Boşanma Davalarında Manevi Tazminat Tutarının Belirlenmesi
Türk Medeni Kanunun Maddi ve Manevi Tazminat Başlığı Altında düzenlenen 174. maddesi gereğince boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebileceği düzenlenmiştir.
Bu bakımdan da tek tek bakılacak olunursa, bir boşanma davasında tazminata hükmedilebilmesi için tazminatı talep edecek kişinin
- Kişilik Haklarına Bir Saldırı Olması
- Manevi Bir Zararının Doğması
- Kusursuz Olması veya Diğer Eşe Göre Daha Az Kusurlu Olması
gerekmektedir. Bunun yanında manevi tazminat talep edilebilmesi için tazminat talep edilecek kişinin kusurlu bir hareketinin bulunması da gerekmektedir.
Manevi tazminat tutarını belirlenmesi ise hukukumuzda tartışılan bir konudur. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2021/809 E., 2021/1996 K. sayılı kararıyla “Boşanmada manevi tazminatın amacı, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın, bozulan ruhsal dengesini telafi etmek, manevi değerlerindeki eksilmeyi karşılamaktır. Bir tarafın zenginleşmesine yol açacak sonuçlar doğurur miktarda manevi tazminat takdiri, müesseseyi amacından saptırır.” şeklinde hüküm kurarak, dava sonucunda hükmedilecek manevi tazminat miktarının talep edenin zenginleşmesine yol açmayacak kadar olabileceğini belirtmiştir.
Kapalı Alanlarda Arama Yapılabilmesi İçin İhtiyar Heyetinden veya Komşulardan İki Kişi Bulundurulması Gerekmektedir.
5271 Sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunun 119.maddesi kişilerin konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısının yazılı emri ile yapılabileceğini belirtmiştir. Bu maddenin 4. fıkrası da Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmesi için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulunması gerektiğini hüküm altına almıştır.
Yargıtay 20. Ceza Dairesi de 2018/5887 E. ve 2020/3545 K. sayılı kararıyla “… CMK’nın 119. maddenin 4. fıkrasında, “Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın konut, iş yeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur.” şeklinde düzenleme bulunduğu, sanığın savunmalarında bu kapsamda itirazlarını ileri sürdüğü, dolayısıyla arama sırasında ihtiyar heyeti azalarından veya komşularından bir kişinin eksik bulundurulmuş olmasının kanuna aykırılık teşkil ettiği, delillerin sıhhatini şüpheli hale getiren bir durumun söz konusu olduğu, bu arama sonucu bulunan uyuşturucu madde hem “suçun maddî konusu” hem de “suçun delili” olup hukuka aykırı yöntemle elde edildiğinden hükme esas alınamayacağı, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28/05/2015 tarih 2013/464 esas 2015/132 karar sayılı kararında belirtildiği üzere dosyadaki hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller değerlendirme dışı tutulduğunda ise sanığın mahkûmiyetine yeterli her tülü şüpheden uzak, kesin başkaca delil de bulunmadığı gözetilmeden sanığın atılı suçtan beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olup, Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesinin, 27/09/2018 tarih 2018/2232 esas ve 2018/1258 karar sayılı kararı hukuka aykırı bulunduğundan , 5271 Sayılı CMK’nın 302/2. maddesi uyarınca, BOZULMASINA” şeklinde karar vererek Savcı hazır olmaksızın kolluk tarafından kapalı alan aramalarında ihtiyar heyetinden veya komşulardan 2 kişinin arama mahallinde bulundurulmaması durumunda, arama sırasında elde edilen delillerin hukuka aykırı olarak sayılacağını ve hükme esas alınamayacağını belirtmiştir.
Hakimlerin Karar Verirken Olayın ve Tarafların Özelliklerini, Ülke Gerçeklerini Gözden Uzak Tutmaması, Gereklidir
4721 Sayılı Türk Medeni Kanunun 1. Maddesi Kanunların sözüyle ve özüyle düzenlediği konularda uygulanması , Kanunlarda uygulanabilir bir hüküm yoksa hakim örf ve adet hukukuna göre karar vermesi gerektiğini belirtmiştir. Lakin hakimlerin kararlarını verirken yalnız kanunun soyut ve sert içeriği ile bağlı kalarak karar vermeleri hakkaniyete uygun sonuç doğurmayabilir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi de 31.12.1976 Tarihinde verdiği 1976/9370 E. ve 1976/13138 K. sayılı kararıyla
“Hakim delilleri takdir ederken olayın ve tarafların özelliklerini, ülke gerçeklerini gözden uzak tutmaması gereklidir. Davada, delillerin değerlendirilmesinde hakimin bu ilkelere bağlı kalmak ve yaklaşım göstermek suretiyle sonuca ulaştığını gösteren bir belirti yoktur.
Nüfus kaydına göre, davacı ( A )’nın oğlu ( S ) ile kızı ( Sa. ) adında iki çocuğu vardır. Bakma sözleşmesi davacı ( A ) ile oğlu ( S ) ve torunu ( B ) arasında düzenlenmiştir. ( Sa. )nin sözleşme konusu taşınmazlarda miras hakkı bertaraf edilmiş, davacı ( A )’nın başka bir varlığı mevcut değilse adı geçenin miras payı sıfıra indirilmiştir. Bu açıklama olayda; genel çerçevenin dışına çıkmayı haklı gösterecek bir özellik mevcut olmadığını ortaya koyduğu halde, mahkemece davalı tanıklarından bir kaçının mücerret bakmadan bahis bulunan yuvarlak sözlerine dayanılarak davalı ( B )’nin davacıya ( nasıl, ne zaman ve ne suretle baktığı ) ve ( bakma olanaklarına sahip olmadığı ) göz önünde tutulmadan bakma borcunun yerine getirildiği kabul edilerek davanın reddedilmesi isabetsizdir.
Kaldı ki, davacı babaanne, davalı torundur. Dede ve nineler torunlarını çok severler, onları hoş görürler, büyük bir muhabbetle bağırlarına basarlar. Davacı torunu davalı ( B ) )ye göz kırpmadan iki taşınmazının yarı payını bağışlamıştır. Babaanne gösterdiği fedakarlık ve ilgiye karşı torunu olan davalı en küçük bir mukabelede bulunsaydı böyle bir dava açmak gereğini duymazdı.
Mahkemece delillerin değerlendirilmesinde büyük etkisi olan bu “beşeri karine”ye yer verilmeden babaannenin açtığı davanın reddedilmesi insancıl ilişkilere ve gerçeklere aykırı düşen bir kabul şeklidir.
Bu konuda daha pek çok şeyden söz edilmesi mümkündür. Hakim insana, tabiata, gerçeğe, olanağa sırt çevirmeden ve katı kalpler içinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa “insan kokusu” taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır.”
Şeklinde bir hükümde bulunarak hakimlerin kararlarını verirken vicdani kanaatlerini de değerlendirmeleri gerektiğini ve somut olayı incelerken ülke gerçeklerini gözden uzak tutmamaları gerektiğini belirtmiştir.
İftira Suçunun Unsurları Açısından “İdari Bir Yaptırım Uygulanmasını Sağlamak” Fiili
Ceza Genel Kurulu 2015/592 E. , 2019/512 K.
Kararı veren
Yargıtay Dairesi : 9. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 175-152
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığının TCK’nın 267. maddesinde düzenlenen “İftira” suçunun gerçekleşebilmesinin ön koşulu olan idari yaptırım kararını uygulamaya yetkili makamlardan olup olmadığının, bu bağlamda sanığa atılı suçun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; yapılan müzakere esnasında bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyelerince, bu uyuşmazlığın yanı sıra sanık hakkında eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının ve eksik araştırma ile hüküm kurulmadığının kabulü hâlinde ayrıca, sanığa atılı iftira suçunun oluşup oluşmadığının da tartışılması gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine, uyuşmazlık konuları bu doğrultuda değerlendirilmiştir.
İncelenen dosya kapsamından;
Türkiye Atletizm Federasyonunda milli takım antrenörü olan sanık …’ın, 2011 yılında Güney Kore ülkesinde gerçekleştirilen Dünya Atletizm Şampiyonasının bitiminde kafile hâlinde Türkiye’ye döndükten sonra, şampiyonada yarışan milli takım sporcuları arasında yer alan katılan … hakkında Federasyon Başkanlığına hitaben yazdığı 19.09.2011 tarihli dilekçesinde; katılanın bu şampiyona sırasında, kendi müsabakasından bir gün önce saat 02.30 sıralarında Amerikalı sporcularla sohbet ettiği tespit edilerek milli takım antrenörleri …, İhsan Alptekin ve katılanın antrenörü de olan… tarafından uyarılarak odasına gönderildiğini, katılanın bu davranışının bayrak yarışında da devam ettiğini ve kaldıkları tesise katılanın saat 04.30’da erkek bir sporcu ile birlikte yan taraftan geldiğinin… tarafından da tespit edildiğini, sabah olduğunda katılanın antrenörü de dahil tüm antrenörlere ve yöneticilere bu hususta bilgi verildiğini, katılanın bu davranışlarının spor ahlâkına ve Türk Milli Takımına yakışmadığını ve profesyonelce olmadığını düşündüğünü belirterek gereğinin yapılması hususunda başvuruda bulunduğu,
Bu başvuru üzerine yürütülen disiplin soruşturması sonucunda Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığı Ceza Kurulunca 19.10.2011 tarih ve 12-10 sayı ile; katılan …’nın bir gün sonra yapılacak yarışmadaki performansını ve başarısını olumsuz yönde etkileyecek şekilde kamp disiplinine, sağlığına ve uyku düzeniyle bağdaşmayan davranışlarda bulunmak suretiyle Türkiye Atletizm Federasyonu Ceza Talimatı’nın “Sportmenliğe Aykırı Hareket” başlıklı 18. maddesini ve eylemin uluslararası bir yarışmada gerçekleşmesi nedeniyle cezanın bir kat artırılmasını öngören aynı Talimat’ın “Yabancı Ülkede Cezayı Gerektiren Fiil” başlıklı 43. maddesini ihlâl ettiği gerekçesiyle, her iki madde uyarınca 30 gün süreyle yarışmalardan men cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği,
Bu karara katılan vekilince itiraz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı Spor Genel Müdürlüğü Tahkim Kurulunca 18.11.2011 tarih ve 123-191 sayı ile; olaya dair bilgileri olduğu öne sürülen…, Muharrem Or, Ertan Hatipoğlu ve Nagihan Karadere’nin beyanları karşısında, katılana isnat edilen eylemlerin sabit olmadığı gerekçesiyle itirazın kabulüne ve Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığı Ceza Kurulunca verilen cezanın kaldırılmasına karar verildiği,
Cezanın kaldırılması üzerine katılan … vekilinin, sanık …’ın Federasyon Başkanlığına sunduğu söz konusu dilekçeyle katılana iftira attığından bahisle şikâyette bulunması üzerine sanık hakkında soruşturmaya başlanıldığı,
Anlaşılmaktadır.
Katılan …; 2011 yılında milli takım sporcusu olarak Güney Kore’de yapılan Dünya Atletizm Şampiyonasına katıldığını, şampiyonada yarışmaların saat 23.00 civarında bittiğini ve kendileri için ayrılan kampa saat 23.30 sıralarında döndüklerini, Amerika’da okuldan tanıdığı arkadaşlarının ve diğer sporcuların olduğu bir ortamda saat 01.30 – 02.00 sıralarında sohbet ettiğini, bu sohbetlerin de antrenörü…’nun gözetim ve bilgisi dahilinde ve ona on metrelik bir mesafede gerçekleştiğini, antrenörünün kendisini bu konuda hiç uyarmadığını, antrenörünün yanında sanığı görmediğini, ayrıca o gecenin sabahında da kendisinin katılacağı bir yarışma olmadığını, saat 04.00 sıralarında Amerikalı bir erkek sporcuyla antrenman sahasından dönüş yapmadığını, sanığın kendisine bu olayı anlattığını söylediği tanık…’in de böyle bir olayın olmadığını tahkim incelemesi sırasında söylediğini, sanığın bu hususta kendisine iftira attığını, Ceza Kurulunca verilen men cezasına konu süre boyunca herhangi bir müsabaka yapılmadığından, bu ceza nedeniyle yarışmalara katılmamasının söz konusu olmadığını,
Tanık İbrahim Kabal soruşturma aşamasında; Atletizm Federasyonunda antrenör olarak çalıştığını, katılanı ve sanığı tanıdığını, bu kişilerle arasında bir husumetin olmadığını, Güney Kore ülkesinde konakladıkları yarışma köyünde saat 02.00 sıralarında kendisi, antrenör … ve katılanın antrenörü olan…’yla birlikte otururlarken yanlarına sanık …’ın geldiğini, yarışmalarla ilgili kendi aralarında değerlendirme yaptıkları sırada, sanığın oturdukları yerden dışarıya doğru bakıp katılan …’nın yabancı sporcularla birlikte oturduğunu görünce…’na “bu senin sporcun değil mi, bu saate kadar ne işi var burada, sabah yarışı yok mu, bu saatte uyuyor olması gerekmiyor mu ?” diye sorduğunu, Ertan’ın da sanığa “uykusu gelmemiştir, ne olacak ki, otursun” diye söylediğini, bunun üzerine sanığın kendilerine katılanın yaptığının yanlış olduğunu, diğer sporcular gibi katılanın da yatıp uyuması gerektiğini, yarışmasının henüz bitmediğini söylediğini ve konunun kapandığını,
Kovuşturma aşamasında; şampiyona sırasında antrenörler…, İhsan Alptekin ve sanık …’la birlikte saat 02.00 sıralarında oturdukları esnada, 10 – 15 metre ileride de katılanın yabancı iki erkek sporcuyla oturduğunu, o sırada sanık …’in katılanın antrenörü olan Ertan’a saati hatırlatıp sporcunun yatakta olması gerektiğini söylemesi üzerine Ertan’ın “benim sporcum” diyerek katılana müdahale etmediğini, normalde o saatte sporcunun yatağında olması gerektiğini, bu nedenle Ertan’ın katılana en azından “git yatağına çekil istirahat et” diyebileceğini, kendisinin de katılanın iki erkek sporcuyla İngilizce olarak esprili bir şekilde konuştuğunu fark ettiğini, katılanın o gecenin sabahında yarışı olup olmadığını bilmediğini, katılanın o saatte istirahat etmeyip dışarıda oturmasının disipline aykırı olup milli takımdaki tüm antrenörlerin sporcuların disiplinsizliklerini Federasyona bildirme yetkileri olduğunu, katılanın bunun haricinde uygunsuz bir davranışını görmediğini,
Tanık … katılan hakkında Türkiye Atletizm Federasyonu Ceza Kurulunca yapılan soruşturma sırasında sunduğu 22.09.2011 tarihli dilekçesinde; 28.07.2011 ila 04.08.2011 tarihleri arasında Güney Kore’de yapılan Dünya Atletizm Şampiyonasına antrenör olarak katıldığını, saat 01.30 sıralarında diğer antrenörler… ve…’yla birlikte günün yarışmalarını değerlendirirlerken yanlarına sanık …’ın geldiğini, konuşma sırasında kendilerine göre konum olarak çaprazlarında katılanı otururken gören sanığın önce “bu kız bu saatte ne oturuyor, uyuması gerekmez mi, daha yarışması var onun” dediğini, ardından da Ertan’a dönerek “hoca bu kız senin sporcun değil mi, niye müdahale etmiyorsun ?” diye sorduğunu, Ertan’ın da “evet bizim sporcumuz, uyuyamamış oturuyor, bunda ne var ?” dediğini, sanık bu kez “olur mu, yarın bayrak yarışı var, yanında da tanımadığımız kişiler var” diye söyleyince Ertan’ın “çocuk değil ki, benim karşımda, her şeye de karışılmaz ki” dediğini, bunun üzerine sanığın da “bana göre yanlış” demesi üzerine konunun kapandığını, kendisinin bu konuşmaya ya da odasına gitmesi için katılana müdahale etmediğini,
Sanık hakkında yürütülen soruşturma aşamasında; katılanı ve sanığı tanıdığını, bu kişilerle arasında bir husumetin olmadığını, şampiyona tarihlerinde bir gece saat 02.00 sıralarında kendisi, İbrahim Kabal ve katılanın antrenörü olan…’yla birlikte otururlarken yanlarına sanık …’ın geldiğini, yarışmalarla ilgili kendi aralarında değerlendirme yaptıkları sırada sanığın oturdukları yerden dışarıya doğru bakıp katılan …’nın yabancı sporcularla birlikte oturduğunu görünce Ertan’a “bu senin sporcun değil mi, bu saate kadar ne işi var burada, sabah yarışı yok mu, bu saatte uyuyor olması gerekmiyor mu ?” diye sorduğunu, Ertan’ın da sanığa “uykusu gelmemiştir, ne olacak ki, otursun” diye söylediğini, bunun üzerine sanığın kendilerine katılanın yaptığının yanlış olduğunu, diğer sporcular gibi katılanın da yatıp uyuması gerektiğini, yarışmasının henüz bitmediğini söylediğini ve konunun kapandığını,
Kovuşturma aşamasında ise; önceki ifadelerine ek olarak söz konusu atletizm müsabakalarının genelde 23.00 civarında geç saatlerde bittiğini, milli takım kafilesi içinde bulunan her antrenörün kafile içinde gördüğü olumsuzlukları rapor etme veya takımın başında bulunan idarecilere bildirme hakkı olduğunu, katılanın o saatte istirahat etmesi yerine dışarıda oturmasını spor ahlakına aykırı olarak gördüğünü, ancak bu durumun ahlakî yönden olumsuz bir yönünün bulunmadığını, katılanı saat 04.30 sıralarında bir erkek sporcuyla tesislere yan taraftan girerken görmediğini,
Tanık… katılan hakkında Türkiye Atletizm Federasyonu Ceza Kurulunca yapılan soruşturma aşamasında sunduğu 28.09.2011 tarihli dilekçesinde; Güney Kore’de yapılan Dünya Atletizm Şampiyonasına antrenör olarak katıldığını, diğer antrenörler … ve…’yla birlikte kaldıkları otelin önünde, müsabakaların geç bitmesinden dolayı, saat 01.30 ila 02.00 sıralarında günlük değerlendirme yaparlarken yanlarına sanık …’ın gelip sohbet sırasında kendilerinden bir kaç metre uzakta oturmakta olan katılan …’yı gördüğünü, sonra da sanığın Ertan’a dönerek “hoca bu kız senin sporcun değil mi, bu saatte uyuması gerekiyor ve yarışı daha bitmemiş, bu sporcunun ne işi var burada ?” diye sorunca, Ertan’ın “sporcu uyuyamamış, ondan dolayı burada oturuyor” dediğini, bunun üzerine de sanığın “olur mu öyle şey, bana göre yanlış, bu saatte burada olmaması lazım” diye söylediğini, bir süre daha oturduktan sonra oradan ayrıldıklarını,
Kovuşturma aşamasında; söz konusu şampiyonada yarışmaların Türkiye saatiyle 02.00 sıralarında bittiğini hatırladığını, yaklaşık yarım saat yemek ve ihtiyaç molası da eklendiğinde saatin 02.30 civarına geldiğini, olay tarihinde…, … ve İbrahim Kabal’la birlikte otururlarken yanlarına gelen sanık …’ın kendilerine “şurada kızlı oğlanlı oturanlar arasındaki Pınar değil mi?” diye sorduğunu, katılanın antrenörü olan Ertan yanlarında olduğu için soruyu ona sormasını söylediğini, sanık … ile Ertan arasında bu konuda içeriğini net hatırlamamakla birlikte ufak bir tartışma yaşandığını, katılanın birebir erkekle gezmediğini, 4-5 kişilik bir grup içerisinde bulunduğunu ve pencere önündeki yoldan normal bir vaziyette yürüdüklerini, katılanın uygunsuz bir hâlinin de olmadığını, Federasyon nezdinde yürütülen soruşturma nezdinde alınan ifadesinin doğru olduğunu,
Ertan Hatipoğlu katılan hakkında Türkiye Atletizm Federasyonu Ceza Kurulunca yapılan soruşturma aşamasında sunduğu 23.09.2011 havale tarihli dilekçesinde; eşinin sağlık sorunları nedeniyle, söz konusu şampiyonaya eşine vekâleten katılanın antrenörü olarak katıldığını, olay gecesi katılanın oda arkadaşıyla birlikte ve kendisinin gözetiminde diğer sporcuların da olduğu bir ortamda oturduğunu, katılanı ikaz etmediğini ve sonradan sporcuların birlikte odalarına çekildiklerini,
Beyan etmişler,
Sanık soruşturma aşamasında; katılan …’yı sporcu olmasından dolayı tanıdığını ve aralarında husumet bulunmadığını, Güney Kore ülkesinin Daegu kentinde yapılan Dünya Atletizm Şampiyonasına atletizm milli takım antrenörü olarak katıldığını, şampiyona esnasında katılanın Türk Milli Takımı sporcularına yakışmayacak şekilde hâl ve hareketlerde bulunduğunu, kaldıkları otelin önüne gece 02.30 sıralarında Amerikalı erkek sporcularla gelip sohbet ettiğini gördüğünü, diğer antrenörler Yahya Sevültekin ve İbrahim Kabal’ın da bu durumu gördüklerini ve katılanın sabah yarışı olduğu için bu hareketlerinin uygunsuz olduğunu aralarında konuştuklarını, bir gün sonra kafiledeki bir kişinin, katılanın sabah 04.30 sıralarında antrenman sahasında Amerikalı bir erkek sporcuyla geldiğini kendisine söylediğini, o anda kendisine bunu anlatanın yanlış anlayabileceğini düşünüp bir şey demediğini, ancak şampiyona dönüşü için uçağa bindiklerinde durumu federasyon başkanına izah ettiğini, başkanın da kendisine bu durum hakkında rapor düzenleyip bildirimde bulunmasını söylemesi üzerine, olayla ilgili rapor hazırlayıp federasyon başkanlığına sunduğunu, uygunsuz hareketlerde bulunan katılanla ilgili bu durumu milli takım antrenörü olarak bildirdiğini,
Kovuşturma aşamasında; söz konusu yarışmalarda katılanın milli sporcu olarak yarıştığını ve onun bu müsabakalara katılımının engellenmediğini, şampiyona sırasında kaldıkları otelin önünde kendisiyle birlikte milli takım görevlileri İbrahim Kabal, …, İhsan Alptekin ve katılanın antrenörü olan…’yla birlikte bulundukları esnada, ertesi gün yarışı olan katılanın saat 02.00 sıralarında kendi kaldıkları bölümün karşısında kalan Amerikalı sporcularla sohbet ettiğini görünce “ertesi gün yarışı var, bu saatte yatması gerekmiyor mu ?” diye katılanın antrenörünü uyardığını, o esnada katılanın yanında diğer sporculardan Nagehan Karadere’nin de olduğunu, antrenör Ertan’ın gidip onları uyarması üzerine istirahat etmeye gittiklerini, bu olaydan bir gün sonra, yine yarışları olan katılanın saat 04.00 civarında karşı antrenman sahasından yabancı bir erkek sporcuyla geldiğini bu kez… adlı antrenörün görüp durumu kendisine anlattığını, kendisinin de Türkiye’ye dönüş için uçakta oldukları sırada Federasyon Başkanı Mehmet Terzi’ye sözlü olarak bu durumu anlattığını, başkanın da “hocam o zaman dilekçenizi verin, gereken işlemleri yaparız” dediğini, katılanın davranışlarını milli takım antrenörü olarak gururuna yediremediği için dilekçe yazıp olayları anlattığını, katılana iftira atmadığını, bir milli sporcunun saat 04.00 sıralarında yabancı bir sporcuyla antrenman sahasından gelirken görülmesinin saat itibarıyla uygunsuz olduğunu, sporcunun o saatlerde uyuması gerektiğini, ancak sanığın ahlakî yönden uygunsuz olduğuna dair bir iddiada bulunmadığını, İhsan Alptekin’in de kendisine katılanın bu açıdan uygunsuz davrandığına dair bir anlatımda bulunmadığını, katılanın yarışmadan bir gün önce saat 02.00 civarında yatmayıp sohbet etmesinin de aynı şekilde spor açısından uygunsuz bir durum olduğunu, şampiyonaya katılan her antrenörün branş gözetilmeksizin tüm sporculardan sorumlu olduğunu,
Savunmuştur.
Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.
1- Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığının TCK’nın 267. maddesinde düzenlenen “İftira” suçunun gerçekleşebilmesinin ön koşulu olan idari yaptırım kararını uygulamaya yetkili makamlardan olup olmadığı;
Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için, öncelikle iftira suçu, ardından da konuyla ilgili kavramlar ve bu kavramlara ilişkin hukuki düzenlemelerin üzerinde durulması gerekmektedir.
5237 sayılı TCK’nın“Adliyeye Karşı Suçlar” bölümünde yer alan “İftira” başlıklı 267. maddesinin 1. fıkrası;
“(1) Yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği hâlde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idarî bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiştir.
İftira suçu, failin, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için, bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat etmesidir. İftira suçunun konusunu hukuka aykırı fiil oluşturur. Bu fiilin suç oluşturması şart değildir. Disiplin yaptırımını veya başka bir idari yaptırımı gerekli kılan fiiller de iftira suçunun konusunu oluşturabilir. Hukuka aykırı bir eylemin gerçekleştirildiğine yönelik isnat yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunmak suretiyle yapılabileceği gibi basın ve yayın aracılığıyla da yapılabilir.
Özgü suç olarak düzenlenmediği için herkes tarafından işlenebilen iftira suçunda, hukuka aykırı fiil isnadının belli bir kişiye yönelik olması gerekir. Ancak isnada muhatap kişinin yapılacak bir araştırma sonucunda kimliğinin belirlenebilir olması yeterli olup isminin açıkça belirtilmesi zorunlu değildir.
İftira suçu failinin, isnat ettiği fiil gerçekte hiç işlenmemiş olabileceği gibi, işlenmiş olmakla birlikte kendisine isnatta bulunulan kişi tarafından işlenmemiş olabilir. Yine, kendisine isnatta bulunulan kişi tarafından hukuka aykırı bir fiil işlenmiş bulunmakla birlikte; iftira suçunun faili, bu fiilin karşılığında isnatta bulunulan kişiye verilecek yaptırımı ağırlaştıracak bazı eklemelerde bulunmuş olabilir. Bu durumlarda da iftira suçunun oluştuğunu kabul etmek gerekir.
Öte yandan, iftira suçunun oluşabilmesi için, iftira suçu failinin, hukuka aykırı fiil isnat ettiği kişinin bu fiili işlemediğini bilmesi gerekmektedir. Bu açıdan, iftira suçu ancak doğrudan kastla işlenebilir. Ancak bu suçun oluşabilmesi için, doğrudan kast tek başına yeterli olmayıp ayrıca failin hukuka aykırı fiil isnat ettiği kimse hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir müeyyideye maruz kalmasını sağlamak amacıyla hareket etmesi gerekir. Bu nedenle, iftira suçu açısından failde kastın ötesinde belirtilen amacın varlığı, bir başka deyişle özel kastın bulunması gerekmektedir. Dolayısıyla; failin, belirli olay veya olgulardan yola çıkarak, isnat ettiği fiilin mağdur tarafından işlendiği inancı ve şüphesi ile ihbarda bulunması hâlinde iftira suçunun unsurları oluşmayacaktır.
Yine, içeriği kanıtlanamasa dahi, gerçekleştirilen ihbar veya şikâyetin bir anayasal hakkın kullanılması olarak değerlendirilebildiği hâllerde, bir hukuka uygunluk nedeninin varlığı söz konusu olacaktır. Anayasamızın 36. maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu, 40. maddesinde, Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkesin, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkının bulunduğu, 74. maddesinde, vatandaşların ve karşılıklılık bulunması koşuluyla Türkiye’de oturan yabancıların, kendileriyle veya kamu ile ilgili hususlarda dilek ve şikâyet haklarının bulunduğu vurgulanmıştır. Bireylere tanınan bu anayasal hak, onların idare ve diğer bireylerle ilişkilerinde gerek “çıkarlarını koruması”, gerek “özgürlüklerini kısıntısız” kullanabilmesi bakımından, devlet organlarına başvurmasını gerekli kılar. Bu başvuru, bireyin kendisi, üçüncü kişi veya kamuyla ilgili olabilir. Başvurulabilecek devlet organları da, yasama, yürütme ve yargıdır. Dilekçe hakkının yargısal alanda başlıca ortaya çıkış biçimi ise, ihbar ve şikâyet hakkının kullanılmasıdır.
Bu aşamada, uyuşmazlık konusunun sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından “yetkili makamlar” kavramı üzerinde durulması gerekmektedir.
İftira suçunda, ihbar veya şikâyetin 5271 sayılı CMK’nın 158. maddesinde gösterilen Cumhuriyet Başsavcılığına, kolluğa, valiliğe, kaymakamlığa, mahkemeye, yurtdışında ise elçiliğe veya konsolosluğa yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda, iftira suçunda, hukuka aykırı fiil isnadını içeren ihbarın veya şikâyetin yetkili makamlara yapılması koşulu aranmaktadır. Dolayısıyla kanunilik ilkesi gereğince, ihbar veya şikâyetin yapılması olanaklı görülen makamlar dışındaki kimselere yapılacak bildirimler, iftira suçuna vücut vermeyecektir. Bu bakımdan, isnat edilen hukuka aykırı fiil bir kişiye bildirilmiş, o kişi de suçu ilgili yerlere ihbar etmişse, kişinin, yetkili makam olarak sayılması mümkün olmadığından bu suç oluşmayacaktır. Nitekim, ihbar veya şikâyetin yetkili makamlara doğrudan yapılması da arandığından, bu makamların dolaylı şekilde hukuka aykırı fiil isnadını öğrenmeleri hâlinde söz konusu suçun oluşmadığı kabul edilmelidir (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, Ankara, 2010, s.7830, M. Oktay Yiğitbaş, İftira Cürmü Üzerine Bir Deneme, AD., Y.: 58, S.: 11, Ankara, 1967, s.832, Köksal Bayraktar, İftira, İstanbul Hukuk Fakültesi Mecmuası, C: XL, S. 1-4, s. 196).
Türkiye Atletizm Federasyonunun TCK’nın 267. maddesinde ifade edilen “yetkili makam” olup olmadığının belirlenmesi açısından, konunun tüm boyutlarıyla farklı başlıklar altında incelenmesi gerekmektedir.
A) İdari Yaptırım Kavramı
Yaptırım, hukuk düzenince belirlenmiş kurallara uymama karşısında bir tepki olarak ortaya çıkmakta ve temel amaç, kişinin kurallar uymasını sağlamaktır. Yaptırımın türü ne olursa olsun, kurallara uyulması konusunda itici güç olma ve caydırıcılık özellikleri mevcuttur. Yaptırım, kimi zaman da kurala uymamadan doğan zararları tazmin etmeye yönelik olarak ortaya çıkabilmektedir (Guido Zanobini, İdari Müeyyideler, Ankara 1964, s. 4, Aktaran: Sema Ayatar Kızılyar, “Ceza Yaptırımı ile İdari Yaptırım Ayrımı”, Yaşar Üniversitesi Dergisi, Sayı: 8, Özel Sayı, C: 2, s. 1640; Feyyaz Gölcüklü, “İdari Ceza Hukuku ve Anlamı”, SBFD, C: 18, No: 2, 1963, s. 139).
Doktrinde idari yaptırıma ilişkin yapılan birden fazla tanım söz konusudur. Zanobini’ye göre idari yaptırım; idarenin, bir yargı kararı olmadan, yasayla kendisine tanınmış yetkiye dayanarak idare hukuku esaslarına göre, doğrudan doğruya idari kararların gereklerinin yerine getirilmesi amacıyla uyguladığı yaptırımlardır (Guido Zanobini, s. 25, Aktaran: Sema Ayatar Kızılyar, s. 1641).
İdari yaptırım kavramını organik ölçütü kullanarak tanımlayan Özay’a göre ise idari yaptırım; yasaların açıkça yetki verdiği ve yasaklamadığı durumlarda, araya yargı kararı girmeden, idarenin doğrudan doğruya, bir işlemi ile ve idare hukukuna özgü usullerle vermiş olduğu cezalardır (İlhan Özay, İdari Yaptırımlar, İstanbul 1985, s. 35).
Anayasa Mahkemesi de öğretideki tanımlarla benzer şekilde, organik ölçütü esas alarak “İdarenin, bir yargı kararına gerek olmaksızın yasaların açıkça verdiği yetkiye dayanarak, İdare Hukuku’na özgü yöntemlerle, doğrudan doğruya bir işlemi ile uyguladığı yaptırımlara, verdiği cezalara idari yaptırım denmektedir” şeklinde tanımlama yapmıştır (AYM, T. 23.10.1996, E. 1996/48, K. 1996/41; AYM, T. 13.05.2004, E. 2000/43, K. 2004/60).
Yine, Uyuşmazlık Mahkemesine göre, kanunun öngördüğü bir cezanın, idarenin bir organının eliyle uygulanabilmesi, o cezanın idari yaptırım olarak adlandırılabilmesi için yeterlidir (UM, T. 08.05.1998, E. 1998/10, K. 1998/12).
Öğreti ve yargı kararlarından çıkarılan sonuç, bu yaptırımların idare tarafından, idare hukukuna özgü usullerle karara bağlanmaları ve yine idarece uygulanmaları nedeniyle “idari yaptırımlar” adını almış olduğudur. Bununla birlikte, belirtilebilecek diğer bir nokta da, idari yaptırımların, yine idare tarafından idarenin vasıtalarıyla tatbik edileceğidir (Sema Ayatar Kızılyar, s.1645).
B) Spor Faaliyetlerinin Anayasal Boyutu ve İdare Hukuku Açısından Niteliği
Anayasa’nın “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” başlıklı üçüncü bölümünde yer alan “Gençlik ve Spor” üst başlığı altında düzenlenen “Sporun Geliştirilmesi ve Tahkim” başlıklı 59. maddesi;
“Devlet, her yaştaki Türk vatandaşlarının beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirleri alır, sporun kitlelere yayılmasını teşvik eder.
Devlet başarılı sporcuyu korur.
(Ek fıkra: 17/3/2011-6214/1 md.) Spor federasyonlarının spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin kararlarına karşı ancak zorunlu tahkim yoluna başvurulabilir. Tahkim kurulu kararları kesin olup bu kararlara karşı hiçbir yargı merciine başvurulamaz.
” şeklindedir.
Bu düzenleme doğrultusunda, Devletin sporun geliştirilmesi ve sporcunun korunması bakımından pozitif yükümlülükleri olduğu anlaşılmaktadır. Devletin bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında yapılan teşkilatlanmanın hukuksal boyutunun irdelenebilmesi açısından da öncelikle, spor faaliyetlerinin niteliğinin ortaya konulması gerekmektedir.
Bu bağlamda, idare hukukunun en temel kavramlarından olan kamu hizmeti kavramı doktrinde, organik, maddi ve şekli açıdan tanımlanmaktadır. Organik açıdan kamu hizmeti, faaliyeti yürüten organa odaklanmak suretiyle yapılan tanım olup görevi yerine getirmek için kamu tüzel kişisince amaca özgülenen personel ve vasıtaların bütünü olarak tanımlanmaktadır. Şekli açıdan kamu hizmeti ise; hizmetin kamusal yönetim usullerine göre yürütülmesi esasıdır. (Metin Günday, İdare Hukuku, 10. Baskı, İmaj Yayınevi, Ankara 2010, s. 330).
Ancak, konumuz açısından kamu hizmetinin maddi açıdan tanımlanması önem taşımaktadır. Buna göre, Anayasa Mahkemesi 24.12.2007 tarihli 114-85 sayılı kararında kamu hizmetini “devlet ya da diğer kamu tüzel kişileri tarafından ya da bunların gözetim ve denetimleri altında, ortak gereksinimleri karşılamak ve kamu yararını sağlamak için topluma sunulmuş bulunan sürekli ve düzenli etkinlikler” olarak tanımlamıştır.
Doktrinde, kamu hizmetinin belirli özellikleri barındırması gerektiği ifade edilmektedir. Bu doğrultuda bir faaliyetin kamu hizmeti olabilmesi için bu hizmetin; yasama organı iradesiyle kamu yararlı hizmet olarak kabul edilmesi (Metin Günday, s. 332), bizzat Devlet ya da diğer kamu tüzel kişileri tarafından yürütülmesi ya da bu sayılanların yakın gözetim ve denetimi altında özel teşebbüslerce yürütülmesi, toplumun tamamına ya da büyük bir bölümüne hitap etmesi, genel ve müşterek gereksinimleri karşılaması (kamu yararı amacı gütmesi), devamlı olarak ve düzenli olarak yürütülmesi (O. Sancakdar, İdare Hukuku (Teorik Çalışma Kitabı), 3. Baskı. Ankara, Seçkin Yayınevi, s. 547) gerekmektedir (Serkan Asker, 1982 Anayasası’nın 59. Maddesi Bağlamında Spor Tahkim Kurulu Kararlarının Denetimi, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2017, s. 7-8).
Danıştay 13. Dairesi de 05.12.2016 tarihli ve 4102-4098 sayılı kararında “…her ne kadar temyize konu Mahkeme kararında, davalı şirketin özel hukuk tüzel kişisi ve dava konusu işlemlerin de özel hukuk işlemleri olduğu ifade edilmişse de, özel faaliyetler için söz konusu olamayacak üstün ayrıcalıklara sahip olan, yükümlülükler rejimine tabi tutulan ve sorumluluğu ile denetimi son tahlilde bir kamu otoritesi tarafından üstlenilen kamu hizmeti niteliğindeki elektrik dağıtım faaliyetini yürüten davalı şirket ile davacı şirket arasındaki ilişkinin ticari bir ilişki olarak değerlendirilemeyeceği, bu kapsamda kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade açıklamasıyla tesis edilen dava konusu işlemlerin yargısal denetimini yapma görevinin idari yargı merciine ait olduğu sonucuna ulaşıldığından, uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargı yerlerince yapılacağından bahisle davanın görev yönünden reddine ilişkin temyize konu mahkeme kararında usul hükümlerine uygunluk görülmemiştir.” gerekçesiyle bir hizmetin kamu hizmeti olarak kabul edilebilmesi için muhakkak klasik idari makamlarca yürütülmesinin gerekmediği sonucuna ulaşmıştır.
Konumuza ilişkin olarak, Anayasa’nın 59. maddesinin yanı sıra, suç ve karar tarihinde “Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun” adını taşıyan ve 09.07.2018 tarihli ve 30473 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 703 sayılı Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) 12. maddesinin (a) bendiyle adı “Gençlik ve Spor Hizmetleri Kanunu” olarak değiştirilen 3289 sayılı Kanun’un “Kamu görevlisi sayılma” başlıklı Ek 1. maddesinde yer alan “Kamu hizmeti olarak yapılan gençlik ve spor organizasyonlarında görevlendirilen geçici görevliler, o organizasyonla ilgili görevlerini fiili olarak yürüttükleri süre içinde veya bu görevi ile ilgili ilişkileri sırasında kamu görevlisi sayılır. Ceza kanunlarının uygulanması bakımından, bunların işledikleri suçlarla, bunlara karşı işlenen suçlarda Devlet memurlarına ilişkin hükümler uygulanır.” hükmü ile Devlet Denetleme Kurulunun “Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünün Faaliyetlerinin Denetimi ile Özerk Federasyon Uygulamalarının Değerlendirilmesi” konulu, 02.04.2009 tarihli ve 2009/03 sayılı Denetleme Raporunda belirtilen “sporun esas olarak Devletçe yürütülmesi gereken bir kamu hizmeti olduğu ve özerklik ile yetki devredildiği” hususundaki tespitler birlikte değerlendirildiğinde; sporun bir kamu hizmeti olduğu, söz konusu rapor ve düzenlemelerde gençlik ve spor organizasyonlarının kamu hizmeti niteliğinin vurgulandığı anlaşılmaktadır (Serkan Asker, s. 8-9).
C) Genel Boyutlarıyla Ülkemizde Spor Yönetimi, Federasyon Yapılanması ve Bu Bağlamda Türkiye Atletizm Federasyonu
Ülkemizde spor faaliyetlerinin kurumsal boyutta düzenlenip yürütülmesinin kanuni dayanaklarından olan 3289 sayılı Kanun’un “Amaç” başlıklı 1. maddesinin suç ve karar tarihinde uygulanması gereken hâlinde; “Bu Kanunun amacı, Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı, merkezde katma bütçeli ve tüzel kişiliğe sahip Spor Genel Müdürlüğünün, taşrada ise özel bütçeli Gençlik Hizmetleri ve Spor İl ve İlçe Müdürlüklerinin kurulmasına, teşkilat, görev ve yetkilerine ait esas ve usulleri düzenlemektir” hükmüne yer verilmiştir.
Bu Kanun’la spor yönetiminin devredildiği Spor Genel Müdürlüğü, suç ve karar tarihinden 703 sayılı KHK ile 3289 sayılı Kanun’da yapılan değişikliğe kadar olan dönemde, doktrinde kabul edilen görüşe göre; idare hukuku ilkelerine göre kamu tüzel kişiliğini haiz, özel bütçeli ve Gençlik ve Spor Bakanlığının bağlı kuruluşu olan, hizmet yerinden yönetim kuruluşu olarak nitelendirilmekteydi (N. Günal, Türk Spor Yönetimi, Spor Hukuku Dersleri, Editör: Av. Kısmet Erkiner, Ed. Yrd. Ali Soysüren, Kadir Has Üniversitesi Spor Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi, Yayın No: 2, s. 217, Serkan Asker, s. 20). 793 sayılı KHK yapılan değişiklik sonucunda Spor Genel Müdürlüğüne ait yetkiler genel olarak Gençlik ve Spor Bakanlığına ve tüzel kişiliğe sahip taşrada özel bütçeli Gençlik Hizmetleri ve Spor İl ve İlçe Müdürlüklerine devredilmiş olup konumuzla ilgisi bakımından 3289 sayılı Kanun’un daha ziyade suç ve karar tarihinde yürürlükte bulunan hükümlerinin incelenmesi isabetli olacaktır.
Bu bağlamda, 3289 sayılı Kanun’un suç ve karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan hâlinin incelenmesinde;
Aynı Kanun’un “Merkez Teşkilatı” başlıklı 4. maddesinin (a) bendinde Spor Federasyonu Başkanlıkları, Spor Genel Müdürlüğünün ana hizmet birimleri arasında sayılmıştır. “Federasyon teşkili ve profesyonel dalların tespiti” başlıklı 18. maddede ise, bir veya daha fazla spor dalının, teknik ve idari bakımdan birer federasyona bağlanacağı hüküm altına alınmıştır.
Spor federasyonları 3289 sayılı Kanun’un Ek 9. maddesinde düzenlenmiştir. “Bağımsız spor federasyonları” başlıklı bu maddede; “Spor dalı ile ilgili faaliyetleri ulusal ve uluslararası kurallara göre yürütmek, gelişmesini sağlamak, sporcu sağlığı ile ilgili konularda gerekli önlemleri almak, teşkilatlandırmak, federasyonu uluslararası faaliyetlerde temsil etmek ve Tahkim Kurulu kararlarını uygulamakla görevli ve yetkili, özel hukuk hükümlerine tabi bağımsız spor federasyonları kurulur. Federasyonlar, Merkez Danışma Kurulunun uygun görüşü, Bakanın teklifi ve Başbakanın kararı ile kurulur ve kararın Resmi Gazetede yayımlanması ile tüzel kişilik kazanır. Bu Kanunda belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmeyen federasyonların tüzel kişilikleri bu maddede belirtilen usulle iptal edilir ve mal varlıkları Genel Müdürlüğe devredilir. Genel Müdürlük tarafından bağımsız spor federasyonlarına yapılan yardımlar ile Genel Müdürlük bütçesinden bu federasyonlara tahsis edilen kaynaklar kullanılarak edinilen her türlü taşınır ve taşınmazlar edinim amacı dışında kullanılamaz ve Genel Müdürün izni alınmadan üçüncü kişilere satılamaz ve devredilemez. Genel Müdürlük tarafından yapılan yardımlar ve tahsis edilen kaynaklar kullanılarak alınan taşınmazların mülkiyeti Genel Müdürlüğe ait olur. Bu taşınmazlar Genel Müdürlüğün mevzuatı çerçevesinde kullanılır. Federasyon malları Devlet malı hükmündedir, haczedilemez. Federasyon faaliyetlerinde görevli bulunanlar, görevleriyle ilgili olarak işlemiş oldukları suçlar bakımından kamu görevlisi sayılır.” şeklinde düzenleme yapılmış, maddenin ikinci fıkrasında da federasyonların merkez teşkilatının; genel kurul, yönetim, denetim, disiplin kurulları ile genel sekreterlikten oluştuğu, üçüncü fıkrasında da federasyonun ana statüsünün genel kurul tarafından belirleneceği öngörülmüştür.
Aynı Kanun’un Ek 9. maddesinde ayrıca, bağımsız federasyonların bütçesinin; katılım payı, tescil, vize, transfer, itiraz, ceza, yayın, sponsorluk, reklam, yardım, bağış ve benzeri gelirlerden oluştuğu, bu gelirlerin ana statüsünde belirlenen usul ve esaslar dahilinde harcanacağı, Genel Müdürlük bütçesinden bağımsız federasyonlara, ilgili branşın alt yapısına ve eğitime ilişkin projelerinin desteklenmesi amacıyla gerektiğinde kaynak tahsis edilebileceği, federasyonların her türlü faaliyetlerinin denetiminin; genel kurul, denetim kurulu ve Bakan tarafından görevlendirilecek denetim elemanlarınca yapılacağı, federasyon harcamalarının yerindelik denetiminin yetkili kurullarınca, Genel Müdürlükçe yapılan her türlü yardımların amaca uygunluğunun ve denetiminin ise Genel Müdürlükçe yapılacağı, Genel Müdürlük tarafından yapılan ayni ve nakdi yardımların mevzuata ve amacına uygun olarak harcanmaması hâlinde oluşacak zararın, kusurları bulunan federasyon başkanı ve yönetim kurulu üyelerinden tahsil edileceği ve bunlar hakkında suç duyurusunda bulunulacağı, öte yandan, federasyonların, faaliyette bulundukları spor dalları ile ilgili olarak bağlı oldukları uluslararası federasyonun kurallarını göz önünde bulundurarak hangi eylem ve davranışlara ne tür sportif ceza verileceğini ceza talimatında düzenleyecekleri, federasyonların programında yer alan veya izni ile yapılan faaliyetlerden dolayı sportif ceza verme yetkisinin federasyon disiplin/ceza kuruluna ait olduğu, federasyonların ana statüsünün Resmi Gazete’de, ana statüye dayanılarak hazırlanan yönetmelik dışındaki talimat ile diğer alt düzenleyici işlemlerin ise Genel Müdürlüğün internet sitesinde yayımlanacağı hükme bağlanmıştır.
3289 sayılı Kanun’un Ek 9. maddesinde 12.04.2011 tarihli ve 27903 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6215 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 10. maddesiyle yapılan değişiklikten önce, maddede “bağımsız” ibaresi yerine kullanılan “özerk” ibaresinin, idare hukuku açısından idari ve mali anlamda iki boyutu bulunmaktadır. İdari özerklik; özerk kuruluşların kendi organları aracılığıyla serbestçe karar alabilmelerini ifade etmektedir. Buna göre bir kurumda yönetimin atama ile değil de, seçimle iş başına gelmesi özerkliğin bir ön koşulu olarak kabul edilebilir (Tekin Çolakoğlu – E. Esra Erturan, “Spor Federasyonlarının Özerkleşmeleri ve Hukuksal Boyutunda Spor Hukuku Gereksinimleri”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Kış – 2009, C: 8, S: 27, s. 326). Mali özerklik ise; özerk kuruluşların ayrı malvarlığına sahip olabilmelerini ve kanunların öngördüğü esaslar çerçevesinde kendi organlarının kararlarına dayanarak harcama yapabilmelerini öngörmektedir (E. Esra Erturan, “Türkiye’de Spor Federasyonlarında Özerklikle İlgili Gelişmeler – Federasyon Başkanlarının Görüşleri Açısından Bir Değerlendirme”, Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beden Eğitimi ve Spor Anabilim Dalı, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2003, s. 7; TOBB, “Mahalli İdarelerin Yeniden Yapılandırılması”, Yerel Yönetim Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 1996, s. 26; Tekin Çolakoğlu – E. Esra Erturan, s. 326). Spor yönetiminde özerklik; sporun milletlerarası yapılması nedeniyle ve sportif başarının artırılması, yönetimde etkinliğin sağlanması ve uzmanlaşmanın sağlanması gibi faktörlerle uygulanan bir yönetim tarzı olarak ortaya çıkan bir yönetim tarzıdır (Serkan Asker, s. 48-49).
Doktrinde, her ne kadar bu federasyonların kanunda özerk oldukları ifade edilse de; suç ve karar tarihi itibarıyla, özellikle federasyonların statülerini Spor Genel Müdürlüğü tarafından öngörülen çerçeve statüye uygun şekilde hazırlamak zorunda olmaları, özerk federasyonların ceza veya disiplin kurullarınca verilen kararlara karşı Genel Müdürlük bünyesinde oluşturulacak Tahkim Kuruluna itiraz edilebilmesi ve özerk federasyonların her türlü faaliyet ve işlemlerinin Genel Müdürlüğün bağlı olduğu Bakanlığın denetimine tâbi olmasının, tam ve gerçek anlamda bir özerkliğin bulunmadığını ortaya koyduğu, bu bakımdan söz konusu federasyonların gerçekte “yarı özerk” oldukları değerlendirilmektedir (Erkan Küçükgüngör, “Kadir Has Üniversitesi Spor Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi, Spor Hukuku Seminer Notları”, İstanbul, 2006, Tekin Çolakoğlu – E. Esra Erturan, s. 331).
Bağımsız spor federasyonlarının teşkilatlanması ve çalışma usullerine ilişkin mevzuat ve yapılan açıklamalar doğrultusunda, bu federasyonların hukuki statülerinin de irdelenmesi gerekmektedir.
Anayasa’nın “İdarenin bütünlüğü ve kamu tüzelkişiliği” başlıklı 123. maddesinin suç ve karar tarihinde yürürlükte bulunan hâli; “Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur” şeklinde olup doktrinde kamu tüzelkişiliği; kamu hizmetlerini ifa ederek kamu yararı amacı sağlayan, kamu gücü ile donatılmış olan ve kamu hukukuna tabi olan tüzel kişilik olarak tanımlanmaktadır (Kemal Gözler, İdare Hukuku, C:1, 2. Baskı, Bursa, Ekin Kitabevi, s. 161).
Kamu tüzelkişiliği ile özel hukuk tüzelkişiliği arasındaki farklarla ilgili olarak doktrinde; özel hukuk tüzelkişiliğinden farklı olarak, kamu tüzelkişiliğinin ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulması, amacının kamu yararı olması, faaliyet konusunun değiştirilmesinde karar organlarının tek başına yetkili olmaması, icrai nitelikte kararlar alıp uygulayabilmek suretiyle kamu gücüyle donatılması ve üzerlerindeki denetimin daha sıkı yürütülmesi gibi hususlar belirtilmektedir (Serkan Asker, s. 39-40).
Doktrinde bu kriterler de dikkate alınarak yapılan değerlendirmeler sonucunda varılan çoğunluk görüşü; bağımsız spor federasyonlarının kamu tüzelkişisi olarak kabul edilmesi gerektiği yönündedir (Mustafa Avcı, “Spor federasyonlarının hukuki niteliği, idari teşkilat içindeki konumu ve bağımsızlığı sorunu”, İÜHFM, Y: 2012, C: 70, S: 2, s. 14; Abdullah Uz, “Sporla İlgili Uyuşmazlıkların Çözümünde Zorunlu Tahkim Yolu: Tahkim Kurulları ve Kararlarının Niteliği”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Y: 2011/1, S: 13, s. 291; Hatice Özdemir Kocasakal, Sportif Uyuşmazlıkların Tahkim Yoluyla Çözümü ve Spor Tahkim Mahkemesi, İstanbul, Vedat Kitapçılık, s. 29; Serkan Asker, s. 76).
Gelinen noktada, federasyonun dayanağını kanundan alması, karar ve işlemlerinin denetiminin Spor Genel Müdürlüğü bünyesindeki Tahkim Kurulu tarafından yapılması, Devlet tarafından federasyonlara mali yardım yapılması, yapılan yardımların amaca uygun harcanıp harcanmadığının denetiminin Genel Müdürlükçe gerçekleştirilmesi, faaliyet alanlarının kamu hizmeti niteliğindeki spora ve bu husustaki faaliyetlerin eksiksiz yürütülmesine ilişkin olması karşısında, aralarında Türkiye Atletizm Federasyonunun da bulunduğu bağımsız federasyonların kamu tüzelkişisi oldukları kabul edilmelidir.
Nitekim Anayasa Mahkemesince de 02.07.2009 tarih ve 118-107 sayı ile; “Özerk spor federasyonları denetim bakımından merkezi idareye bağlıdırlar. Ek Madde 9’un son fıkrasına göre, bu federasyonların her türlü faaliyet ve işlemleri Genel Müdürlüğün bağlı olduğu Bakanlığın denetimine tâbidir. Bu denetim sonucunda görevi başında kalmasında sakınca görülen federasyon başkanı veya yönetim kurulu üyeleri hakkında karar almak üzere, Genel Müdürlüğün bağlı olduğu Bakan, genel kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilir. Bunların Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü tarafından öngörülen çerçeve statüye uygun şekilde hazırlanması zorunlu olup, ceza veya disiplin kurullarınca verilen kararlara karşı Genel Müdürlük bünyesinde oluşturulacak Tahkim Kurulu’na itiraz edilebilir. … Özerk federasyonların kuruluşları, denetimleri, mali yapıları, ve kararlarına karşı merkezi idare içerisinde oluşturulan Tahkim Kurulu’na başvurulabilmesi gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda, bunların hizmet yerinden yönetim kuruluşları oldukları” belirtilmek suretiyle aynı sonuca ulaşılmıştır.
Ç) Türkiye Atletizm Federasyonu (TAF)
Türkiye Atletizm Federasyonunun teşkilatı, genel kurulun oluşumu, toplanması, yönetim, denetleme ve ceza kurullarının çalışmaları ile görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin usul ve esasları düzenlemek amacıyla, 3289 sayılı Kanun’un Ek 9. maddesi ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Özerk Spor Federasyonları Çerçeve Statüsüne dayalı olarak Türkiye Atletizm Federasyonu Ana Statüsü hazırlanmış ve 01.03.2007 tarihli ve 26449 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulmuştur. Suç ve karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Ana Statü, 15.01.2013 tarihli ve 28529 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren aynı adlı statü ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Suç ve karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken Ana Statü’nün “Teşkilat” başlıklı 5. maddesinde, yönetim kurulu ve ceza kurulu federasyonun merkez teşkilatı içerisinde sayılmış, 15.01.2013 tarihinde yürürlüğe konulan ana statü ile ceza kurulunun adı disiplin kurulu olarak değiştirilmiştir.
Uyuşmazlığın çözümüyle ilgili olarak suç ve karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken Ana Statü’nün ilgili hükümlerinin incelenmesinde;
“Cezalar” başlıklı 39. maddesinde; “Atletizm müsabaka ve çalışmalarında, kulüpler, sporcular, yöneticiler ve antrenörler ile diğer tüm teknik ve idari personel tarafından yapılan sporun ve sporculuğun ruhuna aykırı fiiller ve bunlara uygulanacak müeyyideler, milli ve milletlerarası teamüllere uygun olarak yönetim kurulu tarafından hazırlanacak talimatla tespit edilir. Belirlenecek fiillere uygulanacak cezalar, ihtar, faaliyetlerden men, geçici ya da sürekli hak mahrumiyeti, lisans iptali, para cezası ve yetki iptalidir.” hükmüne yer verilmiştir.
“Ceza Kurulu” başlıklı 17. maddesinde; bu kurulun, kulüpler, atletizm faaliyetinde bulunan kuruluşlar, sporcular, hakem, antrenör, menajer, yönetici ve görevli diğer kişilerle ilgili olay ve fiillere ilişkin ceza işlerine bakacağı, ceza suçunu teşkil eden fiil ve cezalara ilişkin hususların da talimatla düzenleneceği; 18. maddesinde ise, Genel Müdürlük bünyesinde kurulmuş olan tahkim kurulunun; federasyon ile kulüpler, federasyon ile sporcu, hakem, antrenör, idareci ve benzeri spor elemanları, kulüpler ile sporcu, antrenör, idareci ve benzeri spor elemanları, kulüpler ile kulüpler arasında çıkacak ihtilaflar hakkında Federasyon Yönetim kurulunca verilecek kararlar ile ceza kurulu kararlarını, ilgililerin itirazı üzerine inceleyerek kesin karara bağlayacağı öngörülmüştür.
Disiplin ihlalleri ve bunlara bağlı yaptırımlar irdelendiğinde;
Ana Statü doğrultusunda, atletizm faaliyetlerinde disiplini sağlamak için uluslararası esaslara ve teamüllere uygun olarak, disiplin suçu teşkil eden fiillerle, bu fiillere uygulanacak cezaların belirlenmesi amacıyla düzenlenip suç ve karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken Türkiye Atletizm Federasyonu Ceza Talimatı’nın 2. maddesinde, talimat hükümlerinin atletizm faaliyetlerinde bulunan kulüpleri, kurum ve kuruluşları, sporcuları, hakemleri, antrenörleri, yöneticileri, atletizm dalı görevlilerini ve atletizmle ilgili diğer kişileri kapsadığı hüküm altına alınmıştır.
Talimat’ın “Disiplin Cezaları” başlıklı 3. bölümünde yer alan hükümlerden; “Cezalar” başlıklı 9. maddede, bu talimata göre belirlenen disiplin suçlarına uygulanacak disiplin cezalarının; ihtar, yarışmadan men, hak mahrumiyeti, para cezası, tescil iptali, puan indirme ve küme düşürme cezaları olduğu; 11. maddesinde de “yarışmalardan men” cezasının, kulübünün, sporcunun veya diğer kişilerin resmi yarışmalara katılmaktan men edilmesini ifade ettiği belirtilmiştir.
Konumuza ilişkin olarak, Talimat’ın “Genel Hükümler” başlıklı 4. bölümünde düzenlenen ve “Cezayı Gerektiren Fiiller” başlığı altında yer verilen, “Sportmenliğe Aykırı Hareket” başlıklı 18. maddesinde; “Sportmenliğe veya spor ahlakına aykırı hareket eden, tutum ve davranışlarıyla atletizmin veya Türkiye Atletizm Federasyonunun saygınlığını zedeleyen, kişi veya kulüpler, kurum ve kuruluşlar, bu hususta ayrı ceza hükmü bulunmadığı takdirde yarışmalardan men veya hak mahrumiyeti cezası ile cezalandırılır. Sportmenliğe ve spor ahlakına aykırı hareket eden sporculara ve diğer kişilere 15 gün ile 6 ay arasında yarışmadan men ceza belirli süreli hak mahrumiyeti cezası verilir.”, aynı bölümde “Yabancı Ülkede Cezayı Gerektiren Fiil” başlığı altında düzenlenen 43. maddede ise, “Bu talimata göre yarışmalardan men veya hak mahrumiyetini gerektiren suçlar (fiiller) yabancı ülkede işlendiği takdirde tayin edilecek ceza bir kat arttırılır.” hükümlerine yer verilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında birinci uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sporun esas olarak Devletçe yürütülmesi gereken bir kamu hizmeti olduğu ve spor faaliyetlerinin niteliklerinden kaynaklanan nedenlerle Devletin spor yönetimine ilişkin yetkilerini özerklik yoluyla devrettiği, bu bağlamda, atletizm sporuna ilişkin kamu hizmeti yürüten tüzel kişi olan ve Türkiye Atletizm Federasyonunun özel hukuk hükümlerine tabi olmasının, kurumun ve yürüttüğü faaliyetin kamusal niteliğini ortadan kaldırmadığı,
Türkiye Atletizm Federasyonunun, ana statüsünde sayılan ve aralarında sporcuların da bulunduğu taraflarca icra edilen kamu hizmetlerinin eksiksiz ve sorunsuz yürütülmesi hususunda gereken disiplinin sağlanması açısından, 3289 sayılı Kanun’dan aldığı yetki doğrultusunda, kendi karar organlarınca ve idare hukukuna uygun yöntemlerle ceza talimatı hazırlayıp yürürlüğe koyduğu, dolayısıyla bu talimatta yer alan disiplin kurallarının özel hukuk sözleşmelerinden değil, söz konusu kamu hizmetinin yürütülmesine yönelik idari işlemlerden kaynaklandığı gibi bu talimata konu disiplin kurallarının ihlalinin de özel hukuktan kaynaklanan borç ilişkisine aykırılık yerine, kamu hizmetinin yürütülmesine aykırı davranışlar nedeniyle düzenlenen idarî ceza niteliğinde oldukları ve söz konusu cezalara karşı idari makam konumundaki Tahkim Kuruluna başvuru imkânının sağlanmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; atletizm sporcusu olan katılan … hakkında sanığın başvurusu üzerine, Türkiye Atletizm Federasyonu Ceza Kurulunca ceza verilmesine ilişkin işlemin idari yaptırım niteliğinde olduğunun ve adı geçen Federasyonun da söz konusu yaptırımın uygulanması açısından TCK’nın 267. maddesinin birinci fıkrasında yer alan yetkili makam niteliği taşıdığının kabulü gerekmektedir.
Bu itibarla, bu uyuşmazlık konusu bakımından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir.
İncelenen dosya kapsamı, birinci uyuşmazlık konusuna ilişkin açıklamalar ve varılan sonuç doğrultusunda diğer uyuşmazlık konularının değerlendirilmesinde;
2- Sanık hakkında eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı;
Katılan … hakkında idari yaptırım uygulanmasına yönelik ihbarda bulunan sanık …’ın 19.09.2011 tarihli dilekçesiyle, katılanın ve sanığın beyanlarında tanık olarak adları geçen…, … ve…’in iddia konusu olaylara ilişkin Federasyona verdikleri beyan dilekçelerinin dosyada bulunduğu, katılan hakkında idari yaptırım uygulanmasına ilişkin Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığı Ceza Kurulunca verilen 19.10.2011 tarihli ve 12-10 sayılı karar ile idari yaptırımın itirazen kaldırılmasına ilişkin Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı Spor Genel Müdürlüğü Tahkim Kurulunca verilen 18.11.2011 tarihli ve 123-191 sayılı karar asıllarının da kovuşturma aşamasında dosyaya getirtildiği, yine bu kararlarda olay tanığı oldukları belirtilen ve beyanları ilgili kararlara esas alınan… ve …’le birlikte İbrahim Kabal’ın da aşamalarda tanık olarak ifadelerinin alındığı, idari makamlarca verilen kararların, bu kararlarda dayanılan ve Yerel Mahkemece hükme esas alınan tanık anlatımlarının da dosya içeriğiyle uyumlu ve hüküm kurmaya elverişli olması karşısında; ayrıca idari makamlarca katılan hakkında verilen kararlara konu dosyaların da getirtilip incelenmesini, böylelikle araştırma yapılmasını gerektirecek bir husus söz konusu olmayıp Yerel Mahkemece dosyadaki mevcut delillerle hüküm kurulmasında herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; “Katılan … hakkında idari yaptırım uygulanması kararına ve bu karara yönelik itiraza konu dosyaların ilgili kurumlardan getirtilerek incelenmesi, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, sanık hakkında eksik araştırma ile hüküm kurulduğu” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
3- Sanığa atılı iftira suçunun oluşup oluşmadığı;
Türkiye Atletizm Federasyonunda Milli Takım Antrenörü olan sanık …’ın, 2011 yılında Güney Kore ülkesinde gerçekleştirilen Dünya Atletizm Şampiyonasının bitiminde kafile hâlinde Türkiye’ye döndükten sonra, şampiyonada yarışan milli takım sporcuları arasında yer alan katılan …’nın bu şampiyona sırasında, kendi müsabakasından bir gün önce saat 02.30 sıralarında Amerikalı sporcularla sohbet ettiğinin tespit edildiğini ve aralarında katılanın antrenörünün de olduğu diğer antrenörler tarafından uyarılarak odasına gönderildiğini, katılanın bu davranışının bayrak yarışında da devam ettiğini ve kaldıkları tesise saat 04.30’da erkek bir sporcu ile birlikte tesisin yan taraftan geldiğinin antrenör… tarafından da tespit edildiğini beyan ederek katılan hakkında gereğinin yapılması talebiyle Federasyon Başkanlığına yazılı başvuruda bulunduğu, bu başvuru üzerine Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığı Ceza Kurulunca yürütülen idari soruşturma sonucunda katılanın 30 gün süreyle yarışmalardan men cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, ancak katılan vekilince bu karara itiraz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Spor Genel Müdürlüğü Tahkim Kurulunca; katılana isnat edilen eylemlerin sabit olmadığı gerekçesiyle itirazın kabulüne ve söz konusu cezanın kaldırılmasına karar verildiği olayda; sanığın iddialarına konu olan ve şampiyona sırasında farklı zamanlarda gerçekleştiği belirtilen iki ayrı olaydan birincisinde, katılanın saat 02.00 sıralarında otel önünde diğer sporcularla birlikte oturması nedeniyle hem katılanın kendi antrenörü, hem de orada bulunan diğer antrenörler tarafından uyarılarak odasına gönderildiğine ilişkin iddianın olay anında orada bulunan ve katılanı uyardığı söylenen tanıklar…, … ve…’in beyanlarıyla doğrulanmaması, katılanın saat 04.00 sıralarında yabancı bir erkek sporcuyla birlikte tesisin yan tarafından geldiğine ilişkin ikinci olaya konu iddianın ise, sanığın bu olayı kendisine bizzat anlattığını söyleyen tanık… tarafından inkâr edilmesi ve katılan hakkında idarî yaptırım uygulanması hususunda yetkili makam olan Türkiye Atletizm Federasyonu tarafından verilen idari yaptırım kararının da itiraz makamınca, tanık beyanlarına göre katılana atılı eylemlerin sabit olmadığı gerekçesiyle kaldırılmış olması karşısında; sanığın, katılana yönelik isnatlarının maddi olgu ve vakıalara dayanmadığı, dolayısıyla, katılanın işlemediğini bildiği hâlde ve katılan hakkında idari yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla, ceza talimatında belirtilen ve disiplin ihlali niteliğinde olan hukuka aykırı fiilleri katılana isnat etmek suretiyle yaptığı başvurunun, sporcunun disipline aykırı davranışlarını bildirme yetkisi kapsamında değerlendirilemeyeceği anlaşıldığından, sanığa atılı iftira suçunun unsurlarının oluştuğunun kabulü gerekmektedir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; “dosyada mevcut deliller itibarıyla sanığa atılı iftira suçunun oluşmadığı” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle,
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 27.06.2019 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık konusu bakımından oy birliğiyle, ikinci ve üçüncü uyuşmazlık konuları bakımından oy çokluğuyla karar verildi.
İŞ YERİNDE SİGARA İÇİLDİĞİ GEREKÇESİ İLE İDARİ PARA CEZASI YAPTIRIMI İLE BİRLİKTE İŞ YERİ KAPATMA CEZASI DA VERİLMİŞSE, GÖREVLİ MAHKEME SULH CEZA DEĞİL, İDARE MAHKEMESİ OLUR.
T.C
YARGITAY
19. CEZA DAİRESİ
ESAS NO.2018/7899
KARAR NO.2019/7562
KARAR TARİHİ.29/04/2019
4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun’un 2. maddesine aykırı davranmak eyleminden dolayı muteriz … hakkında Bartın Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü tarafından uygulanan ve 12/01/2018 tarihli ve 38249645 sayılı yazısı ile tebliğ edilen 10 gün iş yeri kapatma cezasına karşı yapılan başvurunun reddine ilişkin Karabük Sulh Ceza Hakimliğinin 17/04/2018 tarihli ve 2018/258 değişik iş sayılı kararına yönelik itirazın reddine dair Karabük Sulh Ceza Hakimliğinin 22/05/2018 tarihli ve 2018/1234 değişik iş sayılı kararı aleyhine, Adalet Bakanlığının 26/10/2018 gün ve 12728 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 06/11/2018 gün ve KYB. 2018/88950 sayılı ihbarnamesi ile dairemize gönderilmekle okundu.
Anılan ihbarnamede;
Dosya kapsamına göre, 5236 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesinde yer alan ” İdarî yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idarî yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idarî yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin iptali talebiyle birlikte idarî yargı merciinde görülür. ” ve anılan Kanun’un 28/1-b maddesinde yer alan “Başvurunun süresi içinde yapılmadığının, başvuru konusu idarî yaptırım kararının sulh ceza mahkemesinde incelenebilecek kararlardan olmadığının veya başvuranın buna hakkı bulunmadığının anlaşılması halinde, bu nedenlerle başvurunun reddine karar verilir” şeklindeki düzenlemeler karşısında, somut olayda iş yeri kapatma cezasına itiraz hakkında görevli mahkemenin idare mahkemesi olduğu gözetilmeden, görevsizlik kararı verilmesi yerine, yazılı şekilde itirazın esastan incelenerek reddine karar verilmesinde isabet görülmediği, gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla,
Gereği görüşülüp düşünüldü:
4207 sayılı Kanun’un “Tütün ürünlerinin yasaklanması” başlıklı 2/1. maddesi;
“(1) Tütün ürünleri;
a) Kamu hizmet binalarının kapalı alanlarında,
b) Koridorları dahil olmak üzere her türlü eğitim, sağlık, üretim, ticaret, sosyal, kültürel, spor, eğlence ve benzeri amaçlı özel hukuk kişilerine ait olan ve birden çok kişinin girebileceği (ikamete mahsus konutlar hariç) binaların kapalı alanlarında,
c) (Değişik: 24/5/2013-6487/26 md.) Hususi araçların sürücü koltukları ile taksi hizmeti verenler dâhil olmak üzere karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolu toplu taşıma araçlarında,
ç) Okul öncesi eğitim kurumlarının, dershaneler, özel eğitim ve öğretim kurumları dahil olmak üzere ilk ve orta öğrenim kurumlarının, kültür ve sosyal hizmet binalarının kapalı ve açık alanlarında,
d) Özel hukuk kişilerine ait olan lokantalar ile kahvehane, kafeterya, birahane gibi eğlence hizmeti verilen işletmelerde,
Tüketilemez…”,
“Ceza hükümleri” başlıklı 5. maddesi;
“…(2) (Değişik: 13/2/2011-6111/202 md.) 2 nci maddenin (a) bendi hariç birinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında belirtilen yasakların uygulanması ve tedbirlerin alınması ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmeyen işletme sorumlularına, mahalli mülki amir tarafından bin Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir…
…(16) (Ek: 13/2/2011-6111/202 md.; Değişik: 24/5/2013-6487/27 md.) Bu maddedeki cezaları gerektiren fiillerin bir yıllık dönemde tekerrürü hâlinde idari para cezası bir kat; ikinci tekerrürü hâlinde iki kat artırılarak verilir. Aynı dönemdeki üçüncü tekerrürde de iş yeri on günden bir aya kadar kapatılır…”
5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “İdarî Yaptırımlar” başlıklı üçüncü bölümünün “yaptırım türleri” başlıklı 16. maddesi;
“(1) Kabahatler karşılığında uygulanacak olan idarî yaptırımlar, idarî para cezası ve idarî tedbirlerden ibarettir.
(2) İdarî tedbirler, mülkiyetin kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirlerdir.”,
Aynı Kanun’un “Başvuru yolu” başlıklı 27. maddesi;
“(1) İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir…
…(8) (Ek: 6/12/2006-5560/34 md.) İdarî yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idarî yargının görev alanına giren kararların da verilmiş olması halinde; idarî yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin iptali talebiyle birlikte idarî yargı merciinde görülür.”,
Aynı Kanun’un “Başvurunun incelenmesi” başlıklı 28. maddesi;
“(1) Başvuru üzerine mahkemece yapılan ön inceleme sonucunda;
a) Yetkili olmadığının anlaşılması halinde dosyanın yetkili sulh ceza mahkemesine gönderilmesine,
b) Başvurunun süresi içinde yapılmadığının, başvuru konusu idarî yaptırım kararının sulh ceza mahkemesinde incelenebilecek kararlardan olmadığının veya başvuranın buna hakkı bulunmadığının anlaşılması halinde, bu nedenlerle başvurunun reddine,
c) (a) ve (b) bentlerinde sayılan nedenlerin bulunmaması halinde başvurunun usulden kabulüne,
Karar verilir…” hükümlerini amirdir.
Kanun yararına bozma talebine konu somut olayda;
Bartın Valiliği İl Sağlık Müdürlüğünün denetimleri sırasında, 21.12.2017 tarihinde başvuranın sahibi olduğu …” isimli iş yerinde yapılan denetim sırasında, kapalı alan niteliğine sahip olan bölümlerde nargile ve sigara tüketildiğinin, ayrıca aynı iş yerinde daha önce üç kez bu nedenle idari para cezası yaptırımı uygulandığının tespit edildiği, devamla 12.01.2018 tarihinde Bartın Valiliği tarafından iş yerinin 4207 sayılı Kanun’un 5/16. maddesi gereği 10 gün süreyle kapatılmasına karar verildiği, başvuranın üçüncü ihlalden sonra teknik yardım alarak iş yerini kapalı alan vasfından çıkartacak şekilde tadil ettirdiğini, tutanakta kendisinin imzası olmadığını ve ayrıca sigara içildiğinin ise fotoğraf benzeri bir delille ispatlanamadığını belirterek idari yaptırım kararının iptalini istemiştir. Başvuranın talebi, Sulh Ceza Mahkemesince reddedilmiş, yapılan itiraz da verilen kararda bir isabetsizlik olmadığından reddedilmiştir.
Başvuran hakkında Bartın Valiliğince tesis edilen iş yerinin 10 gün kapatılmasına dair yaptırım kararının, 5326 sayılı Kanun kapsamında bir diğer kanunlarda yer alan “idari tedbirlerden” olması, ilgili Kanun’da aksine bir hüküm bulunmadığı sürece, 5326 sayılı Kanun’a göre idari para cezalarına karşı Sulh Ceza Mahkemelerine (Hakimliklerine) başvuruda bulunulabileceği, şayet idari para cezasıyla birlikte, aynı kabahat nedeniyle idari yargıda incelenebilecek idari tedbir mahiyetinde bir yaptırıma da karar verilmişse bu kez incelemenin idari yargı mercilerinde görüleceğinin düzenlenmiş olması, somut olayda ise başvuruya konu edilen idari yaptırımın sadece “iş yerinin 10 gün kapatılmasına dair bir “idari tedbir” kararı olması karşısında; görevli yargı merciinin idari yargı olduğunun anlaşılması nedeniyle başvuru konusu idarî yaptırım kararının sulh ceza mahkemesinde incelenebilecek kararlardan olmadığından başvurunun reddine karar verilmesi gerekirken, mahkemece başvurunun esası hakkında karar verilmesi ve itiraz merciinde de bu hususta bir tespit yapılmamış olmasının Kanun’a aykırı olduğu anlaşılmakla,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yukarıdaki nedenlerle yerinde görüldüğünden, Karabük Sulh Ceza Hakimliğinin 22/05/2018 tarihli ve 2018/1234 değişik iş sayılı kararının 5271 sayılı CMK’nun 309/4-a maddesi uyarınca BOZULMASINA, yukarıda yazılı bozma nedenine göre müteakip işlemlerin mahallinde yapılmasına, 29/04/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI
ESAS NO : 2013/212
KARAR NO: 2013/511
KARAR TR : 08.04.2013
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun’un 5. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davacının yazılı olarak uyarılmasına, suçun tekrarı halinde para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Encümen Kararlarının kaldırılması istemiyle açılan davanın İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
Vekil İle Takip Edilen Davada Satış İlanının Vekil Yerine Asile Tebliğ Edilmesi Usulsüz Tebligattır, İhalenin Feshine Karar Verilmesi Gerekir.
2013/1604 E.
2015/1125 K.
Taraflar arasındaki “ihalenin feshi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Simav İcra Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 01.03.2012 gün ve 2012/5 E-2012/50 K. Sayılı kararın incelenmesi davacı-borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 29.11.2012 gün ve 2012/24410 E-2012/35608 K. sayılı ilamı ile;
(…Alacaklı tarafından kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla başlatılan takibe karşı borçlunun, yapılan ihalenin usulsüz olduğunu ileri sürerek feshi istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, şikayetin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11, Avukatlık Kanunu’nun 41 ve HMK.nun 73, 81, 82, 83.maddeleri gereğince vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması zorunludur.
Somut olayda, borçlunun, vekili aracılığıyla Simav İcra Hukuk Mahkemesi’nin 19.03.2010 tarih ve 2009/193 E., 2010/48 K. sayılı dosyası üzerinden kıymet takdiri raporuna itiraz ettiği ve kararın takip dosyası arasında bulunduğu görülmektedir. Bu durumda, yukarıda açıklanan maddeler gereğince, satış ilanının kıymet takdirine itiraz eden vekile tebliği gerekir. Ayrıca takip dosyasına vekaletname sunulmamış olması kıymet takdirine itiraz hakkındaki kararın dosyaya sunulmuş olmasına göre artık borçlunun takipte vekille temsil edildiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Dairemizin süreklilik arzeden içtihatlarına göre, satış ilanının usulsüz tebliğ edilmesi başlı başına ihalenin feshi sebebi olup, borçlu vekiline satış ilanının tebliğ edilmemesi de aynı hukuki sonucu doğurur.
O halde mahkemece, yapılan açıklamalar ışığında, dava konusu olan taşınmaz yönünden ihalenin feshine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddine dair hüküm tesisi isabetsizdir…)
gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davacı-borçlu vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava satış ilanına ilişkin kararın geçersiz tebliği nedeniyle ihalenin feshi istemine ilişkindir.
Davacı-borçlu vekili, taşınmaz satış ilanının vekili yerine borçlu asile tebliğinin usulsüz olduğunu ileri sürerek, ihalenin feshine karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, ayrı ayrı davanın reddini talep etmişlerdir.
Yerel mahkemece; “davacı tarafça mahkememizin 2009/193 esas sayılı kıymet takdirine itiraz davasının davacı borçlu tarafça vekil ile temsil edildiğinden takip dosyasının da vekille temsil edildiğinin sabit hale geldiğini, takip dosyasında taşınmazın açık artırma ilanları ve ihale gün ve saatinin vekil yerine asile gerçekleştirildiğini, bu nedenle tebligatın usulsüz ve herhangi bir sonuç doğurmayacağını iddia etmiş ise de, davacı vekilinin 6100 sayılı HMK 77.maddesi uyarınca takip dosyasında olması gereken vekaletnamesinin satış gününün tebliği tarihine kadar takip dosyasına ibraz edilmeyişi, davacı borçlu asile usulüne uygun olarak yapılan tebligat tarihi de dikkate alındığında davacı borçlu tarafça yasal süresi içerisinde şikayet yapılmadığı” gerekçesiyle davacının davasının reddine dair verilen karar davacı-borçlu vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece, önceki gerekçeler tekrarlanmak ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun benzer bir uyuşmazlıkta verdiği 06.07.2011 gün ve E:2011/12-108, K:2011/505 sayılı ilamına dayanmak suretiyle ilk kararda direnilmiş; kararı davacı-borçlu vekili temyiz etmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ihalenin feshine konu taşınmaz satış ilanının borçlu asile mi yoksa (taşınmaz kıymet takdirine itiraz davasında vekille temsil edilen ve bu mahkeme kararının icra dosyasında bulunması karşısında) vekiline mi tebliğ edilmesi gerektiği; varılacak sonuca göre yasal süresinde başvuru ile ihalenin feshine karar verilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11 nci, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 41 ve nihayet 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 73, 81, 82 ve 83.maddeleri gereğince; vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması zorunludur.
Buna göre somut olayda satış ilanının, kıymet takdirine itiraz eden; borçluyu temsil ettiği belirtilen kıymet takdirine itiraz kararı da takip dosyasına ibra edilen borçlu vekiline tebliğ edilmesi gereklidir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmede azınlıkta kalan bir kısım üyelerce; yerel mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu gibi, Hukuk Genel Kurulunun birebir emsal nitelikte bulunan 06.07.2011 gün ve E:2011/12-108, K:2011/505 sayılı ilamına dayanarak verilen direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de kurul çoğunluğunca bu görüş benimsenmemiştir.
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve borçlunun vekille temsil edildiği kıymet takdirine itiraz kararının takip dosyasına sunulmuş olmasına göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davacı-borçlu M.. Ç.. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma ilamında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 01.04.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
2004 sayılı İcra İflas Kanunu(İİK)’nun 126. ve devamı maddeleri uyarınca haczedilen taşınmazlar kural olarak yalnız açık artırma yolu ile satılır. Taşınmaz ihalelerinde artırma satıştan en az bir ay önce ilan edilir. Satış ilanında nelerin bulunması gerektiği 2004 sayılı Kanunun 126.maddesinde ve İcra Ve İflas Kanunu Yönetmeliğinin 45.maddesinde düzenlenmiş olup, buna göre ilanda satışın yapılacağı yer, gün ve saatinin açık ve kesin bir şekilde belirtilmesi gerekir.
Anılan Kanunun 127.maddesi uyarınca taşınmaz artırma ilanının birer sureti, ilgililere tebliğ olunur. Satış ilanının tebliğ edileceği kişiler; borçlu, alacaklı ve tapu sicilinde kayıtlı bulunan ilgililerdir.
Satış ilanının kendilerine tebliği gereken ilgililer, vekil ile temsil ediliyorsa, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’ nun 62, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu (Av.K)’nun 41 ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu (Teb.K)’nun 11.maddeleri uyarınca satış ilanı ilgilinin vekiline tebliğ olunur.
Açık artırma, satış ilanında belirtilen gün ve saatte yapılır. Artırma herkese açıktır. Yalnız, artırmaya katılacak olanların, teminat göstermesi gerekir. Artırmanın yapılışı ve sonuçlanması hakkında bir tutanak düzenlenir. Bu tutanağa, artırmanın yapıldığı gün, başlama ve bitme saati, sürülen pey miktarları ve pey sürenlerin ad ve soyadları, en yüksek peyin üç defa bağırıldığı, ihalenin kime yapıldığı, ihale yapılamamış ise artırmanın on gün daha uzatılmış olduğu yazılır.
İcra İflas Kanunun Yönetmeliğinin 45.maddesi uyarınca artırma tutanağı icra müdürü, tellal ve alıcı tarafından imza edilir.
2004 sayılı İcra İflas Kanununun “İhalenin Feshi Ve Neticesi” başlıklı 134.maddesinde;
“İcra dairesi tarafından taşınmaz kendisine ihale edilen alıcı o taşınmazın mülkiyetini iktisap etmiş olur…
(Değişik: 09.11.1988-3494/22 md.) İhalenin feshini, Borçlar Kanununun 226’ncı maddesinde yazılı sebepler de dahil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, tapu sicilindeki ilgililer ve pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla tetkik merciinden şikayet yolu ile ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde isteyebilirler. İlgililerin ihale yapıldığı ana kadar cereyan eden muamelelerdeki yolsuzluklara en geç ihale günü ıttıla peyda ettiği kabul edilir. İhalenin feshi talebi üzerine tetkik mercii talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir. Talebin reddine karar verilmesi halinde tetkik mercii davacıyı feshi istenilen ihale bedelinin yüzde onu oranında para cezasına mahkum eder. (Ek cümle: 17.07.2003- 4949/38 md.) Ancak işin esasına girilmemesi nedeniyle talebin reddi hâlinde para cezasına hükmolunamaz….
Satış ilanı tebliğ edilmemiş veya satılan malın esaslı vasıflarındaki hataya veya ihalede fesada bilahare vakıf olunmuşsa şikayet müddeti ıttıla tarihinden başlar. Şu kadar ki, bu müddet ihaleden itibaren bir seneyi geçemez.
İhalenin feshini şikayet yolu ile talep eden ilgili, vaki yolsuzluk neticesinde kendi menfaatlerinin muhtel olduğunu ispata mecburdur…”
Düzenlemesi yer almaktadır.
Görüldüğü üzere, cebri icra yoluyla yapılan açık artırma ile satış, adi bir satış sözleşmesi değildir. Bu nedenle cebri icra satışlarının feshi de cebri icra hukukuna göre olur. Fesih için genel mahkemede dava açılamaz. İhalenin feshi yalnız şikayet yolu ile icra mahkemesinden istenebilir.
2004 sayılı Kanunun konuya ilişkin 134.maddesinde ihalenin feshi nedenleri teker teker belirtilmemiş; sadece 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 226.maddesinde yazılı sebeplerle, satış ilanının tebliğ edilmemiş olması, satılan malın esaslı niteliklerindeki hata ve ihaledeki fesat nedenleriyle ihalenin bozulabileceğine değinilmiştir.
Satışı yapan icra dairesinin satışın yapılmasını düzenleyen kanun, tüzük veya yönetmelik hükümlerine aykırı hareket etmiş olması halinde, icra mahkemesinden ihalenin feshi istenebilir.
Ne var ki, Hukuk Genel Kurulu’nun 17.02.1999 gün ve 1999/82-86 sayılı kararında da belirtildiği üzere, takibin kesinleşmesinden sonra borca itiraz sebepleri ihalenin feshi nedeni olarak ileri sürülemez.
İhalenin bozulma nedenleri, gerek doktrinde ve gerekse Yargıtay uygulamasındaki kabule göre; a)İhaleye fesat karıştırılmış olması; b)Artırmaya hazırlık aşamasındaki hatalı işlemler; c)İhalenin yapılması sırasındaki hatalı işlemler; d)Alıcının taşınmazın önemli nitelikleri hakkında hataya düşürülmüş olması, şeklinde sıralanabilir.
İhalenin feshi kural olarak, ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde istenebilir. Satış ilanının kendisine tebliğ edilmesi gereken kişiler ya da vekilleri tebligatın yapılmaması nedeni ile ihalenin feshini yedi günlük şikayet süresi içinde talep edebilirler. Bu süre hak düşürücü niteliktedir. Bu özelliği nedeniyle de sürenin geçip geçmediğinin re’sen dikkate alınması gereklidir.
Satış ilanı kendisine tebliğ edilmeyen ancak satıştan haberdar olan kişinin ihalenin feshini, ihaleden itibaren yedi gün içinde istemesi gerekir. Satış ilanı tebliğinin usulsüz olması veya tebliğin satış günü veya sonrasında yapılması başlı başına ihalenin feshi nedenidir.
Kural olarak; ilgililerin ihalenin yapıldığı ana kadar cereyan eden işlemlerdeki yolsuzlukları en geç ihale günü öğrenmiş oldukları kabul edilir.
Bu kuralın istisnaları, diğer bir ifade ile ihalenin feshi süresinin öğrenme tarihinden itibaren başladığı haller, kendisine satış ilanı tebliği gereken ilgiliye, satış ilanının tebliğ edilememiş olması, satılan malın esaslı niteliklerindeki hatanın veya artırmaya fesat karıştırıldığının sonradan öğrenilmiş olması halleridir.
Uyuşmazlığın çözümü için yukarıda da işaret olunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun vekil ile temsile ilişkin hükümlerinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
1086 sayılı HUMK’ un 65.maddesi, “Katibiadil, nahiye meclisi veya ihtiyar heyeti veyahut sulh hakimi tarafından imzası musaddak bir vekaletname ile vekaletini vekil ispat etmeğe ve vekaletnamenin aslını veyahut musaddak suretini dava dosyasına konulmak üzere vermeğe mecburdur.” düzenlemesini içermektedir.
Aynı Kanunun 67.maddesi uyarınca, “Vekaletnamenin aslını veya örneğini vermeyen vekil dava açamaz ve yargılama ile ilgili hiçbir görev yapamaz. Şu kadar ki, gecikmesinde zarar umulan hallerde mahkeme, vereceği kesin bir süre içinde vekaletnamesini getirmek şartıyla vekilin dava açmasına veya usul işlemleri yapmasına izin verebilir. Bu süre içinde vekaletname verilmez veya aynı süre içinde asil, yapılan işlemleri kabul ettiğini dilekçe ile mahkemeye bildirmezse dava açılmamış sayılır ve yapılan işlemler hükümsüz kalır…Vekaletname aslının veya onanmış örneğinin her dosya için ayrı ayrı verilmesi zorunludur.” (6100 sayılı HMK. m.77).
Buna göre, vekil, vekaletnamenin aslı veya onaylı örneğini, dava dosyasına sunulmak üzere mahkemeye vermekle yükümlüdür. Vekaletnamenin aslının veya onaylı örneğinin her dosya için ayrı ayrı verilmesi zorunludur. Vekaletnamenin aslı veya onaylı örneği verilmeden yargılama ile ilgili hiçbir görev yapılamaz.
Buna karşılık, ihtiyati tedbir veya delil tespiti dosyasında vekaletnamesi bulunan vekil, bundan sonra dava açarken yeniden vekaletname vermek zorunda değildir. Çünkü ihtiyati tedbir veya delil tespiti dosyası, asıl dava dosyası ile birleştirilir; yani asıl dava dosyasının ekidir (Baki Kuru:Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, 6. Baskı, 2. Cilt, s 1261).
Konuya ilişkin olarak 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Vekile ve kanuni mümessile tebligat” başlıklı 11.maddesi, “Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir.” düzenlemesini içermektedir.
7201 sayılı Kanunun 32.maddesi uyarınca tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır ve muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur. Tebligat, kanunda öngörülen usullere aykırı yapılırsa, Tüzüğün 51/1.maddesi uyarınca “tebligat yapılmamış addedilir”. Kural bu olmakla beraber 32.madde gereğince eğer muhatap bu tebligatı öğrenirse, usulsüz olmasına rağmen tebligat yapılmış sayılır.
Bu anlamda muhatap tebligat gereğini yerine getirmek için bazı işlemlere başlarsa, onun tebligatı öğrendiği kabul edilir. Böyle bir durumda, artık tebligatın geçersiz olduğunun ileri sürülmesi veya tebligatın geçersiz kabul edilmesi objektif iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz.
7201 sayılı Kanunun 11.maddesine göre, tebligat yapılabilmesi vekilin vekaletnamesinin bulunmasına bağlıdır. Vekaleti olmayan avukata yapılacak tebligat geçersiz olur.
Genel vekil her dava için vekaleti kabule zorlanamaz.
Vekile yapılan tebligatın geçerli olması için, onun vekil sıfatıyla icra takibine katılmış olması gerekir. Mesela, vekilin alacaklı adına takip talebini imzalamış veya borçlu adına ödeme emrine itiraz etmiş olması hallerinde, tebligat alacaklı veya borçluya değil, vekile yapılır. Bir kişinin genel vekiline yapılacak tebligat, eğer genel vekil icra takibine katılmamışsa ancak genel vekilin kabulü halinde mümkündür. Çünkü, genel vekil müvekkilini her dava ve icra işinde temsil etmek zorunda değildir (Baki Kuru:İcra Ve İflas Hukuku El Kitabı, 2.Baskı, Ankara 2013, s.135-136).
Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 06.07.2011 gün ve E:2011/12-108, K:2011/505 sayılı ilamında da benimsenmiştir.
Yapılan açıklamaların ışığında somut olay incelendiğinde;
Davacı-borçlu M.. Ç..’a satış kararının 7201 sayılı Kanunun 21.maddesi uyarınca tebliğ edildiği, davacı-borçlu tarafından verilmiş bir vekaletnamenin satış kararı ve satış gününe kadar takip veya satış dosyasına ibraz edilmediği, dolayısıyla satış tarihine kadar davacı-borçlunun icra satış dosyasında vekille temsil edilmediği, bu nedenle doğrudan borçluya çıkartılan tebligatın usulüne uygun olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda davacı-borçluya satış gününün usulüne uygun olarak tebliğ edildiği; borçlunun 04.07.2011 tarihli ihaleden haberdar olmasına rağmen ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde ihalenin feshini talep etmediği; diğer bir ifade ile şikayet-ihalenin feshi talep tarihi olan 23.12.2011 günü itibariyle 2004 sayılı Kanunun 134.maddesindeki yedi günlük hak düşürücü sürenin fazlasıyla geçtiği açıktır.
Tebliğin gerçekleştiği tarihte vekille temsil edilmeyen davacı-borçluya 7201 sayılı Tebligat Kanunun 21.maddesi uyarınca yapılan tebliğ usulüne uygun olup, usule aykırı bir tebliğ bulunmadığından “usulsüz tebliğ” ile ilgili 7201 sayılı Tebligat Yasasının 32.maddesinin de somut olayda uygulama yeri bulunmamaktadır.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, satış dosyasına ibraz edilen kıymet takdiri raporuna itiraza ilişkin karar örneğinde davacı-borçlunun vekilinin adı bulunduğu ve bu kararın takip dosyasında bulunmasından sonra artık 7201 sayılı Kanunun 11.maddesi uyarınca tebligatın kararda adı bulunan vekile yapılması gerektiği, asile yapılan tebliğin geçersiz olduğu görüşü ileri sürülüp; Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunca, bu görüşün benimsenmesi emsal karara uygun değildir.
O halde, somut olayda, ihalenin 04.07.2011 tarihinde yapıldığı ve davacı-borçlunun ihale tarihinden yöntemince haberdar olduğu gözetildiğinde, 23.12.2011 tarihinde yapılan ihalenin feshine dair şikayetin yasada öngörülen süreden çok sonra olduğu belirgin olmakla, mahkemece süre nedeniyle redde karar verilmesinde isabetsizlik bulunmamaktadır.
Yukarıda açıklanan gerektirici nedenlere göre; mahkemece, talebin süreden reddine karar verilip; bu kararda direnilmiş olması usul ve yasaya uygun olup, direnme kararının açıklanan nedenlerle onanması gerektiği görüşündeyim.
İŞVERENİN SOSYAL VE EKONOMİK ÜSTÜNLÜĞÜNÜ KULLANARAK TAZMİNATLARI ÖDEME KOŞULU BENZERİ BASKILARLA İŞÇİDEN YAZILI İSTİFA DİLEKÇESİ VERMESİNİ TALEP ETMESİ
T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
E. 2016/33150
K. 2017/21641
T. 18.12.2017
4857/m.20/3
ÖZET : Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. İşçinin haklı bir nedene dayanmadan ve bildirim öneli tanımaksızın iş sözleşmesini feshi, istifa olarak değerlendirilmelidir. Uygulamada en çok karşılaşılan şekli olan, işçinin ihbar ve kıdem tazminatı haklarının ödenmesi şartıyla ayrılma talebi istifa olarak değil, olsa olsa ikale (bozma sözleşmesi) yapma yönünde icap biçiminde değerlendirilmelidir. İşverenin sosyal ve ekonomik üstünlüğünü kullanarak, tazminatları ödeme koşulu, benzeri baskılarla işçiden yazılı istifa dilekçesi vermesini talep etmesi ve işçinin buna uyması halinde, gerçek bir istifa iradesinden söz edilemez. Bu halde feshin işverence gerçekleştirildiği kabul edilmelidir. Ancak bu durumun, irade fesadının işçi tarafından kanıtlanması gerekir.Dosya içeriğine göre işyeri hekimi olan davacının iş sözleşmesini kendi eli mahsulü dilekçeyle sona erdirdiği anlaşılmakta olup, bu belgenin iradesi sakatlanmak suretiyle kendisinden alındığının somut delillerle kanıtlayamadığı anlaşılmaktadır. İş sözleşmesini kendisi fesheden işçi, feshin geçersizliğini talep edemez. Davanın reddi yerine kabulü hatalıdır.
DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hüküm duruşmalı olarak süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş ise de; işin mahiyeti itibarıyla duruşma isteminin reddine, incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verilmiş olmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili; davalı işveren nezdinde 05/01/2015 – 31/12/2015 tarihleri arasında işyeri hekimi olarak çalışan davacının kendisi hakkında çok şikayetler alındığı gibi asılsız ithamlarla istifaya zorlandığını, aksi takdirde aynı gün iş akdinin feshedileceğinin ve hiçbir işçilik alacağı ve tazminatı ödenmeden ayrılmaya zorlanacağının belirtildiğini, bu durum karşısında gururu kırılan, itibarı zedelenen ve aynı gün itibari ile güvenlik eşliğinde kapıdan atılma tehditi ile karşı karşıya kalan davacının kendisine sunulan tutanağı imzalamak zorunda kaldığını, işten ayrılmasını gerektirecek hiç bir sebep bulunmadığını, baskı ve tehdit ile istifa ettirildiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili; davacının yüksek eğitimli bir tıp doktoru olup, dava dilekçesinde kendisine sunulan tutanağı imzalamak zorunda kaldığını ileri sürmüş ise de, tamamen kendi hür iradesi ve kendi el yazısı ile hazırlayıp sunduğu istifa dilekçesi ile iş akdini feshettiğini, davacının istifa iradesinin sonuçlarını öngörebilecek bilgi ve yetkinliğe sahip olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, “bir yıla yakın bir süre çalışan işçinin, tüm tazminat haklarından vazgeçerek, istifa etmesinin, hayatın olağan akışına uygun olmadığı gerçeği karşısında, davalı işveren tarafından yapılan, iş sözleşmesinin feshine ve davacı işçinin işten çıkarılmasına dair işlemin, İş Hukuku mevzuatına, işten çıkarma usül ve prosedürüne, çalışanlar arasında eşit davranılması ve feshin son çare olması ilkesine uygun olmadığı” gerekçesiyle davanın kabulüne hükmedilmiştir. <
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
İşçinin iş güvencesi hükümlerinden yararlanması için, iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedilmesi gerekir. İş sözleşmesini fesheden işçi feshin geçersizliği ve işe iade isteminde bulunamaz.
İşçinin haklı bir nedene dayanmadan ve bildirim öneli tanımaksızın iş sözleşmesini feshi, istifa olarak değerlendirilmelidir. Uygulamada en çok karşılaşılan şekli olan, işçinin ihbar ve kıdem tazminatı haklarının ödenmesi şartıyla ayrılma talebi istifa olarak değil, olsa olsa ikale (bozma sözleşmesi) yapma yönünde icap biçiminde değerlendirilmelidir. İşverenin sosyal ve ekonomik üstünlüğünü kullanarak, tazminatları ödeme koşulu, benzeri baskılarla işçiden yazılı istifa dilekçesi vermesini talep etmesi ve işçinin buna uyması halinde, gerçek bir istifa iradesinden söz edilemez. Bu halde feshin işverence gerçekleştirildiği kabul edilmelidir. Ancak bu durumun, irade fesadının işçi tarafından kanıtlanması gerekir.
Dosya içeriğine göre işyeri hekimi olan davacının iş sözleşmesini kendi eli mahsulü dilekçeyle sona erdirdiği anlaşılmakta olup, bu belgenin iradesi sakatlanmak suretiyle kendisinden alındığının somut delillerle kanıtlayamadığı anlaşılmaktadır. İş sözleşmesini kendisi fesheden işçi, feshin geçersizliğini talep edemez. Davanın reddi yerine kabulü hatalıdır.
4857 Sayılı İş Yasası’nın 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan gerekçe ile;
1.Mahkemenin kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,
2.Davanın REDDİNE,
3.Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,
4.Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 205,00 TL. yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,
5.Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre belirlenen 1.980,00 TL. ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
6.Peşin alınan temyiz harcının istemi halinde davalıya iadesine,
Kesin olarak, 18.12.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
BOŞANMA DAVASINDA İBRAZ EDİLEN İMZALI CEVAP DİLEKÇESİ MAHKEME İÇİ İKRAR OLUP, BAŞKA BİR DAVADA KESİN DELİL TEŞKİL EDER.
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO: 2007/14-289
KARAR NO: 2007/291
KARAR TARİHİ: 23.5.2007
1086/m.236
5.2.1947 tarih 20/6 sayılı YİBK
ÖZET : Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236/1. maddesi hükmü uyarınca dava evrakında yapılan ikrar geçerlidir ve ikrar eden aleyhine, başka bir davada da kesin delil teşkil eder. Davalının boşanma davasında ibraz ettiği imzalı cevap dilekçesindeki beyanının, HUMK’nun 236/1. maddesinde öngörülen mahkeme iç ikrar niteliğinde olup, görülmekte olan davada davalı aleyhine kesin delil teşkil ettiği ve yazılı belge mahiyetinde bulunduğu, her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır.
Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece davacının iddiasını yazılı delille kanıtladığı göz önünde tutularak, dava konusu bağımsız bölümün, davalının çocukları tarafından satın alındığının kabulü ile, davacı çocuğun payı oranında talebin hüküm altına alınması gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Asliye 9. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 09.03.2006 gün ve 2005/409 E. 2006/64 K, sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 19.09.2006 gün ve 6259-9431 sayılı ilamı ile;
( … Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, babasını dava ederek 374 ada 50 parsel sayılı taşınmazda bulunan binada 3 numaralı bağımsız bölümün kendi parası ile satın alındığını ileri sürerek davalı adına olan tapusunun iptali ile adına tescilini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiş; hükmü, davacı temyiz etmiştir.
5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere, inanç sözleşmesi inanç gösterilene bir hakkın kullanılmasında davranışlarını inanç gösterenin tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla, inanç gösterilen kişi inanç gösteren namına yapılacak bir işlemden sonra taşınmazın mülkiyetini ona geçirme borcu altına girer. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, bunun dava yoluyla yerine getirilmesi istenebilir. Sözü edilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca inanç sözleşmesinin yazılı delille kanıtlanma olanağı vardır.
Somut olayda; Davalı daha önce aleyhine açılan boşanma davasının ( Yatağan Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/314 Esas 2004/75 Karar sayılı ) yargılamaları sırasında 23.10.2003 tarihli cevap dilekçesinde “… Üzerime kayıtlı ev ise müşterek çocuklarımız tarafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üzerime olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunmuş ve dava konusu evin çocukları tarafından alındığını ifade etmiştir.
HUMK.nun 236/4 maddesinde “Mahkeme dışındaki ikrarı teyit edecek delalil ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir.” hükmü öngörülmüştür. Davalının boşanma davasının yargılamaları sırasında vermiş olduğu imzalı cevap dilekçesindeki beyanı HUMK.nun 236/4 maddesinde düzenlenen mahkeme dışı ikrar niteliğinde olup, davacı yararına kesin delil teşkil eder. Davacı, az yukarıda yazılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddiasını yazılı delil ile kanıtlamıştır. Bunun aksi ancak aynı şekilde düzenlenmiş yazılı delille kanıtlanabileceğinden davalının yukarıdaki beyanını boşanma davasındaki nafaka ve tazminat taleplerinden kurtulmak için yaptığı yönündeki belgeye dayanmayan savunmasına itibar edilemez. Bu durumda, mahkemece dava konusu evin davalının çocukları tarafından alındığı kabul edilerek, davacı çocuğunun payı oranında istemin hüküm altına alınması gerekirken davanın tümü ile reddi doğru olmadığından hüküm bozulmalıdır… ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Davacı vekili; davalının oğlu olan müvekkilinin, annesi ve babasının geçimsizliği dolayısıyla ve babasının da isteğiyle tüm birikimlerini sarf ederek 374 ada 50 parselde bulunan binada 3 numaralı bağımsız bölümü kendi parası ile satın aldığını ve tapusunun da davalı babası üzerine yapıldığını; ancak, eşini bırakıp giden davalının, kendi evinde oturan davacı oğluna da ihtarname keşide ederek fuzuli işgal nedeniyle evi boşaltmasını istediğini; oysa dava konusu dairenin, müvekkilinin parasıyla satın alındığını ve daha önce davacının annesi tarafından açılan boşanma davası sırasında davalının ibraz ettiği cevap dilekçesinde, “dava konusu evin çocukları tarafından alınarak, emekli muafiyetinden faydalanmak üzere tapusunun kendi üzerine yapıldığını” açıkça ikrar ettiğini ileri sürerek, 374 ada 50 parselde 28/424 arsa payı ile davalı adına kayıtlı bulunan 3 nolu meskenin tapusunun iptali ile, müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili; müvekkilinin başka bir taşınmazının satışından elde ettiği parayla dava konusu bağımsız bölümü satın almış olup, davacının alım gücü bulunmadığını; boşanma davası sırasında müvekkili tarafından verilen cevap dilekçesinde yer alan beyanların, davalının eşinin nafaka ve tazminat taleplerinden kurtulmak amacına yönelik olduğunu; 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda ön görülen şekilde, davacının iddiasını ispata yarar yazılı delil de bulunmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini cevaben bildirmiştir.
Mahkemenin, “davacının iddiasını yazılı belge ile kanıtlayamadığı gibi, olayın tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte vukuuna delalet edebilecek bir yazılı delil başlangıç niteliğinde belge de bulunmadığı; dava dilekçesinde dayanılan, davalının başka bir mahkemeye vermiş olduğu cevap dilekçesindeki beyanlarının ise bu bağlamda yazılı bir belge olmayıp mahkeme dışı ikrar niteliğinde kabul edilemeyeceği, taraflar arasında akrabalık ilişkisi bulunmasına karşın inanç sözleşmesine dayalı tapu iptal ve tescil davalarında HUMK. 293. maddesi uyarınca tanık dinlenmesinin mümkün bulunmadığı ve davacının, yemin deliline de dayanmadığının anlaşıldığı” gerekçesiyle kanıtlanamayan davanın reddine dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.
Dava konusu, 374 ada 50 parsel sayılı arsa üzerindeki binanın 28/424 arsa paylı A Blok 2. kat 3 nolu mesken, davalı Tayyur Kabul adına kayıtlı olup, 15.5.2003 tarihinde alım suretiyle iktisap etmiştir. Eldeki davanın açılmasından önce; davacının annesi tarafından davalı baba aleyhine Yatağan Asliye Hukuk Mahkemesinin E: 2003/314 K: Esas 2004/75 sayılı dosyasında açılan boşanma davasının yargılaması sırasında, davalı baba Tayyur Kabul tarafından imza ve ibraz edilen 23.10.2003 tarihli cevap dilekçesinde “…Üzerime kayıtlı görünen ev ise müşterek çocuklarımız tarafından alınmış olup asıl olarak çocuklarımızındır. Tapu kaydının üzerimde olmasının sebebi ise emekli olmam nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmak içindir…” şeklinde beyanda bulunulmuş ve o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesini tekrar ettiklerini bildirmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; inanç sözleşmesinden kaynaklanan görülmekte olan davada, davalının boşanma davasının yargılaması sırasında ibraz etmiş olduğu cevap dilekçesindeki beyanının, kesin delil mahiyetinde mahkeme içi ikrar olup olmadığı; buna bağlı olarak, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngörülen yazılı delil niteliğinde bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, “ikrarın” hukuki niteliği ve konusu ile ispat kuvveti açısından türleri üzerinde durulmasında yarar vardır.
Yargılama usulü bakımından ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir ( YHGK. 9.11.1955 gün E:4-79 K:78; YHGK. 25.6.1975 gün E:4/681 K:879 ).
İkrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre belirlenir. Bu cümleden olarak, ikrarın yapıldığı yere göre bir ayırıma tabi tutulması, kanundan doğan bir zorunluluk olup; ikrarın mahkeme içinde veya mahkeme dışında yapılmasına farklı hüküm ve sonuçlar bağlanmıştır.
Kavram olarak da mahkeme dışı ikrar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Mahkeme haricindeki ikrarı teyit edecek delail ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir” hükmü ile açıkça kullanılmış iken; mahkeme içi ikrar aynı maddenin birinci fıkrasında “Dava evrakında veya hakim huzurunda iki taraftan birinin veya vekilinin sebkeden ikrarı muteberdir. Ve mukir olan taraf aleyhine delil teşkil eder” hükmü ile örtülü olarak kullanılmıştır.
Mahkeme dışı ikrarın, taraflardan yada onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın mahkemeye yönelik değil; ya karşı taraf, yada başka kimseler veya merciiler önünde yapılması gerekir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil olmayıp, takdiri delildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak delil ve emare varsa, buna dayanarak hüküm verebilir ( HUMK. m.236/4 ).
Mahkeme içi ikrarın, taraflardan yada onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın yargılama içinde, mahkemeye karşı yapılması gerekir. Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapılabileceği gibi; bir dilekçe veya layiha ( dava evrakı ) ile de vakıa ikrar edilebilir. Hukuk Usuli Muhakemeleri Kanunun 236/1. maddesinde “dava evrakı” olarak belirtilen belgeler, tarafların dilekçe ve layiha gibi, davayı hakim önüne götüren ve dava ilişkisi nedeniyle birbirlerine usulen tebliğ ettirdikleri belgelerdir. Mahkeme içi ikrar, bir kesin delildir.
Önemle vurgulanmalıdır ki; bir davada yapılan mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder ( Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı baskı, İstanbul 2001, C:2, s:2045 ).
Bu genel açıklamalardan sonra, inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptal ve tescil istemiyle açılan davalarda iddianın ispat şeklinin açıklanması gerekmektedir.
Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözümlenmiştir. Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır. Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunmayacağı, zira Borçlar Kanununun “müvekkil vekiline karşı muhtelif borçlarım ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasasının 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile isbatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.
O halde, 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenirliği kabul edilen iddiaların isbatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir.
Somut olayda; davalı, daha önce aleyhine açılan boşanma davasının yargılamaları sırasında verdiği cevap dilekçesinde, üzerine kayıtlı bulunan evin müşterek çocukları tarafından alındığını, asıl olarak çocuklarına ait olduğunu, tapu kaydının üzerinde bulunma sebebinin ise emekli olması nedeniyle vergi muafiyetinden yararlanmasına yönelik bulunduğunu beyan etmiş, o davada cevap dilekçesinin okunduğu 20.11.2003 tarihli oturumda davalı vekili, cevap dilekçesi içeriğini benimseyerek, dilekçeyi tekrar ettiklerini bildirmiştir.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 236/1. maddesi hükmü uyarınca dava evrakında yapılan ikrar geçerlidir ve ikrar eden aleyhine, başka bir davada da kesin delil teşkil eder.
Açıklanan maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davalının boşanma davasında ibraz ettiği imzalı cevap dilekçesindeki beyanının, HUMK.nun 236/1. maddesinde öngörülen mahkeme iç ikrar niteliğinde olup, görülmekte olan davada davalı aleyhine kesin delil teşkil ettiği ve 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngörülen yazılı belge mahiyetinde bulunduğu, her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır.
Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.5.1992 gün ve E:1992/14-249 K:1992/323 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.
Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece davacının iddiasını yazılı delille kanıtladığı göz önünde tutularak, dava konusu 3 numaralı bağımsız bölümün, davalının çocukları tarafından satın alındığının kabulü ile, davacı çocuğun payı oranında talebin hüküm altına alınması gerekirken; yanılgılı gerekçeyle davanın reddine dair verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 23.05.2007 gününde oy birliği ile karar verildi.
Yardım Nafakasının Üniversiteden Mezun Olan Çocuğa İş Bulana Kadar Devamı Gerekir.
ESAS NO : 2016/15392
KARAR NO : 2017/6543Taraflar arasındaki yardım nafakasının kaldırılması davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
K A R A R
Davacı vekili dilekçesinde; davalı kızı lehine 325 TL yardım nafakasına hükmedildiğini, davalının Ziraat Fakültesinden mezun olduğunu, çalışabilecek ve yaşamını idame ettirecek durumda olduğunu, bu nedenle nafakanın kaldırılmasına karar verilmesini ve 20.05.2013 tarihinden sonra haksız olarak ödenen yardım nafakasının istirdadını talep ve dava etmiştir.
Bozmadan sonra davacı vekili, geçmişe yönelik nafakanın tahsili yönündeki talebini atiye terk etmiştir.
Davalı vekili; davalının, 2013 Haziran ayında okulu bitirdiğini, KPSS kursuna yazıldığını ücretini çalışarak ödediğini, annesinin ev hanımı olup 378 TL yetim maaşı aldığını davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece; davalıya ödenmekte olan yardım nafakasının iş bu davanın açıldığı 10.01.2014 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırılmasına, daha önceden ödenen nafakaların iadesi konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının yerinde bulunmadığından reddi gerekir.
2)TMK. nun 364.maddesine göre; “Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.”
Aynı Kanunun 365/2.maddesinde de; “Dava, davacının geçinmesi için gerekli ve karşı tarafın mali gücüne uygun bir yardım isteminden ibarettir.” düzenlemesi yer almıştır.
Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 gün ve 1998/656-688 sayılı ilamında da; “…yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür (eğitim) gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların…” yoksul kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Yardım nafakası, aile bireylerini yoksulluk ve düşkünlükten kurtarmaya ilişkin bir nevi sosyal yardımlaşma olup, ahlak kuralları ile geleneklerin zorunlu kıldığı bir ödevdir.
Aile bağlarının herhangi bir nedenle zayıflamış olması da yükümlülüğü ortadan kaldıran bir neden olarak düzenlenmemiştir. Bu nedenlerle kanun koyucu, yardım nafakasını kişinin ve toplumun vicdanına bırakmamış, kanuni bir ödev olarak düzenlemiştir.
Okumakta olan kişi kendi emek ve geliriyle yaşamını sürdürmekten yoksun ise, ana babasından öğrenimini tamamlayıncaya kadar yardım nafakası isteyebilir. Ne var ki, bunu vermekle yükümlü tutulacak kişilerin geçim sıkıntısına düşürülmemesi asıldır.
Somut olayda, davalı üniversite mezunu ise de; dava tarihi itibariyle herhangi bir işte çalışmadığı, bitirdiği okul itibariyle ülkemiz şartlarında hemen iş bulma imkânında olmadığı, işe girebilmek için davalının KPSS kursuna gittiği ve davacı babanın şimdilik yardımına muhtaç olduğu anlaşılmakla; nafakanın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yardım nafakasının kaldırılmasına karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün davalı yararına HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 04.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Kira Alacağının Tahsili İçin Başlatılan Takipte İtirazın Kaldırılması Ve Kefilin Yenilenen Döneme Ait Kira Bedelinden Sorumluluğu
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2018/9388
KARAR NO: 2018/12781
KARAR TARİHİ: 16.5.2018
6098/m.583
488/m.24
2004/m.68,269/c
ÖZET : Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması ve tahliye istemlerine ilişkindir.
1-Sözleşme tarihine göre uygulanması gereken ve kefalette şekil şartını düzenleyen TBK.583.maddesi (BK.484.md) hükmüne göre kefillerin sorumlu olacağı azami miktar ile kefalet tarihi belirtilmedikçe kefalet geçerli olamaz. Müteselsil kefillerin sorumluluğu kira sözleşmesinde belirtilen süre için geçerlidir. Yenilenen dönemlerde de sorumlu tutulabilmesi için kefalet süresi ile kefil olunan miktarın açıkça kararlaştırılması gerekmektedir. Davacının dayandığı kira sözleşmesinde uzayan dönem için kefilin sorumlu olduğu süre ve kefalet miktarı açıkça kararlaştırılmadığına göre, yenilenen döneme ait kira parasından kefilin sorumlu tutulması doğru olmadığından kefil hakkındaki davanın reddi gerekir.
2-Borca itiraz eden davalının kira bedelinin ödendiğini veya sair bir sebeple istenemeyeceğini İİK.’nun 269/c maddesindeki belgelerle ispat etmesi gerekir. Davalı borçlu İİK.’nun 269/c maddesinde belirtilen makbuz ve belgelerden biri ile itiraz ettiği Ağustos ayı kira bedeli ile damga vergisinin yarısı ödediğini kanıtlayamadığına göre, mahkemece Ağustos ayı kira alacağı, damga vergisinin yarısı ve işlemiş faizinin gerektiğinde bilirkişi incelemesi yapılarak hesap edilmesi ve bu miktar üzerinden itirazın kaldırılmasına karar verilmesi gerekir.
3-Davacı vekili, 24.12.2014 tarihinde başlattığı icra takibi ile 2014 yılı Haziran ayından Aralık ayına kadarki kira alacağının tahsilini istemiş ise de, davalı borçlu itiraz dilekçesi ile 2014 yılı Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları kira alacağı ile damga vergisine itiraz etmiş, davacı alacaklı dava dilekçesi ile Ağustos ayı kira bedeli 2.050,00 TL ve damga vergisi 810,00 TL olmak üzere toplamda 2.860,00 TL üzerinden itirazın kaldırılmasına ve davalıların itiraz etmiş olduğu 2.860 TL üzerinden %20’den az olmamak üzere icra-inkar tazminatı ödenmesine karar verilmesini istemiştir. Bu durumda borçlunun itirazı ile davaya konu edilen asıl alacak olan 2014 yılı Ağustos ayı kira miktarı üzerinden davacı yararına icra tazminatına karar verilmesi gerekirken 11.675,00 TL üzerinden icra inkar tazminatına hükmedilmesi doğru değildir.
DAVA : Taraflar arasında görülen ve yukarda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR
Davacı alacaklı 01.10.2011 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 24.12.2014 tarihinde haciz ve tahliye talepli olarak başlattığı icra takibi ile 2014 yılı Haziran ayından Aralık ayına kadar ki kira alacağı, 810,00TL serbest alan bedeli ve işlemiş faiziyle birlikte 16.275,63 TL’nin tahsilini talep etmiş, ödeme emri davalı borçlu kiracı ve kefile 05.01.2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı borçlular vekili 09.01.2015 tarihli itiraz dilekçesinde; 2014 yılı Haziran, Temmuz, Ağustos ayları kira bedellerinin alacaklının banka hesabına yatırıldığını, bu sebeple asıl alacak bakımından 6.150,00 TL fazla talepte bulunulduğunu, asıl alacağı 8.815,00 TL olarak kabul ettiklerini, bu miktarın üzerindeki alacak talebine itiraz ettiklerini, “Serbest alan 1” olarak gösterilen 810 TL bedelli alacak kaleminin ne olduğu ve kaynağı anlaşılamadığından itiraz ettiklerini, takipte işletilen faiz oranına da itiraz ettiklerini, işletilmesi gereken faiz oranının yasal faiz olan % 9 olduğunu ileri sürerek kısmi borca ve faize itiraz etmiştir. Ödeme emrine davalı borçlular tarafından itiraz edilmesi üzerine, davacı alacaklı icra mahkemesine başvurarak itirazın kaldırılması ve tahliye isteminde bulunmuştur.
Mahkemece, alacaklı ile borçlu arasında yazılı kira sözleşmesi bulunduğu, takibe dayanak icra dosyasında bulunan Örnek 13 ödeme emrinin borçlulara 05.01.2015 tarihinde tebliğ edildiği ve borçlular vekilinin süresi içerisinde itiraz ederek asıl alacağı 8.815,00 TL olarak kabul ettikleri, ”serbest alan 1” açıklamasıyla gösterilen 810.00 TL alacak kaleminin ne olduğunu anlayamadıklarını, bu sebeple kabul edilen kısım dışındaki alacak kalemlerinin istenemeyeceğini ileri sürdüğü, benimsenen bilirkişi raporuna göre, takip tarihi itibariyle talep edilebilecek kira bedellerinin toplam 10.865,00 TL, işlemiş faizin 204,49 TL olduğu; öte yandan 810,00 TL tutarındaki damga resminin borçlulardan istenemeyeceğinin belirtildiği, borçlunun varlığını kabul ettiği kira sözleşmesinden doğan borcunun sona erdiğini yasal belgelerle ispatlayamadığı gerekçesiyle davalının itirazının kaldırılmasına ve ihtar süresi içinde paranın ödenmemesi sebebiyle kiralanan taşınmazın tahliyesine karar verilmiş, karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması ve tahliye istemlerine ilişkindir.
1-)Dosya kapsamına, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçelere göre temyiz eden davalı tarafın tahliyeye yönelik temyiz itirazları yerinde değildir.
2-)Davalılar vekilinin kefil yönünden temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Taraflar arasında düzenlenen 01.10.2011 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesini davalı müteselsil kefil sıfatıyla imzalamıştır. Davacı alacaklı, davalı kiracı ve kefil aleyhine 24.12.2014 tarihinde başlatmış olduğu icra takibi ile 2014 yılı Haziran ayından Aralık ayına kadarki kira alacağını istemiştir. Sözleşme tarihine göre uygulanması gereken ve kefalette şekil şartını düzenleyen TBK.583.maddesi (BK.484.md) hükmüne göre kefillerin sorumlu olacağı azami miktar ile kefalet tarihi belirtilmedikçe kefalet geçerli olamaz. Müteselsil kefillerin sorumluluğu kira sözleşmesinde belirtilen süre için geçerlidir. Yenilenen dönemlerde de sorumlu tutulabilmesi için kefalet süresi ile kefil olunan miktarın açıkça kararlaştırılması gerekmektedir. Davacının dayandığı kira sözleşmesinde uzayan dönem için kefilin sorumlu olduğu süre ve kefalet miktarı açıkça kararlaştırılmadığına göre, yenilenen döneme ait kira parasından kefilin sorumlu tutulması doğru olmadığından kefil hakkındaki davanın reddi gerekir.
3-)Davalılar vekilinin davalı kiracı yönünden temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Takipte dayanılan ve karara esas alınan 01.10.2011 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Takip ile 2014 yılı Haziran ayından Aralık ayına kadarki kira alacağı ve damga vergisinin işlemiş faiziyle birlikte tahsili talep edilmiştir. Davalı borçlular itirazında 2014 yılı Haziran, Temmuz, Ağustos ayları kira bedellerinin ödendiğini bildirerek takibe konu kira alacağının 6.150,00 TL’lik kısmına ve damga vergisine dair alacak talebine itiraz etmişler, geri kalan 2014 yılı Eylül, Ekim, Kasım, Aralık ayları kira alacağı 8.815,00 TL üzerinden takibi kabul etmişlerdir. Davacı alacaklı dava dilekçesi ile, davalının 2014 yılı Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım, Aralık ayları 5 aylık kira bedelleri toplamda 10.865,00 TL kira bedelini ödemediğini ileri sürerek Ağustos ayı kira bedeli 2.050,00 TL ve damga vergisi 810,00 TL olmak üzere toplamda 2.860,00 TL üzerinden itirazın kaldırılmasına ve davalıların itiraz etmiş olduğu 2.860 TL üzerinden %20’den az olmamak üzere icra-inkar tazminatı ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Kira sözleşmesinin 10.maddesiyle, “kontratoya yapıştırılması icap eden damga pulları ve kontrol bedel ve harçları ve belediye ve noter dairelerine ödenecek harç ve resimler kiracıya/mal sahibine aittir” düzenlemesine yer verilmiştir. Davacı vekili tarafından icra takibine dayanak yapılan 01.10.2011 başlangıç tarihli kira sözleşmesi sebebiyle davacının … … Vergi Dairesi Başkanlığına 23.12.2014 tarihli alındı makbuzu ile 809,38 TL damga vergisi ödediği anlaşılmaktadır. 488 Sayılı Damga Vergisi Kanunun vergi ve cezada sorumluluk başlıklı 24. maddesinin değişik 2 fıkrası ile “Birden fazla kişi tarafından imza edilen kağıtlara ait vergi ve cezanın tamamından imza edenler müteselsilen sorumludurlar. Bunlar arasında vergiden müstesna olanların bulunması damga vergisinin noksan ödenmesini gerektirmez. Damga vergisinden muaf kuruluşlarca kişilerin (1) sayılı tabloda yer alan işlemleriyle ilgili olarak düzenlenen ve sadece bu kurumların imzasını taşıyan kağıtlara ait verginin tamamı kişiler tarafından ödenir. Ancak bu kağıtlara ait verginin hiç ödenmemesi veya noksan ödenmesi halinde vergi ve cezanın tamamından kişilerle birlikte kurumlar müteselsilen sorumludurlar” düzenlemesine yer verilmiştir. Hem kira sözleşmesinin 10.maddesi, hem de ilgili Kanun’un 24. maddesi uyarınca damga vergisinden kiracı ve kiraya verenin müteselsil sorumlu olduğu, anlaşılmaktadır.
Borca itiraz eden davalının kira bedelinin ödendiğini veya sair bir sebeple istenemeyeceğini İİK.’nun 269/c maddesindeki belgelerle ispat etmesi gerekir. Davalı borçlu İİK.’nun 269/c maddesinde belirtilen makbuz ve belgelerden biri ile itiraz ettiği Ağustos ayı kira bedeli ile damga vergisinin yarısı ödediğini kanıtlayamadığına göre, mahkemece Ağustos ayı kira alacağı, damga vergisinin yarısı ve işlemiş faizinin gerektiğinde bilirkişi incelemesi yapılarak hesap edilmesi ve bu miktar üzerinden itirazın kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
4-)Davalı vekilinin icra-inkar tazminatına dair temyiz itirazlarına gelince;
Icra ve İflas Kanunu’nun 68 .maddesinin son fıkrası gereğince, icra tazminatına hükmedilebilmesi için, borçlunun takip sırasında ödeme emrine itiraz etmesi ve alacaklının alacağını mahkemede dava ederek haklı çıkması yasal koşullardandır. Borçlunun itirazının kötüniyetli olması ise yasal koşul değildir. İcra tazminatı, aleyhindeki icra takibine itiraz eden ve işin çabuk bitirilmesine engel olan borçluya karşı konulmuş bir yaptırımdır. Bunlardan başka, alacağın likit ve belli olması da gerekir. Alacağın gerçek miktarı belli, sabit veya borçlu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurlar bilinmekte ya da bilinmesi gerekmekte, böylece borçlu tarafından borcun tutarının tahkik ve tayini mümkün ise; başka bir ifadeyle borçlu yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda ise, alacağın likit ve muayyen olduğunun kabulü zorunludur.
Somut olayda: davacı vekili, 24.12.2014 tarihinde başlattığı icra takibi ile 2014 yılı Haziran ayından Aralık ayına kadarki kira alacağının tahsilini istemiş ise de, davalı borçlu itiraz dilekçesi ile 2014 yılı Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları kira alacağı ile damga vergisine itiraz etmiş, davacı alacaklı dava dilekçesi ile Ağustos ayı kira bedeli 2.050,00 TL ve damga vergisi 810,00 TL olmak üzere toplamda 2.860,00 TL üzerinden itirazın kaldırılmasına ve davalıların itiraz etmiş olduğu 2.860 TL üzerinden %20’den az olmamak üzere icra-inkar tazminatı ödenmesine karar verilmesini istemiştir. Bu durumda borçlunun itirazı ile davaya konu edilen asıl alacak olan 2014 yılı Ağustos ayı kira miktarı üzerinden davacı yararına icra tazminatına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde 11.675,00 TL üzerinden icra inkar tazminatına hükmedilmesi doğru değildir.
SONUÇ : Yukarıda 1 numaralı bentte açıklanan sebeplerle davalılar vekilinin tahliyeye yönelik temyiz itirazlarının reddine, (2)-(3)-(4) numaralı bentte yazılı sebeple davalılar vekilinin alacağa ve icra-inkar tazminatına dair temyiz itirazlarının kabulüyle 6100 Sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen Geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428 ve İİK.nın 366.maddesi uyarınca kararın hasren BOZULMASINA, taraflarca İİK’nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın istenmesi halinde temyiz edene iadesine, 16.05.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
