TEREKEYE TEMSİLCİ ATANMASINDAN SONRA TEREKE ORTAĞININ YA DA ORTAKLARININ DAVAYI TAKİP YETKİSİ ORTADAN KALKAR
T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2018/1308
KARAR NO:2019/4335
KARAR TARİHİ:04.07.2019
MAHKEMESİ : BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 1. HUKUK DAİRESİ
DAVA TÜRÜ :TAPU İPTALİ-TESCİL
Taraflar arasındaki davadan dolayı … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince verilen 06.02.2018 gün ve 5-14 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi taraf vekillerince istenilmiş olmakla, dosya tetkik olunarak gereği düşünüldü.
KARAR
Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tüm mirasçılar adına tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, iddianın kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulü ile davalı adına olan tapu kaydının iptaline ve miras payı oranında davacı adına tesciline karar verilmiş, anılan kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince 6100 sayılı HMK’nin 353/1.b.2 maddesi gereğince istinaf başvurusunun kabulü ile mahkeme kararının ortadan kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiş, red kararına karşı davacı vekilinin temyiz isteği de 06.02.2018 tarihli ek karar ile hükmün kesin olduğundan bahisle reddedilmiş, davacı vekili tarafından ek karara karşı ve davalı vekili tarafından da katılma yoluyla ( ek karara yönelik davacı vekilinin temyiz dilekçesinin tebliği üzerine ) süresi içerisinde temyiz kanun yoluna başvurulmuştur.
Dosya içeriğinden; eldeki davada mirasbırakan …’ın terekesini temsilen … 1. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 24.05.2016 tarih ve 2016/7 esas 2016/496 sayılı kararı ile …’ın temsilci olarak atandığı ve tereke temsilcisi …’a davanın reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararının usulüne uygun tebliğ edilmesine karşın kararı temyiz etmediği, kararın davacı … ( mirasçı ) vekili tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere terekeye temsilci atanmasından sonra tereke ortağının ya da ortaklarının davayı takip yetkisi ortadan kalkar. Bir başka ifade ile davayı açan mirasçı ya da mirasçıların davayı takip yetkisi sona erer ve buna bağlantılı olarak da hükmü temyiz hakkı miras şirketini temsil eden mümessile geçer.
Öte yandan, 6100 sayılı HMK’nin 348/2. maddesinde; ‘’ İstinaf yoluna başvuran, bu talebinden feragat eder veya talebi bölge adliye mahkemesi tarafından esasa girilmeden reddedilirse, katılma yolu ile başvuranın talebi de reddedilir. ‘’ ve 366/1. maddesinde; ‘’ Bu Kanunun istinaf yolu ile ilgili 343 ilâ 349 ve 352 nci maddeleri hükümleri, temyizde de kıyas yoluyla uygulanır. ‘’ hükümlerine yer verilmiş olup, davacı vekilinin ek kararı temyiz hakkı bulunmadığından, davalı vekilinin de katılma yoluyla hükmü temyiz etme olanağı
kalmamıştır.
Tüm bu açıklamalar karşısında davayı takip yetkisi sona eren davacı vekilinin ve katılma yoluyla temyiz hakkı düşen davalı vekilinin temyiz dilekçelerinin REDDİNE, peşin alınan harcın istek halinde yatırana iadesine, 04.07.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Tedbir Nafakası, Boşanma İlamının Kesinleşmesinden Sonra Sona Ereceğinden Buna İlişkin Ceza İstenemez.
T.C.
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2012/14143
KARAR NO :2013/1624
KARAR TARİHİ :18.02.2013
K A R A R
,,,1. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin 21.06.2005 tarih 2004/260 Esas, 2005/372 Karar ilamı ile ayrı yaşama hakkı kazanan davacı eş … (…) için aylık 200,00 YTL, müşterek çocuklar … ve …’ın her biri için aylık 125,00’er YTL olmak üzere toplam 450,00 YTL tedbir nafakasının davalı …’tan alınıp davacıya verilmesine ilişkin ilamı 21.07.2005 tarihinde 2005/2839 sayılı icra dosyası ile takibe konulmuş bu ilamın infazı ile ilgili takip devam ederken … Aile Mahkemesi’nin 22.11.2007 tarih 2007/409 Esas, 2007/437 Karar sayılı dosyasında tarafların boşanmalarına, velayetleri anneye verilen müşterek çocuklar … ve …’ın her biri için 150,00’er YTL olmak üzere 300,00 YTL iştirak nafakasına hükmedilmiş, bu nafakanın bir yıl sonra 175,00’er YTL, bir sonraki yıl ise 200,00 YTL’ye yükseltilmeside karar altına alınmıştır. Anılan bu ilam icra dosyasına ibraz edilmiş ise de, dayanak yapılarak buna ilişkin takip talebi düzenlenmemiş, icra emri çıkarılmamıştır.
Şikayete gelen borçlu … vekili tarafların boşanmalarına karar verildiğini, tedbir nafakalarının sona ermesi gerekirken, ilk kararla başlatılan takibin devam ettirilmiş olmasının ve müvekkillerinin maaşı üzerinden haciz kesintisi yapılmasının usulsüz olduğunu belirtip, hacizlerin kaldırılmasını ve yapılan kesintilerin iadesini talep etmiştir. İcra Mahkemesi’nce bilirkişi incelemesi yaptırılarak, alınan rapora göre hüküm oluşturulmuş ise de, rapora dayanan Mahkeme kararı doğru olmamıştır. Şöyle ki yukarıda da açıklandığı üzere şikayet tarihi itibariyle boşanma ilamı ve bununla hükmedilen iştirak nafakasına dair ilam İcra Mahkemesi dosyasında görülmekte ise de, bu ilama dayanılarak yapılmış ek bir talep ve gönderilmiş icra emri bulunmamaktadır. Bu durumda eşe ve çocuklara önceki ilamla verilmiş olan tedbir nafakası boşanma ilamının kesinleşmesi ile son bulur (TMK’nun 197-169. maddeleri). Bu tarihten itibaren sonraki ilamla çocuklar için verilen iştirak nafakası işlemeye başlar. Bunun İcra Müdürlüğü’nce tahsili ise ancak anılan ilamın ayrıca takibe konulması veya aynı dosya üzerinden talep açılarak buna ilişkin icra emri tebliğiyle mümkündür.
Hükme esas alınan raporda bu işlem yerine getirilmiş gibi yeni ilamla hükmedilen iştirak nafakaları da hesaplamada nazara alınmıştır. Bu nedenle hatalı olan rapora dayanarak hüküm kurulamaz.
Mahkemece belirtilen ilkeler doğrultusunda yapılacak inceleme ile şikayet tarihi itibari ile dosyada borcu bulunup bulunmadığı belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hükmün tesisi isabetsizdir.
Borçlu vekilinin temyiz itirazının yukarıda belirtilen nedenle kabulü ile Mahkeme kararının İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri gereğinceBOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m. 297/ç) ve İİK’nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 18.02.2013 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Cevap Dilekçesi Vermeyen Davalı Delil Bildiremez, Mahkemece de Davalıya Delil Bildirmesi İçin Süre Verilmez, Davalı Tarafın İddia ve Savunmaları Dikkate Alınarak Davacı Tarafa Kusur Atfedilemez
T.C
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/24092
KARAR NO :2018/10547
KARAR TARİHİ :03.10.2018
KARAR
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yersizdir.
2-Davalıya dava dilekçesi 23.12.2014 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edilmiş, davalı süresinde cevap dilekçesi sunmamıştır. İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi başlıklı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 141. maddesi “(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarım genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut değiştirebilir, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) iddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” şeklindedir.
Anılan maddenin gerekçesinde belirtildiği üzere; tarafların karşılıklı dilekçelerini verdikleri aşamada, herhangi bir sınırlamaya bağlı olmadan uyuşmazlığın genel çerçevesi içinde iddia ve savunmalarını değiştirebilecekleri kabul edilmiştir. Şüphesiz bu imkan, sadece cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi için söz konusudur. Bu dilekçelerden sonra, hangi ad altında olursa olsun verilecek dilekçeler, sınırlama ve yasak kapsamında kabul edilmelidir. Ön inceleme aşamasında, ancak karşı tarafın açık muvafakati (veya ön inceleme duruşmasına taraflardan birisinin mazeretsiz gelmemesi) durumunda iddia veya savunmaların genişletilmesi yahut değiştirilmesi kabul edilmiştir (Hukuk Genel Kurulu 20.04.2016 tarih, 2014/2-605 esas, 2016/522 karar sayılı ilamı). Bu durumda; dava dilekçesinin davalıya 23.12.2014 tarihinde usulüne uygun bir şekilde tebliğ edilmesinden sonra süresi içerisinde cevap dilekçesi verilmediğinden savunmanın dayanağı olarak süresinde ileri sürülen bir delil (HMK m. 129/1-e) bulunmadığından yerel mahkemenin davalıya delil göstermesi için süre vermesine yasal olarak imkan bulunmadığının kabulü gerekir. Hal böyle olunca; süresinde cevap dilekçesi vermeyerek delillerini bildirmeyen davalı tarafın iddia ve savunmaları dikkate alınarak davacı kadına kusur yüklenmesi doğru görülmemiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delilerden; mahkemece davalı erkeğe kusur olarak yüklenen “tehdit” vakıasından sonra birlikte yaşamaya devam ettikleri, bu nedenle bu vakıa yönünden kadının erkeği affettiği, en azından hoşgörü ile karşıladığının kabulü gerektiğinden bu vakıa erkeğe kusur olarak yüklenemez. Yukarıda yapılan açıklamalarda dikkate alındığında boşanmaya sebep olan olaylarda davalı erkek tamamen kusurludur. Hal böyle iken davacı kadının az kusurlu bulunması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.
3- Yargılama giderleri haksız çıkan taraftan alınır (HMK m. 326/1). Vekil ücretleri yargılama giderlerindendir (HMK m. 323/ğ). Dava kabul edilmiştir. Dava kabul edildiği halde, davacı kadın yararına karar tarihindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca maktu vekalet ücreti takdiri gerekirken, davacı kadın lehine vekalet ücretine hükmedilmemesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 03.10.2018
Ceza Mahkemesi Kararlarının Hukuk Mahkemesine Etkisi, Maddi ve Manevi Tazminat
T.C.
YARGITAY
13. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/6397
KARAR N0 : 2018/8029
KARAR TARİHİ : 17.09.2018
KARAR
Davacılar, davacı Sezai’nin diğer davacı ile birlikte 15/07/2011 tarihinde davalı marketin balık reyonundan balık aldığını ve temizlenmesi için bıraktığını, bıraktığı balıkları almaya geldiğinde reyonlar arasında bulunmaması gereken su ve buz parçacıklarına basarak düştüğünü ve bu esnada kalça kemiğinin kırıldığını, iyileşemez derecede sakat kaldığını, yaşanan kaza sebebiyle maddi ve manevi zarara uğradıklarını ileri sürerek davacı için 10.000-TL maddi ve 15.000-TL manevi, G.E.için 5.000-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemişlerdir. Davacılar vekili, maddi tazminat miktarlarını 12.402,92-TL arttırarak 22.402,92-TL olarak ıslah etmiştir.
Davalı, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, yapılan yargılama, benimsenen ceza dosyasında alınan bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraflarca temyiz edilmiştir.
Dava, davacının davalı şirkete ait iş yerinde alışveriş yaptığı sırada yaralanması sebebiyle açılan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Mahkemece yapılan yargılama 2 ayrı bilirkişiden raporu alınmış olup 19.11.2013 tarihli raporda müşterinin balık reyonunda alışveriş için stant aralarına girmesi gerektiğini, mevcut delillerden reyon zemininde su birikintisi ve buz parçacıklarının bulunduğunu, gerekli uyarı levhaları ve zemindeki kaymayı önleyen tebdirlerin uygulanmadığını, keşif sırasında zeminin kuru olduğunu, zemindeki kaplamanın iş yerinin fonksiyonuna uygun malzeme olmadığını, bunun yanında davacının da yaşı ve tecrübesi ile orantılı olacak şekilde dikkatli davranmamasının da mahkemenin takdirinde olduğu belirtilmiş, itiraz üzerine alınan 30.11.2015 tarihli raporda ise, bilirkişi müşteri Sezai’nin, mağazanın balık reyonunda alış-veriş yaparken ıslak zeminde düşerek kalça kemiğini kırarak yaralandığı, bu sebeple kazaya sebep olan işveren şirket’in, mağaza içinde bir şekilde oluşmuş olan kaygan ve ıslak zeminin kuru kalmasını sağlamayarak, düşme tehlikesi oluşmasına sebep olduğundan asli kusurlu olduğu, davacının ise mağaza içinde oluşan ıslak ve kaygan zemin için alabileceği herhangi bir güvenlik tedbiri bulunmadığından meydana gelen kazada kusurlu olmadığı yönünde görüş bildirmiştir. Mahkemece, yargılamada alınan raporların ceza mahkemesinde alınan raporun içeriğine göre yetersiz olduğu gerekçesiyle, kusur oranının tayininde ceza mahkemesinde hükme esas alınan rapora itibar edilmiştir.
Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesine etkisi hukukumuzda 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74 maddesinde düzenlenmektedir. Madde metni incelendiğinde “Hakim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hakimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hakiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine dair kararı da, hukuk hakimini bağlamaz.” hükmünü içermektedir. Bu açık hüküm karşısında ceza mahkemesince verilen beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliliği, illiyet gibi esasların hukuk hakimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır. Buna göre hukuk hakimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır.
Hemen belirtilmelidir ki, hukuk hakiminin bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Öğreti ve uygulamada hukuk hakiminin, maddi olaylara ve özellikle fiilin hukuka aykırılığına dair olarak ceza hakimi tarafından yapılan tespitlerle bağlıdır. Hukuk hakiminin ceza mahkemesi kararındaki maddi olgularla bağlılığının ölçüsü; beraat kararında suçun sanık tarafından işlenip işlenmediğinin kesin olarak, delilleriyle tespit edilip edilmediğidir. Ceza mahkemesinin, kusurun ve zarar miktarının takdiri hususundaki kararı, yani, fiilin işlendiği sabit olduğu halde, kusurluluğa ya da kusursuzluğa dair saptaması, hukuk hakimini bağlamaz. Hukuk hakimi, ceza mahkemesinin kusura dair değerlendirmesiyle ve buna etkili tespit edilen olgularla bağlı kalmaksızın, taraflarca ileri sürülen delilleri toplayıp, tümünü birlikte değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Başka bir deyişle maddi olayları ve yasak eylemleri saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır. Ancak, bu bağlayıcılık ve kesin delil niteliği ceza davasında yargılanan kişi yönünden söz konusudur. Ceza mahkemesinde sanık olarak yargılanan kişi dışında başkaları hakkında açılan hukuk davasında bu kurallar uygulanamaz.
Somut olayda; mahkemece, yapılan yargılamada iki ayrı bilirkişiden kusur raporu alınmış olmasına rağmen dosya kapsamında yer alan … 19. Sulh Ceza Sulh Ceza Mahkemesi’nin 2011/1065 E. sayılı dosyasındaki kusur durumu dikkate alınarak tazminat hesabı yapılmıştır.
Ancak,
yukarıda da ifade edildiği gibi, ceza dosyasındaki kusur oranlarına bağlı kalınarak eldeki davada kusur oranı belirlenemeyeceğinden mahkemece bu yöndeki değerlendirme doğru görülmemiştir. Kaldı ki, mahkemece yukarıda da ifade edildiği gibi eldeki dosyada kusur raporu alınmasına rağmen ceza dosyasındaki kusur oranlarına göre tazminat hesabı yaptırılması da doğru değildir. Nitekim, ceza dosyasındaki kusur değerlendirmesi ile eldeki dosyada alınan kusur değerlendirmesi birbiri ile çelişkili olup mahkemece bu kusur değerlendirmeleri arasındaki çelişkiyi giderecek alanında uzman ayrı bir 3’lü bilirkişi heyetinden kusur raporu alınmadan hatalı şekilde ceza dosyasındaki kusur raporu dikkate alınması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz edilen hükmün taraflar yararına BOZULMASINA peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.09.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Banka ve Kredi Kartlarının Kötüye Kullanılması Suçunda Hem Menfaatin Temin edildiği Hem de Harcama İşleminin Yapıldığı Yer Mahkemesi Yetkili Olur.
T.C
YARGITAY
5. CEZA DAİRESİ
ESAS NO :2018/7188
KARAR NO :2018/5504
KARAR TARİHİ :10.09.2018
Başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçundan şüpheliler B. B., B. B., N.K. T. ve S. O. haklarında yapılan soruşturma sırasında, suç yeri itibarıyla dosyanın Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine dair İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığının 31/01/2018 tarihli ve 2016/940 soruşturma, 2018/125 sayılı yetkisizlik kararını müteakip, bu kez suç yeri bakımından dosyanın İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine ilişkin Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 22/02/2018 tarihli ve 2018/4585 soruşturma, 2018/1187 sayılı yetkisizlik kararı üzerine, Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığının yetkisizlik kararının kaldırılmasına dair Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/03/2018 tarihli ve 2018/630 Değişik iş sayılı kararının;
Dosya kapsamına göre, müştekinin Yapı Kredi Bankası İskenderun Şubesinde bulunan kredi kartı hesabı üzerinden bilgi ve rızası dışında harcama yapılması şeklinde gerçekleşen olayda, suç yerinin müştekinin hesabının bulunduğu ve hesabında azalma meydana geldiği yerin, menfaatin temin edildiği yer olarak kabul edilmesi gerektiği, somut olayda müştekiye ait hesabın Yapı Kredi Bankası İskenderun Şubesinde olduğu ve hesabında azalmanın burada gerçekleştiği nazara alındığında, İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğu gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarıncabozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli, 27/06/2018 gün ve 94660652-105-41-5915-2018-Kyb sayılı Kanun yararına bozmaya atfen Yargıtay C.Başsavcılığından tebliğname ile Daireye ihbar ve dava evrakı ile birlikte tevdii kılınmakla gereği düşünüldü:
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 245. maddesinde düzenlenenbaşkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçunda yetkili yerin harcama işleminin yapıldığı veya menfaatin temin edildiği yer olduğu, bu itibarla merciince verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşıldığından Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/03/2018 tarihli ve 2018/630 Değişik iş sayılı Kararına yönelik kanun yararına bozma isteminin REDDİNE, dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 10/09/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Sebepsiz Zenginleşme Hükümleri Uyarınca Aval Verenler Hakkında Zamanaşımına Uğramış Bono Nedeniyle Alacak İsteminde Bulunulamaz
T.C
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/2973
KARAR NO :2018/6785
KARAR TARİHİ :20/12/2018
KARAR
Davacı vekili, davalıların davacıdan aldıkları borç para karşılığında davacıya 45.000.- TL tutarında senet verdiklerini, borcun ödenmemesi üzerine … İcra Müdürlüğü’nün 2015/54 E. sayılı dosyası ile başlatılan takibe davalıların itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, davalıların davacıya herhangi bir borcu bulunmadığını, davaya konu senedin düzenleme tarihinin 05/11/2008, ödeme tarihinin ise 20/04/2009 olduğunu, bononun zamanaşımına uğrayıp kambiyo vasfını yitirdiğini belirterek, davanın reddi ile davacı aleyhine kötüniyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.
Mahkemece, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre, davalının zamanaşımı definde bulunduğu, davaya dayanak yapılan senedin vade tarihinden itibaren 3 yıl geçtiğinden zamanaşımına uğradığı, hamilin sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında 1 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde düzenleyenden talepte bulunabileceği, talep tarihi itibari ile sebepsiz zenginleşmeye ilişkin 1 yıllık zamanaşımı süresi de dolduğundan davanın zamanaşımı nedeni ile reddine, davacının icra inkar tazminatı talebinin reddine, davalının kötüniyet tazminatı talebinin dava zamanaşımı nedeni ile reddedildiğinden, şartlar oluşmadığından reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava zaman aşımına uğramış bonodan kaynaklanan alacağın tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davaya konu bononun incelenmesinde keşidecinin dava dışı …. Ltd. Şti. lehtarın davacı, davalılar … ve …’in ise aval veren oldukları anlaşılmıştır.Davacı ile dava dışı keşideci arasında temel ilişki olup sebepsiz zenginleşme hükümlerinin somut olayda uygulama yeri yoktur. Sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca aval verenler hakkında zaman aşımına uğramış bono nedeniyle alacak isteminde bulunulamaz. Yine aval verenlere karşı temel ilişkiye dayanılarak başvurulması mümkün değildir. Mahkemece bu gerekçe ile davanın reddi gerekirken yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 20/12/2018 gününde oy çokluğuyla karar verildi.
Alacaklı Temerrüdünün Oluşması İçin, Borçlunun Borcunu Usulüne Uygun Olarak Alacaklıya Arz Etmesi, Alacaklının ise Haklı Bir Neden Olmaksızın Ödemeyi Reddetmesi Gerekir
T.C
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2017/4954
KARAR NO :2019/5047
KARAR TARİHİ :08/07/2019
Davacı vekili, müvekkilinin davalının acentesi olduğunu, tarafların aralarındaki acentelik sözleşmesini protokol düzenleyerek bitirmek istediklerini ve 22/12/2006 tarihli protokol düzenlediklerini, anılan protokol uyarınca davalı tarafından müvekkiline ödenmesi gereken meblağın üç taksidinin protokoldeki adresinde ödendiğini, dördüncü taksit ve dördüncü taksitle birlikte ödenmesi gereken 2006 yılı Aralık hak ediş fatura bedelinin ödenmemesi üzerine davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını ancak, davalının haksız olarak borca itiraz ederek borcun icra takibinden önce müvekkili adına bankaya yatırıldığını iddia ettiğini oysa, protokolde müvekkilinin açık adresinin yazılı olduğunu, hangi tarihlerde ne kadar para ödeneceğinin de kararlaştırıldığını, dördüncü taksite 2006 yılı Aralık hak ediş faturasının dahil edilmesi gerektiğinin de açıkça düzenlendiğini, buna uygun olarak da ilk üç ödeme taksitinin davacı protokol adresine yapılarak ödeme belgesi düzenlendiğini, başkaca ödeme de kararlaştırılmadığını, para borcunun götürülecek borç olup, alacaklı ikametgahında ödenmesi gerektiğini, müvekkilinin uzun yıllar kullanmadığı bir banka hesabına, ihbar da edilmeden yapılan ödemenin kötüniyetli ve usulsüz olduğunu, banka kayıtlarını kontrol ederek dava açma tarihinde bu ödemeyi öğrendiklerini, parayı da henüz çekmediklerini yine, 37.821,94 TL’lik ödemenin protokoldeki ödeme tarihinden sonra yapıldığını ileri sürerek, itirazın iptalini, takip miktarına dava tarihine kadar faiz işletilmesi daha sonra alacağın tüm fer’ileri, vekalet ücreti, icra masraf ve harçlarının hesaplanması ile sonrasında da belirlenen alacak miktarından haricen bankaya yatırılan rakam mahsup edilerek BK’nın 84. m. gereğince kalan rakam üzerinden tüm fer’ileri ile birlikte takibin devamı ile davalıdan tahsiline karar verilmesini, 37.821,94 TL’nin icra dosyasında hesaplanacak tüm fer’ileri, masraf ve vekalet ücretinin de ödenmesine karar verilmesini ve alacağın %40 oranında icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, protokol uyarınca üç taksidin davacı adresinde makbuz karşılığı ödendiğini, dördüncü taksit ve Aralık hak edişi 14.535,61 TL ile birlikte davacı alacağı olan 40.855,61 TL’den davacının acentelik
dönemine ait kesintiler düşüldükten sonra 37.821,94 TL olan alacağın adresine götürülerek ödenmek istendiğini ancak, kabul edilmediğini, 10/02/2007 tarihi cumartesi günü olup, ödeme kabul edilmediğinden temerrüte düşmemek için tatilden sonraki ilk iş günü olan 12/02/2007 pazartesi günü davacının bilinen Ziraat Bankası Pozcu Şubesi’ndeki hesabına havale edilerek protokole bağlı olarak borcun tamamının
ödendiğini, protokol gereği devir teslim sonrasında oluşan davacıyı ilgilendiren ve sorumluluğunda olan 3.034,04 TL’lik acentelik dönemine ait kesinti bulunduğunu, bunların araç, motorin bedelleri, elektrik – su borcu, devir teslim sırasında mükerrer tazmin çıkış karşılığı, devir teslimden sonra tahsil edilemeyen faturalar karşılığını oluşturduğunu, bu kesinti miktarının davacı alacağından düşüldükten sonra kalan kısmın banka hesabına icra takibinden önce yatırıldığını, davacı vekiline de telefonla bankaya ödeme yapıldığının bildirildiğini, davacının paranın hesaba yatırıldığını bilmediği yönündeki iddiasının doğru olmadığını savunarak, davanın ve icra inkar tazminatı isteminin reddini, davacının asıl alacağın %40’ından aşağı olmamak üzere kötüniyet tazminatına mahkum edilmesini talep etmiştir.
Mahkemece bozma ilamı, iddia, savunma, toplanılan deliller, bilirkişi raporu, ve tüm dosya kapsamına göre, davacı-alacaklı tarafın, davalı-borçlu taraftan 3.033,40 TL alacaklı olduğu, takibe konu alacağı bu miktar yönünden yapılan itirazın haksız olduğu ve alacağın sürüncemede bırakıldığı gerekçeleriyle davanın kısmen kabulüyle; Mersin 6. İcra Müdürlüğünün 2007/1038 esas sayılı dosyasına yapılan itirazın 3.033,40 TL’lik kısmının iptaline, kabul edilen 3.033,40 TL’nin dava tarihi itibariyle yürürlükte olan 2004 sayılı İ.İ.K’nın 6352 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki hali dikkate alınarak %40’ına tekabül eden 1.213,36 TL icra inkar tazminatının davalı-borçludan tazminine, fazlaya ilişkin taleplerin reddine, karar verilmiştir.
Kararı, davacı ve davalı vekilleri temyiz etmişlerdir.
1-) Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik ve özellikle mahkemece benimsenen bilirkişi raporundaki değerlendirme ve taraflar arasındaki açık hesaba ilişkin ekstre gözetildiğinde, mutad uygulama kapsamında, davacının Aralık-2006 yılına ilişkin hak ediş tutarından davalıya ait 1.590,69 TL tutarındaki iade faturası tutarının mahsup edilmesinde 22.12.2006 tarihli protokol hükümleri uyarınca bir yanlışlık bulunmamasına, keza yine bilirkişi raporunda da yer verildiği üzere, davalı yanca yapılan toplam 1.268,83 TL tutarındaki bir kısım harcamalar ile Fatih Kitabevi tazmin bedelinin ve davalı tarafından yapılan ödemeye ilişkin banka havale masrafının davacı alacağından düşülmemesinde bir isabetsizlik olmamasına göre taraf vekillerinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2-) Dava, taraflar arasındaki acentelik sözleşmesinin ve bu sözleşmeden kaynaklanan davalıya ait takipli borçların tasfiyesi amacıyla düzenlendiği anlaşılan 22.12.2006 tarihli protokole dayalı alacağın tahsili için davacı acente tarafından başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali isteminden ibarettir.
Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere, davalı yan gerek takibe itirazında ve gerekse de dava sırasındaki savunmalarında, yaptıkları mahsuptan sonra bakiye alacağın tesellümünden kaçınılması nedeniyle belirlediği meblağın davacının banka hesabına ödendiğini, bu suretle takip tarihi itibariyle davacı yana borçlu olmadıklarını ileri sürmüş, davacı yan ise bunun mutad bir ödeme biçimi olmayıp hesaba yatırılan paradan takibe itiraz edilmesiyle haberdar olduklarını, davalı borçlunun alacaktan mahsup yapmasının haklı nedenlere dayanmadığını ileri sürmüş, yapılan ödemenin ise takipten sonra yapılan kısmi ödeme niteliğinde addedilmesi ile öncelikle faiz ve takip giderlerine mahbup edilmesi gerektiğini savunmuştur.
Somut uyuşmazlığa uygulanması gereken 818 sayılı BK’nın 90. maddesi uyarınca, alacaklının temerrüdünün oluşması için, borçlunun borcunu, usul dairesinde alacaklıya arz etmesi, alacaklının ise haklı bir neden olmaksızın ödemeyi reddetmesi gerekir. Böyle bir durumda, borçlu aynı kanunun 91. maddesi uyarınca, borcunu hakim tarafından belirlenecek bir mahalle tevdi etmek suretiyle borçtan kurtulabilecektir. Öte yandan, para borçları 818 sayılı BK’nın 73. maddesi uyarınca, götürülecek borçlar nev’inden olup, başka bir mahalde ifa, ancak alacaklının kabulü veya ifa yerinin sözleşmeyle belirlenmesi
ile mümkündür.
Anılan kanun hükümleri doğrultusunda somut olay değerlendirildiğinde, taraflar arasındaki protokol ve asıl sözleşmede, davacıya yapılacak ödemelerin ifa yeri bakımından bir açıklık bulunmamaktadır. Bu itibarla, BK 73. maddesi dairesinde, davalının borç ödemesini, davacının ikametgahında ve doğrudan (elden) kendisine yapması gerekmektedir. Hal böyle olmakla, bizzat davalı delilleri arasında bulunan tutanaktan da anlaşılacağı üzere, savunmasının aksine davalı yanın, borcun ifası bakımından davacının konutunda yahut iş yerinde bir ödemesinden yahut ödeme teklifinden söz edilemeyecektir. Keza davalının bir kısım mahsup işleminin yerinde olmadığı anlaşılmakla, varılan bu sonuç dairesinde, borçlunun yaptığı ödeme teklifinin de, kanunun kullandığı deyimle, usul dairesinde bir ödeme teklifi mahiyetinde olmadığı, alacaklının kısmi ödemeyi reddetmiş olması halinde dahi alacaklı temerrüdünün
koşullarının bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Öte yandan, bir an için aksinin kabulü halinde dahi, davalının, yukarıda zikredilen 818 sayılı BK’nın 91. maddesi çerçevesinde, borcunu mahkemece tayin edilen bir mahalle de tevdi etmediği ortadadır. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 22.11.2012 tarih ve 9416/10921 sayılı benzer bir konuyla ilgili verdiği kararda da zikredildiği ve davacının, dosyaya yansıyan ekstreden de anlaşılacağı üzere uzun süredir işlem görmeyen banka hesabını kontrol etme yükümlülüğü bulunmaması nedeniyle, hukuken, davalı borçlunun icra takibinden önce takip konusu borcunun kısmen yahut tamamen ödendiği kabul edilemez. Bu durumda, mahkemece, davalının yaptığı ve kısmi nitelikte olduğu anlaşılan ödemeyi öncelikle faiz ve masraflardan düşerek sonuca varılması gerekirken, aksine düşüncelerle yazılı şekilde karar verilmesi yerinde olmamış, davacı vekilinin bu yöne ilişen temyiz itirazının kabulüyle yerel mahkeme kararının davacı yararına bozulması gerekmiştir.
3-) Davalı yanın sair temyiz itirazlarına gelince; davalı, takip ve yargılama aşamasındaki tüm savunmalarında, davacı acentenin tahsil yetkisine sahip olduğunu ve tahsil edilemeyen taşıma faturalarından kaynaklanan sorumluluğun davacıya ait bulunduğunu ileri sürmüştür. Gerçekten de taraflar arasındaki acentelik sözleşmesinde ve düzenlenen tasfiye protokolünde davacının tahsil edilemeyen faturalardan kaynaklanan sorumluluğunun bulunduğu ve tasfiye protokolüne rağmen bu sorumluluğun takip tarihi itibariyle de halen var olduğunun kabulü gerekir. Davalı yan, tahsil edilemeyen fatura tutarlarının 1.103,10 TL tutarında olduğunu öne sürmüş, buna ilişkin müfredat pusulasını da dosyaya sunmuştur. Mahkemece benimsenen bilirkişi raporunda, söz konusu savunma, bu yönüyle incelenmemiş, sadece dönemsellik ilkesi bakımından davalı yanın mahsubunun yerinde olmadığı açıklanmıştır. Halbuki, davacının alacağından davalı tarafından tahsil edilemeyen taşıma bedellerine ilişkin olarak mahsup edilen bu kalemin dönemsellik ilkesi ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Hal böyle olmakla, davalının söz konusu savunmasının, her iki taraf defterleri de incelenerek, yerinde olup olmadığının değerlendirilmesi ve sonucuna göre davalının mahsuba haklı olup olmadığı, haklı ise ne miktarda mahsup cihetine gidebileceği belirlenerek hüküm kurulması gerekirken, eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde bu kalemden ötürü davalının mahsup yapamayacağının kabulü yerinde olmamış, davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazının kabulüyle yerel mahkeme kararının davalı yararına da bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle, taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulüyle hükmün davacı yararına, (3) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazının kabulüyle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, ödedikleri peşin temyiz harcının istekleri halinde temyiz eden davacı ve davalıya iadesine, 08/07/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davasında İhtiyaç Samimi ve Zorunlu Olmalıdır
T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2017/8919
KARAR NO : 2018/4322
KARAR TARİHİ : 19.04.2018
K A R A R
Davacı 30/06/2015 tarihinde açtığı işbu dava ile; … İli, … İlçesi,…Mahallesi 1829 ada 8 parsel sayılı taşınmazı 23/12/2014 tarihinde bebe giyimi ağırlıkta olmak üzere her türlü giyime ilişkin imalat ile toptan ve perakende satış işi yapmak için satın aldığını, davalının ise 17/10/2011 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile taşınmazın kiracısı olduğunu, … 5. Noterliği’nin 31/12/2014 tarih 13713 yevmiye nolu ihtarnamesi ile taşınmazın ihtiyaç nedeniyle tahliye edilip tarafına teslim edilmesi için davalıya ihtarname çekildiğini, ihtarnamenin 02/01/2015 tarihinde tebliğ edildiğini yine … 3. Noterliği’nin 05/01/2015 tarih 71 yevmiye nolu ihtarnamesi ile de aylık 880,00 TL kira bedelinin bildirilen banka hesabına yatırmasını istediklerini fakat davalının ödeme yapmadığı gibi taşınmazı da tahliye etmediğini belirterek birikmiş 2015 yılı Ocak, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarına ait toplam 5.280 TL kira alacağının temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline ve ihtiyaç nedeniyle davalının dava konusu kiralanandan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı,davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece, davacının ihtiyaç iddiasının zorunlu olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Davacının alacak istemine yönelik temyiz itirazlarının incelemesinde; Davacı dava dilekçesinde, ihtiyaç nedeniyle tahliyenin yanısıra ödenmeyen kira bedellerinin tahsilini de talep etmiştir.Mahkemece, davacının alacak istemi bulunmasına rağmen, bu hususta olumlu ya da olumsuz bir karar verilmeden hüküm kurulması hatalıdır.
2-Davacının tahliyeye ilişkin temyiz itirazlarına gelince; Konut ya da çatılı işyeri niteliğindeki bir taşınmazı iktisap eden kimse dilerse eski malik ile kiracı arasında yapılmış sözleşmeye dayanarak sözleşmenin sonunda bir ay içinde, dilerse TBK.’nun 351. maddesi uyarınca edinme günü de dahil olmak üzere edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla edinme tarihinden itibaren altı ay sonra ihtiyaç nedeniyle tahliye davası açabilir. Davanın altı ayın sonunda hemen açılması şart olmayıp sözleşme sonuna kadar açılması mümkündür. Ancak edinmeyi izleyen bir ay içerisinde bildirimin tebliği zorunlu olup bunun sonradan giderilmesi mümkün değildir. Açılacak davada tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın varlığının kanıtlanması gerekir.
İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arzetmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir.
Olayımıza gelince; Dava konusu yapılan işyerinin önceki malik tarafından davalıya 17/10/2011 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi ile kiraya verildiği konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.Davacı, kiralananın da içinde bulunduğu iki katlı kargir atölye vasfındaki taşınmazı önceki malikten 23/12/2014 tarihinde satın almıştır.İhtiyaçlı davacı , halen … ilçesinde züccaciye ve hediyelik eşya ticareti ile uğraşmakta olup açtığı işbu dava ile … il merkezinde bulunan dava konusu kiralanan taşınmazda bebe giyimi ağırlıkta olmak üzere her türlü giyime ilişkin imalat ile toptan ve perakende satış işi ile iştigal etmek amacında olduğunu belirterek ihtiyaç nedeniyle tahliye isteminde bulunmuştur.Dosya kapsamında aldırılan bilirkişi raporları ile dava konusu mecurun alt katı ile birlikte birleştirilmek suretiyle ihtiyaç iddiasına uygun,yeterli ve elverişli olduğu ve yine davacının ödenmiş sermaye ile aktif büyüklük olarak yeni bir işyeri kurabilecek kapasitesi bulunduğu anlaşılmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 01/10/1997 tarih 1997/6-630 Esas 1997/762 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere özel teşebbüsün ticaretini genişletme amacı ve bu doğrultudaki gereksinimlerinin Türk Borçlar Kanununda tahliye sebebi olarak tanımlanan zorunlu ihtiyaç kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Mahkemece, her ne kadar davacının farklı bir iş koluna geçmek istediği ancak iş kolu değişikliğinin zorunlu ihtiyaç olmadığı belirtilerek davanın reddine karar verilmiş ise de davacının dava konusu taşınmazda halen sürdürdüğü iş kolundan farklı bir iş kolunda faaliyet göstermek istemesinde hukuki bir engel bulunmadığı gibi bu durum özel teşebbüsün ticaretini genişletme amacı kapsamında kalmaktadır. Bu itibarla;zorunlu ihtiyaç iddiasının gerçek ve samimi olduğu da kanıtlandığından kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davacının iş ve faaliyet alanını kısıtlar şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.
Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.
SONUÇ: Yukarıda birinci nedenle alacağa ilişkin hükmün, ikinci bentte açıklanan nedenlerle tahliyeye ilişkin hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.04.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Limited Şirketlerde Kar Payı Talep Etme, Kar Payının Tespiti ve Tahsili
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/14687
KARAR NO : 2018/7407
KARAR TARİHİ : 27.11.2018
KARAR
Asıl davada davacı vekili, müvekkilinin davalı şirketin ortağı olduğunu, şirketin faaliyette görünmesine rağmen merkez adresinde bulunan demirbaş, makine ve cihazların tamamının müvekkili tarafından bilinmeyen bir adrese taşındığını ve şirketin faaliyetsiz hale getirildiğini, demirbaşların büyük bir bölümünün 18.05.2012 tarihinde satıldığını, 28.06.2012 tarihinde müvekkilinin haberdar olmadığı, çağrılmadığı ve şirket merkezinden farklı bir adreste yapılan toplantıda ortaklardan …’ın 13.000 pay karşılığı 325.000,00 TL’lik hissesini diğer ortağa devretmesi yönünde karar alındığını ve devirin 09.07.2012 tarihli Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlandığını, şirketin içinin boşaltıldığını, şirketin sermaye artışına gittiğini, müvekkilinin ödemesi gereken sermaye miktarının 350.000,00 TL olup, bunun 317.127,73 TL’sinin ödendiğini, diğer iki ortaktan her birinin hisseleri oranında ödemeleri gereken sermayenin 325.000,00 TL olmasına rağmen her bir ortağın sadece 70.000 TL ödediğini, ortakların sermaye ödeme borcunu yerine getirmediklerini ve temerrüde düştüklerini, müvekkilinin maddi zarara uğratıldığını ileri sürerek, müvekkilinin davalı şirkette bulunan hissesi oranında şahsına düşen kâr payının tespiti ile tespit edilen miktarın faiziyle davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini, şimdilik kar payından fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000 TL kâr payının ticari faiziyle tahsiline, davalıları şirket demişbaşlarını ve tüm eşyalarını haksız olarak kaçırmaları ve müvekkilini zarara uğratmaları nedeniyle davacının yatırdığı sermaye miktarı oranında alacağının tahsilini, şimdilik demirbaş adı altında 35.000 TL’nin dava tarihinden itibaren tahsilini, 15.000 TL manevi tazminatın tahsilini, şirketin tasfiyesini talep ve dava etmiştir.
Davalı-karşı davacı vekili, davacı-karşı davalının ortaklığın kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmediğini, davetlere rağmen ortaklar kurulu toplantılarına katılmadığını, şirketin kar dağıtımı konusunda bir karar almadığını, şirketin demirbaşlarının ve araçlarının çoğunun icra takiplerinde muhafaza altına alındığını savunarak, asıl davanın reddini istemiş, karşı davada ise, asıl davaya yönelik beyanlarını tekrarla, şirketin fesih ve tasfiyesini, 100.000 TL manevi tazminatın faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
İhbar olunan, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, her iki tarafın da şirketin tasfiyesini talep ettiği, şirketin icra ve haciz tehditleri altında ödemeler yaptığı, şirket faaliyetlerinin önemli ölçüde tehlikeye girdiği, bilirkişi kurulu raporunda şirket kârı ile ilgili yapılan tespitler ve talep uyarınca kar payı miktarının belirlendiği, davacı ve karşı davacının manevi tazminat talebinin yasal şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle, davacı ve karşı davacının şirketin tasfiyesine yönelik davanın kabulü ile, … Sağlık Hizmetleri Limited Şirketinin tasfiyesine, tasfiye memuru olarak … . İcra Müdürünün atanmasına, tasfiye memuruna her ay tasfiye işlemleri için 300 TL ücret takdirine, yasal tescil ve ilanların yapılmasına, davacının kâr payı davasının kabulü ile, 15.000 TL nin dava tarihinden ticari faiziyle davalı şirketten tahsiline, davacının şirket demirbaşına ve manevi tazminata ilişkin taleplerinin reddine, karşı davacının manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.
Kararı, asıl davada davacı vekili, ihbar olunan ile davalı-karşı davacı vekili temyiz etmiştir.
1-) Bir davada kararı temyiz etme hakkı, yalnız taraflara veya hüküm ile kendisine mükellefiyet yüklenen veya bir hakkı ihlal edilen kimseye veyahut kanunun açıkça belirttiği mercilere aittir. Temyiz isteminde bulunan ihbar olunanakarşı husumet yöneltilerek açılan bir dava bulunmadığı, mahkemece verilen kararda da anılanın ihbar olunan sıfatı ile karar başlığında gösterildiği ve aleyhine herhangi bir hüküm de tesis edilmediği anlaşıldığından, ihbar olunanın kararı temyiz etmekte hukuki yararı da bulunmadığından, ihbar olunan …’in temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.
2-) Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı-karşı davalı vekilinin tüm, davalı-karşı davacı ile davalı şirket vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
3-) Asıl dava, davacının kâr payının tespiti ile tahsili, manevi tazminat, şirketten olan alacaklarının tahsili ve şirketin tasfiyesi, karşı dava ise, şirketin fesih ve tasfiyesi ile manevi tazminatın tahsili istemlerine ilişkindir. Asıl davada davacı tarafça, şirketin kuruluşundan itibaren kâr payı dağıtılmadığı ileri sürülerek, hissesi oranında şahsına düşen kâr payının tespiti ile tespit edilen miktarın tahsili istenilmiş, mahkemece de yukarıda özetlendiği şekilde davacının kâr payı isteminin kabulüne karar verilmiştir. Ancak, limited şirketlerde şirketin kâr elde etmiş olması, kendiliğinden limited şirket ortağına kâr payı talep etme yetkisi vermeyecektir. Şirket ortaklarına kâr payı dağıtılabilmesi için, öncelikle ortaklara kâr payı dağıtılması yönünde ortaklar kurulunca bir kararın alınması gerekmektedir.
Somut uyuşmazlıkta bilirkişi kurulunca yapılan tespitler ile kâr payı dağıtımına yönelik ortaklar kurulu kararının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu yönde alınmış bir karar olmadan mahkemenin ortaklar kurulu yerine geçerek ortağa kâr payı vermesi mümkün değildir. O halde, kâr payı isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, anılan husus nazara alınmaksızın yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ :
Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, ihbar olunanın temyiz isteminin REDDİNE,
(2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı-karşı davalı … vekilinin tüm, davalı-karşı davacı … ile davalı şirket vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi ile, karşı dava ve asıl davada kâr payı dışındaki istemler yönünden verilen hükmün ONANMASINA,
(3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı-karşı davacı ile davalı şirket vekilinin asıl davada kâr payının tahsiline yönelik davalı şirket lehine yapıldığı nazara alınan temyiz itirazlarının kabulü ile, asıl davada kâr payı isteminin kabulüne dair verilen kararın davalı şirket yararına BOZULMASINA,
aşağıda yazılı bakiye 6,70 TL temyiz ilam harcının temyiz eden asıl davada davacıdan alınmasına, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden ihbar olunana iadesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davalı-karşı davacıya iadesine, 27.11.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İcra Mahkemesine Yapılan Şikayet HMK Anlamında Bir Dava Olmadığından Islah Müessesi Uygulanmaz
YARGITAY
12.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2018/ 5648
KARAR NO : 2019 / 3477
KARAR TARİHİ : 04.03.2019
K A R A R
Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;
İcra mahkemesinin şikayete konu hususa ilişkin almış olduğu 27/04/2016 tarihli ek bilirkişi raporunda toplam alacağın icra takip tarihi itibariyle borçlu sigorta şirketi yönünden 32.773.63 TL olduğu tespit edilmiş olup mahkemece rapor doğrultusunda karar verilmiş olmakla, şikayet dilekçesinde borçlunun icra emrinin 51.728.14 TL lik kısmının iptali ile toplam borcun 40.429.44 TL olduğu ve takibe bu miktar üzerinden devamına ilişkin talepte bulunulduğu, bilahere sigorta şirketinin 08/05/2016 tarihli ıslah dilekçesi ile icra emrinin 59.383.95 TL lik kısmının iptalini talep ettiği görülmüştür. Bilindiği üzere icra mahkemesince verilen kararlar kanuni istisnalar dışında kesin hüküm teşkil etmemektedir. Yine icra mahkemesine yapılan şikayet HMK anlamında bir dava olmadığından ıslah müessesesi uygulanamaz.6100 sayılı HMK’nun “Taleple Bağlılık” başlıklı 26. maddesinin birinci fıkrasında; “Hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir” hükmüne yer verilmiştir. Somut olayda hesaba ilişkin itiraz sonucu verilen karar kesin hüküm teşkil etmeyip 27/04/2016 tarihli ek bilirkişi raporundan sonra ıslahla taleplerin artırılması mümkün değildir.
O halde mahkemece şikayet dilekçesindeki talep doğrultusunda karar verilmesi gerekirken ıslahın kabul edilerek buna göre değerlendirme yapılması yerinde olmadığı gibi bilirkişinin tanzim ettiği raporlarda alacaklı … lehine vekalet ücreti alacağının hesaplamada dikkate alınmadığı, buna yönelik değerlendirmenin mahkeme gerekçesinde yer almadığı ve temyize bu hususun da getirilmiş olduğu görülmekle mahkemece gerekirse bu konuda ek rapor alınmak suretiyle oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi de doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Alacaklıların temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04/03/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.
