Mahkeme Kuracağı Gerekçeli Kararda Tarafların Tüm İddialarını Gerekçelendirmek Zorunda Değildir.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Hükmün Kapsamı” Başlıklı 297. maddesi ve 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 34. maddesi, Anayasanın 141. maddesinde de belirtilen şekilde mahkemeler tarafından verilmesi gereken kararların gerekçeli olması gerektiğini belirtmiştir.
Gerekçeli kararlar da ise tarafların tüm iddialarının gerekçelendirilerek irdelenmesi gerekip gerekmediği ise Anayasa Mahkemesinin 28.01.2021 tarihinde vermiş olduğu 2018/12600 Başvuru Numaralı kararında açıklanmıştır.
Anayasa Mahkemesi ilgili kararında “Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş ancak gerekçeli karar hakkından açıkça söz edilmemiştir. Bununla birlikte Anayasa’nın 36. maddesine “adil yargılanma” ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde de güvence altına alınan adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının kapsamına gerekçeli karar hakkının da dâhil olduğunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi birçok kararında vurgulamıştır. Dolayısıyla Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının gerekçeli karar hakkı güvencesini de kapsadığının kabul edilmesi gerekir.
Anayasa’nın 141. maddesinin üçüncü fıkrasında da “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” denilerek mahkemelere kararlarını gerekçeli yazma yükümlülüğü yüklenmiştir. Anayasa’nın bütünlüğü ilkesi gereği, anılan Anayasa kuralı da gerekçeli karar hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulmalıdır.
Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır. Bu hak, tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve demokratik bir toplumda kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gereklidir.
Mahkemelerin anılan yükümlülüğü, yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya karar gerekçesinde ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi gerektiği şeklinde anlaşılamaz. Ancak derece mahkemeleri, kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda değilse de davanın esas sorunlarının incelenmiş olduğu gerekçeli karardan anlaşılmalıdır.
Kanun yolu incelemesi yapan mercinin yargılamayı yapan mahkemeyle aynı sonuca ulaşması ve bunu aynı gerekçeyi kullanarak veya atıfla kararına yansıtması kararın gerekçelendirilmiş olması bakımından yeterlidir.
Bir davada tarafların -hukuk düzenince- hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün içerik ve kapsamı ile bu hükme varılırken mahkemenin neleri dikkate aldığı ya da almadığını gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması gerekçeli karar hakkı yönünden zorunludur.”
şeklinde karar vererek mahkemelerin başvurucunun tüm iddialarını gerekçelendirmek zorunda olmamakla birlikte, sonuca etkili olan temel iddiaları yanıtsız ve değerlendirme dışı bırakamayacağını belirtmiştir.
,
Aynı Davada Birden Fazla Kişiyi Temsil Eden Avukatın, Her Bir Kişi İçin Temyiz Harcı Yatırması Gerekir
Harçlar Kanunun 32. Maddesi “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe mütaakıp işlemler yapılamaz…” şeklinde hüküm kurarak, bir işlem için hiç yatırılmayan veya eksik yatırılan harçların bulunması durumunda o işlemin yapılamayacağını belirtmiştir.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 30.12.2020 tarihinde vermiş olduğu 2019/6685 E. ve 2020/7891 K. sayılı kararında “Temyiz harç ve giderlerinin eksik ödenmiş veya hiç ödenmemiş olduğunun sonradan anlaşılmış bulunması hâlinde, Harçlar Kanunu’nun 32. maddesine göre müteakip işlemler yapılmaz. Karar veren Hâkim tarafından yedi günlük kesin süre tanınarak, bu süre içerisinde tamamlanması veya ödenmesi, aksi hâlde temyizden vazgeçmiş sayılacağı temyiz edene yöntemince ve yazılı olarak bildirilir. Ancak temyiz harcının mahkeme kalemince hesaplanıp temyiz edenden istendiği hâlde süresinde ödenmediği belgelendirilmiş ise temyiz isteğinin reddi gerekir.
Eldeki davada ise, yukarıda sözü edilen Yasa ve İçtihadı Birleştirme Kararı hükmüne aykırı olarak hükmü temyiz eden davalılar vekili tarafından her iki davalı adına da temyiz dilekçesinin verildiği sırada ve yasal temyiz süresi içerisinde, aralarında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmayan her bir davalı adına ayrı ayrı temyiz karar harcı ile başvuru harcı alınması gerekirken, sadece tek harç alındığı, bu haliyle gerekli harç ve giderlerin tamamının ödenmediği anlaşılmaktadır.” şeklinde hüküm kurarak; Aynı dosyada birden fazla davalıyı temsil eden avukat, tek dilekçe ile davalılar adına temyiz isteminde bulunsa bile aralarında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmayan her bir davalı adına ayrı ayrı temyiz harcı yatırması gerekeceğini belirtmiştir.
İtirazın iptali Davasında Alacaklı, Takipte Dayanmadığı Belgeler Dışındaki Başka Belgelere Dayanamaz.
Genel haciz yolu yapılan ilamsız takiplerde, borçlu tarafından usulüne ilişkin yapılan itiraz sonucunda, takip durmaktadır. Alacaklı itiraz sonucunda duran takibi tekrar harekete geçirebilmek için 2 seçeneğe sahiptir. Bunlardan ilki itirazın kaldırılması, diğeri itirazın iptalini sağlamaktır. İtirazın kaldırılması İcra ve İflas Kanunun 68. maddesinde sayılan belgelerin alacaklının elinde bulunması durumunda başvurulabilecek bir dava olduğundan, genel anlamda itirazın iptali yolu daha sık olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 11.02.2020 tarihinde vermiş olduğu 2017/2076 E. ve 2020/117 K. sayılı karar ile “İtirazın iptali davalarında alacaklı, takipte dayanmadığı belgeler dışındaki başka belgelere dayanamaz. Şu durumda bizatihi kendisi bir borç sebebi ve dayanağı teşkil eden ancak takipte dayanılmayan genel kredi sözleşmesinin itirazın iptali davasında kullanılması davanın yukarıda açıklanan niteliği ile bağdaşmamaktadır….” şeklinde bir hüküm kurarak, alacaklının ilamsız haciz takibini başlatırken dayanmadığı belgelere, açacağı itirazın iptali davasında da dayanamayacağını belirtmiştir.
Kesin Süre İçinde Tanık Ücreti Yatırmayan Tarafın Takip Eden Duruşmada Tanıklarını Hazır Etmesi
6100 Sayılı HMK’nin 94. maddesi “Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar.” şeklinde bir hüküm kurarak kesin sürede yapılması belirtilen işlemlerin yapılmaması durumunda, o işlemin artık yapılamayacağını düzenlemiştir.
Ancak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 17.03.2005 tarih ve 2005/1835 E. ve 2005/4142 K. sayılı kararıyla kesin süre içinde tanık ücreti yatırmayan tarafın takip eden duruşmada tanıklarını hazır etmesi durumunda, mahkemenin getirilen tanıkları dinlemek zorunda olduğuna hükmetmiştir. Buna gerekçe olarak ise; mahkeme tarafından verilecek kesin sürenin yargılamanın uzamasının önüne geçmek amacıyla konulduğunu, dolayısıyla da yargılamanın uzamasına sebep olmayacak işlemlerin kesin işlem süresi sonrasında da yapılabileceğini belirtmiştir.
İlgili Yargıtay Kararı şu şekildedir.
ÖZET : Kesin mehil verilmesinin amacı yargılamanın uzamasına engel olmaktır. Somut olayda, tanık ücreti yatırılması için kesin mehil verilmiştir. Davacı kesin mehil verilen oturumdan sonraki oturumda tanıklarını hazır ettiğini bildirmiş, yargılamanın uzamasına yol açmamıştır. Bu durumda hazır edilen tanıkların dinlenmesi gerekirken, kesin mehil nedeniyle tanık dinletme talebinin reddedilmesi hatalıdır.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı dava dilekçesinde adli yardım talebinde bulunmuş, mahkemece bu konuda 30.11.2004 günlü oturumda araştırma yapılmasına ve davacı ya delillerini bildirip, tanık deliline dayanıyor ise tanık ücreti ve davetiye giderlerini ödemesi için kesin mehil verilmiş, duruşma 30.12.2004 gününe bırakılmıştır. Davacı 30.12.2004 günlü oturumda tanıklarının hazır olduğunu belirtmiş ise de; mahkemece tanık dinletme talebi kesin süre nedeniyle reddedilmiştir. Kesin mehilin amacı yargılamanın uzamasını önlemektir. Davacı kesin mehil verilen oturumdan sonraki oturum tanıklarını hazır ettiğini bildirmiş, yargılamanın uzamasına sebep olmamıştır. Bu açıklamalar karşısında davacının adli yardım talebi ile ilgili olumlu-olumsuz karar verip davacı tanıkları dinlenerek delillerin birlikte değerlendirilip sonucu uyarınca karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.03.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Hakimlerin Karar Verirken Olayın ve Tarafların Özelliklerini, Ülke Gerçeklerini Gözden Uzak Tutmaması, Gereklidir
4721 Sayılı Türk Medeni Kanunun 1. Maddesi Kanunların sözüyle ve özüyle düzenlediği konularda uygulanması , Kanunlarda uygulanabilir bir hüküm yoksa hakim örf ve adet hukukuna göre karar vermesi gerektiğini belirtmiştir. Lakin hakimlerin kararlarını verirken yalnız kanunun soyut ve sert içeriği ile bağlı kalarak karar vermeleri hakkaniyete uygun sonuç doğurmayabilir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi de 31.12.1976 Tarihinde verdiği 1976/9370 E. ve 1976/13138 K. sayılı kararıyla
“Hakim delilleri takdir ederken olayın ve tarafların özelliklerini, ülke gerçeklerini gözden uzak tutmaması gereklidir. Davada, delillerin değerlendirilmesinde hakimin bu ilkelere bağlı kalmak ve yaklaşım göstermek suretiyle sonuca ulaştığını gösteren bir belirti yoktur.
Nüfus kaydına göre, davacı ( A )’nın oğlu ( S ) ile kızı ( Sa. ) adında iki çocuğu vardır. Bakma sözleşmesi davacı ( A ) ile oğlu ( S ) ve torunu ( B ) arasında düzenlenmiştir. ( Sa. )nin sözleşme konusu taşınmazlarda miras hakkı bertaraf edilmiş, davacı ( A )’nın başka bir varlığı mevcut değilse adı geçenin miras payı sıfıra indirilmiştir. Bu açıklama olayda; genel çerçevenin dışına çıkmayı haklı gösterecek bir özellik mevcut olmadığını ortaya koyduğu halde, mahkemece davalı tanıklarından bir kaçının mücerret bakmadan bahis bulunan yuvarlak sözlerine dayanılarak davalı ( B )’nin davacıya ( nasıl, ne zaman ve ne suretle baktığı ) ve ( bakma olanaklarına sahip olmadığı ) göz önünde tutulmadan bakma borcunun yerine getirildiği kabul edilerek davanın reddedilmesi isabetsizdir.
Kaldı ki, davacı babaanne, davalı torundur. Dede ve nineler torunlarını çok severler, onları hoş görürler, büyük bir muhabbetle bağırlarına basarlar. Davacı torunu davalı ( B ) )ye göz kırpmadan iki taşınmazının yarı payını bağışlamıştır. Babaanne gösterdiği fedakarlık ve ilgiye karşı torunu olan davalı en küçük bir mukabelede bulunsaydı böyle bir dava açmak gereğini duymazdı.
Mahkemece delillerin değerlendirilmesinde büyük etkisi olan bu “beşeri karine”ye yer verilmeden babaannenin açtığı davanın reddedilmesi insancıl ilişkilere ve gerçeklere aykırı düşen bir kabul şeklidir.
Bu konuda daha pek çok şeyden söz edilmesi mümkündür. Hakim insana, tabiata, gerçeğe, olanağa sırt çevirmeden ve katı kalpler içinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa “insan kokusu” taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır.”
Şeklinde bir hükümde bulunarak hakimlerin kararlarını verirken vicdani kanaatlerini de değerlendirmeleri gerektiğini ve somut olayı incelerken ülke gerçeklerini gözden uzak tutmamaları gerektiğini belirtmiştir.
Kusurun Tespiti Teknik Değil Hukuki Bir Konudur
HMK’nin 279/4. maddesi “Bilirkişi, raporunda ve sözlü açıklamaları sırasında çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz.” şeklinde hüküm kurarak, yargılama esnasında hukuki konulara ilişkin tespit yapılacağı zaman bunu mahkemenin bizzat kendisinin yapması gerektiğini belirtmiştir.
Kusur tespitinin teknik bir konu mu yoksa hukuki bir konu mu olduğu ise tartışmalıdır. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 09.07.2020 tarihinde vermiş olduğu 2018/6414 E. ve 2020/4591 K. sayılı kararıyla “Mahkemece kusur konusunda alınan raporda; davacının, kavşağa geldiği sırada trafiğin sıkışık olduğu ve arkasından gelen aracın (davalıya sigortalı) kendisinin sol ayağına çarptığını beyan etse de; davacı motosiklet sürücüsünün oğlunu da motosikletin önüne alarak seyrettiği meskun mahal, orta refüjle bölünmüş, aydınlatmanın bulunduğu yolda alacakaranlık vakitte, görgü tespit tutanağında kaza yeri olarak işaretlenen yere ve davalıya sigortalı aracın hasarlı kısımlarına göre davacının beyanının kazanın oluşumuna uygun düşmediği görüşüne varılarak, davacının seyir halinde olduğu sağ şeritten sol şeride yönelmeden evvel sol yakın gerisinden sol şeridi takiben doğru seyretmekte olan davalıya sigortalı aracı hızı ve konumuyla kendi yönetimindeki motosikletin arasındaki mesafeyi iyice kontrol etmeden geçmenin yasak olduğu yaya geçidinde şerit ihlali yaparak çarpması ile gerçekleşen kazada davacının %100 kusurlu olduğu, davalının sürücüsünün sol şerit üzerinde düz seyrederken sağ arka kapı kısmında çarpıldığı kazada kusursuz olduğu belirtilmiş, mahkemece rapor esas alınarak karar verilmiştir.
BK.53.(TBK.74) maddesinde haksız eylemin “kusur” öğesi konusunda hukuk hakimine tanınan yetkiler iki bölüm olup, birincisi “kusur bulunup bulunmadığına”, öteki “kusurun derecesini ve zararın tutarını belirlemeye” ilişkindir. Maddenin ilk cümlesine göre “kusurun varlığını” araştırmada yetkileri sınırlı olan hukuk hakimi, maddenin ikinci cümlesine göre “kusurun derecesini ve zarar tutarını belirlemede” tam bağımsız kılınmıştır.
HMK 266 madde (HUMK 275 md.) hükmüne göre kusur oranlarının belirlenmesi teknik değil hukuki bir konudur. Elde edilen teknik bulgulara göre hakim bu oranı belirlemede ihlal edilen kuralları gözönüne almalıdır.
Haksız fiilden dolayı sorumlu olabilmek için kusurun bulunması şarttır.
Davalıya sigortalı aracın sürücüsü kollukta alınan ifadesinde; önü sıra gitmekte olan motosikletin(davacının) araçları sollayarak geçtiğini gördüğünü, motosikletin arkasında ayrıca bir çocuk olduğunu, kavşağa geldikleri sırada sol şeritten giderken yolun sağında bir halk otobüsünün yolcu almış ve hareket haline geçmiş olduğunu, kendisinin de otobüse yaklaşmadan önce motosikletliyi(davacıyı) geçtiğini, bu sırada tahminince motosiklet sürücüsünün otobüsün hareket etmesi ile otobüse çarpmamak için sola kırmış olacak ki kendisinin kullandığı aracın arka tekerine çarpmasını dikiz aynasından gördüğünü beyan etmiştir.
Davalının bu beyanları dikkate alındığında kazanın ani ve birden gelişen bir olay neticesinde gerçekleşmediği, davalıya sigortalı aracın sürücüsünün trafik akışı içerisindeki olayları gözlemleyebilme ve görebilme imkanı olduğu, trafiğin sıkıştığını ve davacının trafik akışı içindeki seyrini görme imkanı olduğu, ani ve birden gelişen bir olay olmaması karşısında davalının da kazanın gerçekleşmemesi için alabileceği önlemler olduğu anlaşılmaktadır.
Buna göre davalının da meskun mahal içinde ön ilerisinde görüş alanı içinde sağ şerit üzerinde sıkışan trafik sebebi ile daha dikkatli ve tedbirli davranması, gerektiğinde trafik sıkışıklığının düzelmesi için daha yavaşlaması, ön ilerisinde sıkışan trafik içindeki davacı motosikletliyi geçmek yerine yolun daha genişlediği uygun zamanı beklemesi, trafik emniyeti açısından kontrollü takiple seyretmesi gerekirken gerekli tedbirleri almayarak seyrine devam etmesi nedeni ile meydana gelen kazada kusurlu olduğu kanaati hasıl olmuştur.
Buna göre mahkemece kusur konusunda rapor aldırılmasına gerek bulunmayıp dosya kapsamında bulunan delillere göre, davalıya sigortalı araç sürücüsünün de kusurlu olduğu kabul edilerek davalının kusurunun derecesi mahkemece belirlenerek hasıl olacak sonuca göre işin esasına girilerek karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” şeklinde hüküm kurarak kusur tespitinin teknik değil bir hukuki konu olduğunu belirtmiştir.
Sosyal Medya Mesajlarının Delil Niteliği
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre “Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri 3.660 TL Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle 3.660 TL Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz.” Şeklinde belirtilmiştir. Bu tutarın üstünde olup da herhangi bir senede dayanmayan hukuki işlemlerin ispatı tanıkla ispatlanamaz.
Fakat yine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeler Kanununun 202. Maddesine göre “Senetle ispat zorunluluğu bulunan hâllerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir.”
Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin 2018/406 Esas ve 2018/ 7889 sayılı kararında “sosyal medya ( Facebook ) üzerinden gönderdiği mesajda “… bey daireyi satmışsın. 105 bin lira verdin halen bana 5 bin lira borcun var. Ödemezsen elimdeki evrağı avukata verecem. Telefonum 0532 … ” şeklinde mesaj gönderdiğini bildirmiş, dilekçesinin ekinde de anılan mesaj içeriklerini dosyaya sunmuştur. Dosya kapsamından, gerek ilk derece mahkemesince, gerekse istinaf mahkemesince sunulan bu mesajlar üzerinde durulmadığı, diğer deliller kapsamında dosyanın ele alınıp sonuçlandırıldığı anlaşılmaktadır. 6100 Sayılı HMK’nun199.maddesinde belge kavramı ”Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film,görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.” şeklinde düzenlenmiştir.Bu halde davacı yanca delil olarak dayanılan facebook kayıtlarının 6100 Sayılı HMK’nun199. maddesi anlamında belge niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. HMK’nun202.maddesinde de ( 1 )Senetle ispat zorunluluğu bulunan hâllerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir. . Davalı delil olarak davacı tarafından internet ortamından gönderilen mesajlara da dayandığından, az yukarıda açıklanan ilke ve esaslar doğrultusunda inceleme ve araştırma yapılarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. Kabule göre de, bir temerrüt ihtarı olmadığı halde, takip dosyasına konu işlemiş faiz alacağı yönünden kabul kararı verilmiş olması doğru olmamıştır. Açıklanan nedenlerle, davalının bu yöne dair temyiz itirazlarının kabulüyle Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.” diye belirterek sosyal medya mesajlarının delil niteliğini açıklamıştır.
