sıfatıyla ve miras hissesi oranında düzenlenen 04.05.2010 tarih ve 83 takip numaralı ödeme emrinin iptali istemiyle dava açılmıştır. Vergi Mahkemesinin kararıyla; borçlu şirketten tahsil imkanı bulunmadığının mal varlığı araştırmasıyla tespit edilmesi ve davacının mirasçısı olduğu şirketin kanuni temsilcisinin vefat etmesi üzerine, süresi içinde mirası reddetmeyen davacı adına düzenlenen ödeme emrinin katma değer vergileri, gecikme faizleri ve yargı harçlarına ilişkin kısmında hukuka aykırılık bulunmadığı, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar” başlıklı 38. maddesinin yedinci fıkrasında, ceza sorumluluğunun şahsi olduğu hükmünün yer aldığı, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 331. maddesinde vergi kanunları hükümlerine aykırı hareket edenlerin vergi cezaları ile cezalandırılacaklarının; Yasa’nın 372. maddesinde, ölüm halinde vergi cezasının düşeceğinin kurala bağlandığı, sözü edilen hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden, şahısların işledikleri suçlara istinaden adli veya idari merciler tarafından cezaların yalnızca suçu işleyen kişiye yönelik olarak infaz edilebileceği, cezanın bir başkasına yöneltilmesi mümkün olmadığı gibi miras yoluyla mirasçılarına geçmesine de olanak bulunmadığı sonucuna varıldığından, dava konusu ödeme emrinin vergi ziyaı cezasına ilişkin kısmında yasaya uygunluk görülmediği gerekçesiyle, ödeme emrinin vergi ziyaı cezasına ilişkin kısmı iptal edilmiş, diğer kısımları yönünden ise dava reddedilmiştir. Davalı idare tarafından; 213 sayılı Yasa’nın 333. maddesi uyarınca tüzel kişilerin kanuni temsilcilerinin vergi sorumluluğu hakkında bu Kanun’un 10. maddesi hükmünün vergi cezaları hakkında da uygulanacağı, ölüm gerçek kişiler için söz konusu olduğundan, tüzel kişi adına kesilen cezanın terkin edilemeyeceği ileri sürülerek kararın aleyhe olan hüküm fıkrasının bozulması istenmiştir.
Karar: Dayandığı hukuki ve kanuni nedenlerle gerekçesi yukarıda açıklanan Vergi Mahkemesi kararı, aynı gerekçe ve nedenlerle Dairemizce de uygun görülmüş olup, temyiz istemine ilişkin dilekçede ileri sürülen iddialar kararın isteme konu yapılan hüküm fıkrasının bozulmasını sağlayacak durumda bulunmadığından, temyiz isteminin reddine ve kararın sözü edilen hüküm fıkrasının onanmasına, oy birliğiyle karar verildi.
İhtiyati Hacze İmzada Sahtelik Nedeniyle İtiraz
İhtiyati haciz kararına karşı borçlu, ihtiyati haczin dayandığı sebepler, mahkemenin yetkisi ve teminat yönünden itiraz edebilir.
İhtiyati hacze kararına dayandığı sebepler yönünden yapılacak itirazda sınırlama yoktur, kararın dayandığı bir veya birçok sebep yönünden itiraz mümkündür.
Teminat yönünden yapılacak itiraz ise teminatın yeterli olmadığı gerekçesiyle, mahkemenin yetkisine MHK yönünden itiraz edilebilir.
Çek veya bonoya dayalı ihtiyati hacizlere itirazda imzanın sahteliği iddiası yönünden yapılan itirazları Yargıtay İİK 265’inci maddede yer almadığı, yargılamayı gerektirdiği nedenleriyle kabul etmemektedir.
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/656
K. 2015/1900
T. 13.2.2015
• İHTİYATİ HACZE İTİRAZ ( Bonodaki İmzanın Sahteliği İddiası İtiraz Sebepleri Arasında Yer Almadığı – İhtiyati Hacze İtiraz Edenin İtiraz Sebepleri Menfi Tespit Davasına Konu Olabilecek Nitelikte Olup Kanunda Sayılan İhtiyati Hacze İtiraz Nedenleri Arasında Olmadığı )
• BONODAKİ İMZANIN SAHTELİĞİ İDDİASI ( İhtiyati Hacze İtiraz Sebepleri Arasında Yer Almadığı – İhtiyati Hacze İtiraz Edenin İtiraz Sebepleri Menfi Tespit Davasına Konu Olabilecek Nitelikte Olup Kanunda Sayılan İhtiyati Hacze İtiraz Nedenleri Arasında Olmadığı – İhtiyati Hacze İtirazın Kabulüne Karar Verilmesinin Doğru Görülmediği )
• İMZANIN SAHTELİĞİ İDDİASI ( İhtiyati Hacze İtiraz Sebepleri Arasında Yer Almadığı – İhtiyati Hacze İtiraz Edenin İtiraz Sebepleri Menfi Tespit Davasına Konu Olabilecek Nitelikte Olup Kanunda Sayılan İhtiyati Hacze İtiraz Nedenleri Arasında Olmadığı )
2004/m.265
ÖZET : İstem, ihtiyati hacze itiraza ilişkin olup, mahkemece bonoda kefil olarak görünen kişinin imzaya itirazı haklı görülerek bonodaki asıl borçlu şirket adına atılan imza ile kefil yerine atılan imzanın aynı olduğu gerekçesiyle ihtiyati hacze itirazın kabulü ile ihtiyati hacze itiraz eden ( borçlu ) yönünden ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına karar verilmiştir. Oysaki, İİK’nun 265. maddesinde ihtiyati hacze itiraz sebepleri sayılmış olup, bonodaki imzanın sahteliği iddiası bu itiraz sebepleri arasında yer almamaktadır. İhtiyati hacze itiraz edenin, itiraz sebepleri menfi tespit davasına konu olabilecek nitelikte olup, kanunda sayılan ihtiyati hacze itiraz nedenleri arasında değildir. Bu durumda, mahkemece, ihtiyati hacze itirazın yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.
DAVA : İstanbul ( Kapatılan ) 36. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 24/01/2014 tarih ve 2014/35-2014/41 D.İş sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi alacaklı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
KARAR : İhtiyati hacize itiraz eden vekili, müvekkilinin ihtiyati haciz kararına konu bonoda kefil olarak görünmekteyse de müvekkilinin böyle bir senet imzalamadığını, senetteki imza ve yazının müvekkiline ait olmadığını, senedin keşide tarihinin 07.06.2006, vade tarihinin ise 15.10.2013 olmasının senedin teminat olarak alındığını, vade tarihinin sonradan atıldığını gösterdiğini, teminat senedinin tahsili gerekip gerekmediğinin yargılamayı gerektirdiğini ileri sürerek, ihtiyati haciz kararına itiraz etmiştir.
Karşı taraf ( alacaklı ) vekili, bononun teminat senedi olmadığını, takibe konu senedin teminat senedi olduğunu ileri sürüp aynı zamanda da imza inkarında bulunmanın çelişki oluşturduğunu savunarak, itirazın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre, bonoda asıl borçlu şirket ile kefil gösterilen kişi adına atılan imzaların aynı olduğu, ihtiyati hacze itiraz eden borçlunun adı geçen şirketin yetkilisi olmadığı konusunda taraflar arasında bir ihtilaf bulunmadığı, itiraz eden borçlu ile alacaklı karşı taraf arasında bono tanzimine mesnet bir akdi ilişkinin varlığına dair delil de sunulmadığı gerekçesiyle, itirazın kabulü ile ihtiyati haczin kaldırılmasına karar verilmiştir.
Kararı, ihtiyati haciz isteyen vekili temyiz etmiştir.
İstem, ihtiyati hacze itiraza ilişkin olup, mahkemece bonoda kefil olarak görünen N. K.’in imzaya itirazı haklı görülerek bonodaki asıl borçlu şirket adına atılan imza ile kefil yerine atılan imzanın aynı olduğu gerekçesiyle ihtiyati hacze itirazın kabulü ile ihtiyati hacze itiraz eden ( borçlu ) yönünden ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına karar verilmiştir. Oysaki, İİK’nun 265. maddesinde ihtiyati hacze itiraz sebepleri sayılmış olup, bonodaki imzanın sahteliği iddiası bu itiraz sebepleri arasında yer almamaktadır. İhtiyati hacze itiraz edenin, itiraz sebepleri menfi tespit davasına konu olabilecek nitelikte olup, kanunda sayılan ihtiyati hacze itiraz nedenleri arasında değildir. Bu durumda, mahkemece, ihtiyati hacze itirazın yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın karşı taraf ( alacaklı ) yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle karşı taraf ( alacaklı ) vekilinin temyiz itirazının kabulü ile kararın karşı taraf ( alacaklı ) yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 13.02.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Temsilcinin-Adi Ortağın İmzaladığı Çekten Diğer Ortakların Sorumluluğu
T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2010/31617
KARAR NO : 2011/12765
TARİH : 21.6.2011
K A R A R
Adi ortaklıkta, ortaklardan birisi ortaklık yani bütün ortaklar adına üçüncü kişilerle işlem yapacak olursa, ortaklar doğrudan temsil hükümlerine göre sorumlu olurlar. Bunun için işlem yapan ortağın sıfatını, yani diğer ortakları temsil ettiğini üçüncü kişiye tanıtması gerekir.
DAVA: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR: Adi ortaklığı düzenleyen BK’nun 525. maddesinde: “Akit ile veya karar ile münhasıran şerike veya müteaddit şeriklere yahut üçüncü bir şahsa kat’i surette tevdi edilmiş olmadıkça şirket muamelelerinin idaresi bütün şeriklere aittir.” hükmü yer almaktadır. Söz konusu düzenlemeye göre adi ortaklıkta, ortaklardan birisi ortaklık yani bütün ortaklar adına üçüncü kişilerle işlem yapacak olursa, ortaklar doğrudan temsil hükümlerine göre sorumlu olurlar. Bunun için işlem yapan ortağın sıfatını, yani diğer ortakları temsil ettiğini üçüncü kişiye tanıtması gerekir. Şöyle ki, işlem yapan ortak üçüncü kişiye, diğer ortakları temsil ettiğini bildirmeli ve temsil yetkisinin kendisine adi ortaklık sözleşmesi veya ortaklık kararı ile ya da herhangi bir temsil belgesi ile zımmen verildiğini göstermelidir (Poroy- Tekinalp-Çamoğlu-Ortaklıklar ve kooperatif Hukuku, 8 baskı s:76) Hukukumuzda, adi ortaklığa ilişkin hükümler Borçlar Kanunu’nda bulunmaktadır. Anılan Yasa’nın 533. maddesinde, şirket namına ortaklardan biri tarafından yapılan işlem, temsil hükümleri uyarınca diğerlerini alacaklı ve borçlu kılacak niteliktedir. Maddenin son cümlesinde ise, idare vazifesi verilen şerikin, bütün ortakları üçüncü kişilere karşı temsil etme hakkını haiz olduğu hususu düzenlenmiştir. BK’nun 534/3. maddesinde de, yetkili mümessil tarafından şirket nam ve hesabına borçlanılan borçtan, şeriklerin müteselsilen sorumlu olacakları öngörülmüştür. Takip dayanağı 20.03.2010 keşide tarihli çekin “Murat Pazarlama Rahim Arslan-Murat Arslan” adına tek imza ile keşide edildiği görülmektedir. Taraflar arasında düzenlenen Çatalca 1. Noterliği’nin 15.09.2005 tarih ve 09302 numaralı adi ortaklık sözleşmesinin “idare ve temsil” başlıklı 6. maddesinde: “ortaklığın idare ve temsili, ortaklardan Murat Arslan ve Rahim Arslan’a münferiden verilmiştir. Ortaklar, adi ortaklığı tek başına imzalarıyla borç ve ilzam altına sokabilirler. Diğer ortaklar haklı sebepler dolayısıyla temsil yetkisini geri alabilir veya kayıtlayabilirler.” hükmü yer almaktadır. Bu durumda ortaklığı idare yetkisi bulunan temsilcinin yapacağı işlem, ortakları üçüncü şahıslara karşı eşit olarak sorumlu kılar. Adi ortaklığı temsilen idareci şerikin (ortak-temsilcinin) imzaladığı takibe konu çekten dolayı diğer ortaklar da müştereken ve müteselsilen sorumludur. Mahkemece, iş ortaklığı adına atılan keşideci imzasının ortaklık sözleşmesiyle yetkili kılınan muteriz Rahim Arslan veya Murat Arslan’a ait olup olmadığı yöntemince incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 21.06.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.
