Konusuz Kalan Davada Hükmedilecek Vekalet Ücreti
T.C
YARGITAY
13. Hukuk Dairesi
ESAS NO :2018/4301
KARAR NO :2018/8721
KARAR TARİHİ :27/09/2018
K A R A R
Davacı, evli olduğu davalı ile sorunlar yaşadığı süreçte davalının kendisine ait kredi kartını bilgisi ve onayı dışında alarak üyesi olduğu siyasi partinin yayın organı olan A… Gazetecilik kurumuna kart bilgilerini verdiğini ve kredi kartından 40.000,00 TL çekildiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 40.000,00 TL’nın davalıdan tahsilini istemiştir.
Davalı, davalı davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, konusuz kalan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına, karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, eşi olan davalı tarafından kendisine ait kredi kartının bilgisi ve onayı dışında alındığını ve kart bilgilerini bağlantılı olduğu firmaya vererek para çektirdiğini ileri sürerek kredi kartından çekilen bedelin tahsili istemiyle eldeki davayı açmış, davalı ise, davacının yaptırdığı işin bedeli karşılığı paranın mail order yoluyla çekildiğini ancak davacının sonradan izinsiz çekildiğine yönelik itirazda bulunması nedeniyle Anadolum Gazetecelik’e ödeme yapmak zorunda kaldığını ve bu firma tarafından paranın bankaya geri iade edildiğini beyan eden savunma yaparak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, 40.000,00 TL davacıya iade edildiğinden konusuz kalan davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş; yargılama giderleri ve vekalet ücretinden davalının sorumluluğuna karar verilmiştir.
6100 sayılı HMK’nun “Esastan Sonuçlanmayan Davada Yargılama Gideri” başlıklı 331. maddesinin 1.fıkrasında; davanın konusuz kalması sebebiyle davanın esası hakkında bir karar verilmesine gerek bulunmayan hâllerde, hâkimin, davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderlerini takdir ve hükmedeceği düzenlenmiştir. Bu durumda mahkemece davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi halinde yargılama gideri ve vekalet ücretine ilişkin olarak dava tarihindeki tarafların haklılık durumu gözetilerek bir karar verilmesi gerekir. Başka bir ifadeyle mahkemenin yargılamaya devam ederek dava açıldığı zaman hangi tarafın haksız olduğunu tespit etmesi ve tutumuyla dava açılmasına sebep olan tarafı yargılama gideri ile mahkum etmesi gerekir. Davanın konusuz kalması halinde davalının yargılama giderinden sorumlu tutulmaması için dava açılmasına sebebiyet vermemiş olması ve ilk duruşma oturumunda davayı kabul etmesi gerekir. Somut olayda, tarafların dava tarihine göre haklılık oranı ve davanın açılmasına hangi tarafın sebebiyet verdiği belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 27/09/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Kredi Borcu Nedeniyle Emekli Maaşına Bloke Konulması
T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO :2017/2899
KARAR NO :2018/420
KARAR TARİHİ :07.03.2018
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava muarazanın men’i ve istirdat istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin 02.10.2013 tarihli mahkeme kararı ile ruhsal bozukluk nedeniyle kısıtlanan oğlu Hüseyin Uzel’in vasisi olduğunu, kısıtlı Hüseyin Uzel’in SGK emeklisi olup 01.02.2013 tarihinde davalı bankadan tüketici kredisi kullandığını, kredi borcunun ödenmesinde temerrüde düşülmesi üzerine herhangi bir icra takibi yapmaksızın maaşının tamamı bloke edilerek emekli aylıklarına el konulduğunu, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 93’üncü maddesine göre ancak usulüne uygun şekilde başlatılan ve kesinleşen bir icra takibinde borçlu müvekkilinin muvafakati ile ve maaşın yalnızca dörtte biri üzerinden haciz işlemi yapılabileceğini, davalı bankanın uygulamasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek emekli maaşı üzerindeki blokenin kaldırılmasına ve kesilen tutardan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000 TL’nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, Hüseyin Uzel’in müvekkili bankadan 01.02.2013 tarihinde 60 ay vadeli 35.000 TL limitli ihtiyaç kredisi kullandığını, sözleşme imzalandığında bu kişi hakkında kısıtlılık kararının mevcut olmadığını, kredinin teminatı olarak emekli maaşının gösterildiğini, ilk taksitte temerrüde düşüldüğünü, kredi taksitleri ödemelerinin aksaması üzerine virman talimatı gereği 2013 yılının 6. ayından itibaren taksitlerin maaş hesabından tahsil edilmeye başlandığını, aylarca bu şekilde kredi ödenmeye devam ettikten sonra açılan iş bu dava ile maaşından tahsil edilen kredi tutarının fazlasını da kapsar şekilde talepte bulunmasının iyi niyet kuralları ile bağdaşmayacağını, şahsın maaşından yapılan kesintinin hukuki dayanağı mevcut olduğu gibi, yapılan kesintinin kendisini geçim sıkıntısına düşürecek bir tutar da olmadığını, maaştan kesintinin dayanağının sözleşmenin 11’inci maddesi ile sözleşme eki olan rehin sözleşmesi, taahhütname ve virman-takas mahsup talimatı olup, hukuka ve hakkaniyete aykırı bir uygulamanın bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece davalı bankanın iyi niyetli olmadığı ispat edilemediğinden Hüseyin Uzel’ in 01.02.2013 tarihinde kredi çekmesinden sonra hakkında kısıtlama kararı verilmiş olmasının kredi verene karşı ileri sürülemeyeceği, kısıtlının kullandığı kredilerin aylık taksit ödemelerinin aynı banka nezdindeki maaş hesabından 25.06.2013 tarihinden 25.08.2014 dava tarihine kadar toplam 12.912,92 TL tahsil edildiği, 5510 sayılı Kanun’un 93’üncü maddesi gereğince nafaka ve SGK alacakları hariç olmak üzere emekli aylığından kesinti yapmanın yasak olduğu, bu maddeye göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin taleplerin, borçlunun muvafakati bulunmaması hâlinde, icra müdürü tarafından reddedileceği, ayrıca 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 83’üncü maddesi gereğince hacizden önceki bir dönemde haczi mümkün olmayan bir mal veya hakkın haczedilebileceğine dair bankayla yapmış olduğu anlaşma veya temlik belgesinin maaşta tasarrufu engelleyici nitelikte bir sözleşme olarak kabul edilmesi gerektiği ve Borçlar Kanunu’nun 26 ve 27. maddeleri uyarınca geçersiz sayılacağı, davaya konu tüketici kredisi sözleşmesinin müşterinin banka nezdinde bulunan ve ileride vadeleri dolmuş ya da dolmamış tüm alacakları, mevduat ve bloke hesapları, nakdi bankaya rehnedilerek bankanın bunlara ilişkin hapis, mahsup ve takas etme yetkisi veren 11’inci maddesinde yer alan düzenlemenin 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4822 sayılı Kanun ile değişik 6’ncı maddesi, Haksız Şartlar Hakkında Yönetmeliği’nin 7’inci maddesi hükümleri ve 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 5’inci maddesi çerçevesinde haksız sözleşme koşulu olarak kabul edilmesi gerektiği, açıklanan yasal düzenlemeler ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre kredi taksit ödemelerinin davacı emekli maaşına bloke koymak suretiyle toplam 12.912,92 TL tahsil edilmesinin hukuka aykırı olduğunu mütalaa eden bilirkişi raporunun benimsendiği gerekçesi ile davanın bu tutar üzerinden kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda karar başlığında yazılı gerekçeler ile bozulmuştur.
Yerel mahkemece ilk karardaki gerekçelerin yanında ilgili yasal düzenlemelere yer verilmek ve konu hakkında Yargıtay daireleri arasında farklı görüşler bulunduğundan bahisle konunun Hukuk Genel Kurulunda tartışılması gereğine değinilerek direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tüketici kredisinin imzalanması sırasında, kredi borcunun teminatı olarak banka nezdindeki emekli maaşı hesabından virman/takas/mahsup suretiyle ödeme yapılmasının borçlu tüketici tarafından kabul edildiği düzenlemesini içeren sözleşme hükümlerinin geçerli ve bağlayıcı sayılmasının mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü yolunda öncelikle sözleşme hukukunun temel prensiplerinden olan sözleşme serbestisi ilkesine değinilmesi fayda bulunmaktadır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 26’ncı maddesinde “Sözleşme özgürlüğü” başlığı altında bir sözleşmenin içeriğinin, bu sözleşmenin taraflarınca kanunda öngörülen sınırlar içerisinde özgürce belirlenebileceği düzenlemesi yer almaktadır. Bu temel kuralın istisnası ise 27’nci maddenin birinci fıkrasında ahlâka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmelerin kesin olarak hükümsüz olduğu belirtilmek suretiyle açıklanmıştır.
Sözleşme serbestisi kavramının temeli irade özgürlüğüne dayalıdır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın irade özgürlüğüne ilişkin hükümleri (m.12/1, 13, 17/1, 19, 35/1, 48/1, vb.) göstermektedir ki; hukuk sistemimiz kişilerin irade özgürlüğüne sahip olduğunu temel bir ilke olarak benimsemiştir.
Felsefi bir görüş olan irade özgürlüğü, kişilerin her alanda özgürleştirilmesini ilke edinmiş ekonomik ve politik bir doktrindir. Bu ilkenin borçlar hukukundaki yansıma şekli olan sözleşme özgürlüğü modern hukuk sistemlerine esas alınmış ise de, yirminci yüzyılda yoğun bir biçimde yaşanan savaşlar ve devletlerin sosyal devlet rolünü benimsemeleri, bu ilkenin yeniden ele alınarak değerlendirilmesine sebep olmuş ve bu bağlamda sözleşme özgürlüğüne önemli birtakım sınırlandırmalar getirilmiştir ve bu sınırlamalar artarak devam etmektedir. Özellikle bir sözleşmenin her iki tarafı da sözleşme özgürlüğüne sahip olmasına rağmen, örgütlülüğü ve ekonomik gücü nedeniyle, içeriğini önceden tek başına belirlediği sözleşmeleri, ihtiyaçları nedeniyle birçok kişiye koşulsuz olarak kabul ettirebilen teşebbüslerin ortaya çıkması, karşılarındaki kitlelerin korunabilmesi adına kanun koyucuların bu meseleye yoğun bir biçimde müdahil olmalarına yol açmıştır (Şenol, K. E.; Sözleşmenin İçeriğini Belirleme Özgürlüğü ve Bunun Genel Sınırı-TBK m. 27, İÜHFM, C.LXXIV, 2016, s.2).
Bu sınırlamalardan biri de, sözleşme özgürlüğünün görünüm şekillerinden olan içeriği belirleme özgürlüğünde ortaya çıkmaktadır. Kanuni bir yetki söz konusu olmaksızın sözleşmenin içeriğini belirleme özgürlüğünün tek taraflı olarak kullanıldığı, bu doğrultuda taraflardan birinin sözleşme hükümlerini önceden kısmen veya tamamen belirlediği ve diğer tarafın da yalnızca bu sözleşmeyi yapıp yapmama yönünde karar verdiği, öğretide iltihakî veya katılma sözleşmesi olarak adlandırılan (Oğuzman, M.K/Öz, M.T.; Borçlar Hukuku Genel Hükümler, c.1, 13. bası, İstanbul 2015, s.26; Reisoğlu, S.; Türk Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 23. bası, İstanbul 2012, s.70) bu tip sözleşmelerde sözleşmeyi düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmelerde kullanmak amacıyla önceden tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleri genel işlem koşulu olarak adlandırılmaktadır. TBK’nın 20’nci maddesinin birinci bendinde düzenlenen, sözleşme eşitliğinin genel işlem şartlarını kullanan lehine bozulduğu ve bozulan dengenin karşı taraf lehine yeniden kurulma olanağının bulunmadığı (Atamer, Y.M.; Sözleşme Özgürlüğünün Sınırlandırılması Sorunu Çerçevesinde Genel İşlem Şartlarının Değerlendirilmesi, İstanbul 1999, s. 30 vd.), bir tarafın hakim durumunu kullanarak adil olmayan bir hükmü ihtiyacı nedeniyle sözleşme yapmak zorunda kalan diğer tarafa kabul ettirmesi sonucunu doğurabilecek mahiyetteki genel işlem koşullarına kanun koyucu ihtiyatlı yaklaşmış ve bunların geçerliliğini sıkı koşullara bağlamıştır.
Her türlü sözleşme bakımından genel işlem koşullarının tabi olduğu hükümler TBK’nın 20-25’inci maddelerinde düzenlenmiş iken, tüketici sözleşmelerindeki uygunsuz genel işlem koşulları 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un (TKHK) “Sözleşmedeki haksız şartlar” başlıklı 6’ncı maddesinde (6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, m.5) düzenlenmiştir.
Bu madde içeriğine göre “Satıcı veya sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır.”
Anılan maddenin üçüncü fıkrasında tüketici ile müzakere edilmeme kavramı “Eğer bir sözleşme şartı önceden hazırlanmışsa ve özellikle standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir.” şeklindeki anlatımla açıklanmıştır.
Tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan bu tip düzenlemelerin yaptırımı maddenin ikinci fıkrasında “tüketici için bağlayıcı değildir” denilmek suretiyle kanun koyucu tarafından ortaya konulmuştur.
Nitekim bu durum, paralel düzenleme içeren 6502 sayılı TKHK’nın 5’inci maddesinin ikinci fıkrasında da “Tüketiciyle akdedilen sözleşmelerde yer alan haksız şartlar kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin haksız şartlar dışındaki hükümleri geçerliliğini korur.” hükmü ile düzenlenmiştir.
Tüketici sözleşmelerinde genel işlem koşullarının kanun koyucunun müdahalesini gerektirir uygunsuzlukta olduğunun, başka bir anlatımla haksız şart teşkil ettiğinin kabul edilebilmesi için de birtakım şartlar gereklidir.
17.06.2014 tarihli ve 29033 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmelik’in 5’inci maddesinin birinci fıkrasına göre; “Tüketici ile kurulan sözleşmelerde yer alan bir şartın haksız şart olarak kabul edilebilmesi için;
a) Tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilmesi,
b) Tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olması,
unsurlarının bir arada bulunması gerekir.”
Sözleşmeye müzakere edilmeden konulan bir hükmün haksızlığını denetleyen hâkimin ana ölçütü dürüstlük kuralıdır. Tüketici ile müzakere edildiği ispatlanan bir hükmün, tüketici aleyhine dengesizliğe neden olduğu anlaşılsa dahi, haksız şart olarak nitelendirilmesi mümkün değildir (Karadağ, Ö.: Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şartlar, Ankara 2014, s.141).
Somut uyuşmazlıkta 4077 sayılı TKHK’nın 10/B maddesinin;
“Konut finansmanı kuruluşları tüketicilere sözleşme öncesinde kredi veya finansal kiralama işlemleri ile ilgili genel bilgiler vermek ve tüketiciye teklif ettikleri kredi veya finansal kiralama sözleşmesinin koşullarını içeren Sözleşme Öncesi Bilgi Formu vermek zorundadır. Tüketici teklifi kabul edip etmemekte serbesttir.
Konut finansmanı kuruluşları tarafından verilecek genel bilgilerin kapsamı ve Sözleşme Öncesi Bilgi Formunun standartları ilgili birliklerin görüşü alınmak suretiyle Bakanlık tarafından belirlenir. Sözleşme Öncesi Bilgi Formunun tüketiciye verilmesini takip eden bir iş günü geçmeden imzalanan sözleşme geçersizdir.
Konut finansmanı sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması ve bu sözleşmenin bir nüshasının tüketiciye verilmesi zorunludur. Taraflar arasında akdedilen sözleşmede öngörülen şartlar, sözleşme süresi içerisinde tüketici aleyhine değiştirilemez.”
şeklindeki düzenlemesine uygun olarak hazırlanan sözleşme öncesi bilgilendirme formu ile davacı tüketici sözleşme hükümleri, doğacak hak ve borçlar konusunda aydınlatılmış, bu bilgilendirmeye paralel hazırlanan konut finansman sözleşmesi de tüketici tarafından kendi el yazısı ile her sayfayı okuduğu ve anladığı belirtilerek imzalanmış, ayrıca sözleşmenin on birinci sayfasının sonunda açıkça “…Tüketici kredisi taksitlerimin tahsilâtı amacıyla düzenli ödeme tanımlanan bankomat 7/24 hesabıma kredi limiti tanımlanmasını talep ediyorum.” şeklindeki açıklama ile sözleşmenin sekizinci maddesinde düzenlenen hesaptan tahsilât yetkisi ve on birinci maddesinde düzenlenen bankanın takas, mahsup ve hapis hakkıyanında kredi borcu geri ödemelerinin banka nezdinde bulunan emekli maaşı hesabından otomatik ödeme ile tahsil edilmesi yolunda açık talimat vermiştir. Kredi bedelinin davacı Hüseyin Uzel hesabına aktarıldığına ilişkin 01.02.2013 tarihli dekontta da kredinin “kamu personeline özel TIK kredi” olarak isimlendirildiği, yine ödeme plânında 13.03.2013 tarihinden itibaren her ayın on üçüncü gününün düzenli ödeme günü olarak belirlendiği, kredi taksitlerinin ilk aydan itibaren hiç ödenmemesi üzerine davalı bankanın bu talimata istinaden 25.06.2013 tarihinden itibaren ödeme plânına uygun şekilde aylık taksit tutarınca kesinti yaptığı ve hesap üzerinde para çekme, yatırma gibi işlemlerin de tüketici tarafından yapılmaya devam edildiği anlaşılmakla davacının iddiasının aksine hesabın bloke edilmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığı açıktır.
Hâl böyle olunca yukarıda yapılan açıklamalar da gözetildiğinde taraflar arasındaki bahsi geçen sözleşme düzenlemelerinin haksız şart teşkil ettiği kabul edilemez.
Bu açıklamalardan sonra, yerel mahkemece 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu çerçevesinde emekli maaşlarının haczedilmesinin mümkün olmaması nedeniyle banka işleminin hukuka aykırı olduğu belirtilmiş olmasına göre söz konusu mevzuat hükümlerinin ve cebri icra kavramının kısaca irdelenmesi gerekir.
Özel hukuktan kaynaklanan borçların, borçlu tarafından rızayla ifa edilmemesi hâlinde alacaklının alacağının tahsil edilmesi için devletin cebri icra organlarına başvurması modern hukuk sistemlerinde kural olup, kendiliğinden hak almak (ihkak-ı hak) yasaklanmıştır. Ancak devletin cebri icra organları vasıtasıyla alacaklının alacağı tahsil edilirken, alacaklı, borçlu ve takiple ilgili üçüncü kişiler de etkilenebilmektedir. Bu nedenle cebri icra faaliyeti yerine getirilirken, menfaatleri çatışan alacaklı ve borçlu arasında bir denge kurulması, aynı zamanda takiple ilgili üçüncü kişilerin ve kamunun da menfaatlerinin korunması gerekir. Söz konusu dengenin ve menfaatin korunması ise ülkede hukuki barışın ve istikrarın sağlanmasına katkıda bulunacaktır (Topuz, G.: 5510 sayılı Kanunda Öngörülen Emekli Aylığının Haczedilmezliği Kuralı ve Bu Kuralın Anayasaya Uygunluğu Üzerine Düşünceler, AÜHFD., 65. cilt, 4. sayı, 2016, s. 3018).
Cebri icrada kural; alacaklının, borçlunun mal varlığından tatmin edilmesi ilkesidir ve bu ilkenin sınırları da kanunla çizilmiştir. Bu bağlamda kanun koyucu gerek 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda gerekse bazı özel kanunlarda haczedilemeyecek veya yalnızca bir bölümünün haczi mümkün birtakım mal ve haklar öngörmüştür. Amaç, borçlu ve ailesinin mutlak yoksulluğa düşürülerek ekonomik varlığını kaybedip, Devlet yardımına muhtaç hâle getirilmesine engel olmaktır (Kuru, B.: İcra ve İflâs Hukuku El Kitabı, 2.b., İstanbul 2016, s. 186).
Eldeki uyuşmazlıkla sınırlı olarak konuya bakıldığında; İİK’nın 83’üncü maddesinin birinci bendinde “Maaşlar, tahsisat ve her nevi ücretler, intifa hakları ve hasılatı, ilama müstenit olmayan nafakalar, tekaüt maaşları, sigortalar veya tekaüt sandıkları tarafından tahsis edilen iratlar, borçlu ve ailesinin geçinmeleri için icra memurunca lüzumlu olarak takdir edilen miktar tenzil edildikten sonra haczolunabilir.”; ikinci bendinde ise “Ancak haczolunacak miktar bunların dörtte birinden az olamaz. Birden fazla haciz var ise sıraya konur. Sırada önde olan haczin kesintisi bitmedikçe sonraki haciz için kesintiye geçilemez” denilmek suretiyle düzenlenen kısmen haczedilemeyen mal ve haklar arasında sayılan maaş kavramının içine emekli aylıkları da girmektedir.
Bütün sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında toplayan 5510 sayılı Kanun’un 93’üncü maddesinde sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri ile sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu Sosyal Güvenlik Kurumu nezdinde doğan alacaklarının devir ve temlik edilemeyeceği düzenlenmiştir. Ne var ki bu düzenleme, sigortalının uhdesine geçen gelirin sigortalı tarafından tasarrufunu kısıtlayıcı mahiyette olmayıp Kurumun yalnızca bu Kanun çerçevesinde borçlu olduğu kişiyle muhatap olması, Kuruma karşı alacaklı sıfatının değiştirilmemesi amacına yöneliktir.
Yine aynı maddenin devamında “Gelir, aylık ve ödenekler 88. maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez” hükmü ile İİK’nın 83’üncü maddesinin a bendi ile de haczi caiz olmayan veya kısmen haczedilebilen mal ve hakların (m.82, 83) haczolunabileceğine ilişkin önceden yapılan anlaşmaların muteber olmayacağı düzenlemesi mevcut ise de, somut olayda herhangi bir haciz işlemi değil, sözleşmenin âkidi tarafından borcun ifa biçimine ilişkin karşı âkide verilmiş bir yetki söz konusudur. Kaldı ki, Özel Dairenin bozma kararında belirtildiği üzere 28.02.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5838 sayılı Kanun’un 32’nci maddesi ile değişik 5510 sayılı Kanun’un 93’üncü maddesinin birinci fıkrası ile borcun icra takibi ile tahsili yoluna başvurulmuş olması hâlinde dahi borçlunun muvafakati ile hacze devam edilmesine imkân tanınmıştır.
Aksi yönde bir değerlendirme, emekli maaşı dışında geliri ve bu surette teminat gösterebileceği herhangi bir mal varlığı bulunmayan tüketiciyi, tacir olmakla alacağının tahsili imkânını kuvvetlendirmek istemesi makul olan banka karşısında güç duruma düşürecek, günümüz sosyo-ekonomik koşullarında emeklinin sahip olduğu nakdi varlıklar dışında hareket etmesine imkân bırakmayacaktır.
Yerel mahkemece söz konusu yasal düzenlemelerin kamu düzeni ile ilgili olmakla emredici niteliği haiz olduğu yönündeki kabul de hükmün dayanakları arasındadır.
O hâlde kamu düzeni kavramının da açıklanması ve somut uyuşmazlık yönünden sorgulanması yerinde olacaktır.
Türk Hukuk Lûgatı’nda “amme nizamı” başlığı altında kamu düzeni “Bir memlekette amme hizmetlerinin iyi yapılmasını, devletin emniyet ve asayişini ve fertler arasındaki münasebetlerde huzuru ve ahlâk kaidelerine uygunluğu temine yarayan müessese ve kaidelerin hepsi” olarak tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı, Ankara 1991, s.16).
Aynı kavram Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 10.02.2012 gün, 2010/1 Esas, 2012/1 Karar sayılı kararında da şu şekilde nitelendirilmiştir:
“Kamu düzeni, niteliği gereği zamana, yere göre değişen, içeriğinin tespiti zor, her somut olaya göre değişiklik gösteren bir kavramdır. İlmi açıklamalara ve yargısal kararlara, gelişen hukuk sistemlerinde bile tanımı olmamasına rağmen “toplumun temel yapısını ve çıkarlarını koruyan kuralların bütünü” olarak tanım yapılabilir. Kamu düzeni kavramının müdahale alanı son derece geniş ve yoruma müsaittir.”
Tarafların uymak zorunda oldukları, kamu hukukundan ve özel hukuktan doğan ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği mahiyetteki kurallar ise kamu düzeni esasına dayalıdır.
Oysa 5510 sayılı Kanun’un 93’üncü maddesinin birinci fıkrasının son cümlesi ile getirilen “Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması hâlinde, icra müdürü tarafından reddedilir” şeklindeki düzenleme ile ahde vefa göstermesi umulan borçlunun haczedilmezlikten feragat etmesine izin verilmek suretiyle kuralın aksi yönde serbestçe tasarruf imkânı yaratılmış olup, bu durum “kamu düzeni” hâlinde aranan üzerinde tasarruf edememe anlamında mutlak emredici olma ölçüsünün söz konusu normda mevcut olmadığı sonucuna götürür.
Kanun koyucu ekonomik yönden eşit olmayan taraflar arasında zayıf olanı korumaya yönelik düzenlemelerle, ki bu tip yasal düzenlemeler doktrinde nispi emredici norm olarak tanımlanır (Öztan, B.: Medeni Hukukun Temel Kavramları, Ankara 2009, s. 21), sosyal adaleti sağlama ve koruma görevini yerine getirir.
Ne var ki bu bağlamda sağlanması amaçlanan adalet her uyuşmazlıkta hâkim tarafından titizlikle değerlendirilmelidir.
Somut uyuşmazlıkta tüketici, çekeceği kredinin ödeneceği ihtimalini banka gözünde kuvvetlendirir şekilde emekli maaşını mal varlığının bir parçası olarak göstermiş, bu inançla hareket eden banka, kredi tutarını nakden ve peşinen davacı hesabına yatırmış ve 35.000 TL tutarındaki kredi davacı tüketicinin tasarrufuna bırakılmıştır.
Yukarıda yapılan açıklamalar karşısında; tüketici hukuku anlamında dava tarihinden sonra maaş hesabından aylık taksit bedellerinin tahsilini de durdurduğu anlaşılan bankanın somut olayda haksız şart teşkil eden herhangi bir uygulaması söz konusu değildir. Öte yandan emekli maaşından başka bir gelirinin olmadığı yönündeki genel kabulden dolayı zayıf tarafı daha da zayıf hâle getirmeme saiki ile korunan emekli, kendi iradesi ile imzaladığı kredi sözleşmesi çerçevesinde kavuştuğu ve sosyo-ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda harcadığı meblağı yine emekli maaşı ile ödemek zorunda olduğunu bilebilecek durumdadır. Bu noktada yerel mahkemenin emekli maaşının haczine ilişkin düzenlemelere dayandığı gerekçesi yerinde değildir.
Bunun yanı sıra tüketici, tahsis edilen kredi tutarını almasına rağmen hiçbir taksidi ödememiş ve bu sebeple bankanın davanın açıldığı tarihe kadar yirmi aylık ödemeyi tahsil etmesine herhangi bir itirazda bulunmamışken eldeki dava ile vadesi gelmiş borçlarının faizi ile kendisine iadesine ilişkin istemi iyi niyetle bağdaşmamakta ve bu talebi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2’nci maddesi gereğince hukuken korunamayacaktır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında mahkemenin emekli maaşının haczedilemeyeceğine ilişkin kabulünde hukuka aykırılık bulunmamakla birlikte hükmün davacı tüketicinin talebinin iyi niyetli olmaması karşısında sonuç itibariyle isabetsiz olduğu, direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği yönünde dile getirilen görüş, açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
Sonuç olarak, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanun’un 440’ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.03.2018 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava, tüketici kredisinin imzalanması sırasında, kredi borcunun ödenmesi için banka nezdindeki emekli maaşı hesabından takas-mahsup suretiyle ödeme yapılması nedeniyle davalı bankaca yapılan kesintilerin iadesi ve hesaba konulan blokenin kaldırılması suretiyle muarazanın giderilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece dava kabul edilmiş, Yargıtay 13. HD’nce yukarıda özetlenen gerekçeyle kararın bozulmasınakarar verilmiştir.
Yerel mahkemece verilen karar, 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesi hükmü gözetildiğinde kısmen dahi olsa yerindedir. Anılan kanun maddesi uyarınca emekli maaşlarının devir ve temliki yahut bu sonucu doğuracak nitelikteki hukuki işlemler geçersizdir. Davalı bankaca yapılan bloke ve takas suretiyle kredi borcunun tahsili bu nitelikte bir işlem olup yasa hükmü karşısında geçerliliği yoktur. Bu hususa davacının önceden muvafakatının sağlanmış olması geçersiz işlemi geçerli hale getirmeyeceği gibi ortada bir haciz işlemi söz konusu olmadığından, anılan yasa maddesinin son fıkrasının ve sonuçta İİK hükümlerinin somut olaya uygulanabilirliği mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi’ne mezkur maddenin iptali yolunda yapılan talebin reddine ilişkin kararda da açıkça vurgulandığı üzere hüsnüniyet kavramının yaşlılık (emeklilik) aylığı alan kişilerin genel çerçevedeki sosyo-ekonomik durumları muvacehesinde ele alınması ve bu olgu çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu hususlar çerçevesinde somut olaya yaklaşıldığında, davacının vaki muvafakatı çerçevesinde emekli maaşından yapılan kesintiler geçersiz hukuki işleme dayalı olmakla birlikte geçersiz de olsa bu yoldaki sözleşmeye tarafların riayet etmiş olması nedeniyle, yapılmış kesintilerin iadesi talebi hüsnüniyetli görülemez ise de, dava tarihinden itibaren yapılan blokaj işlemi bakımından davacının kötüniyetli olarak kabulü mümkün değildir. Yerel mahkeme direnme kararının yapılan kesintilerin iadesi yolundaki kesimi bakımından bozulması, blokenin kaldırılması ve muarazanın giderilmesi kesimi bakımından ise onanması düşüncesindeyim. Bu nedenle çoğunluğun kararın tümüyle bozulması yolundaki görüşüne katılamıyorum.
Kaçak Yapının Ekonomik Değerinden Söz Edilemez
T.C
YARGITAY
15. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/5584
KARAR NO :2019/641
KARAR TARİHİ :18.02.2019
K A R A R
Dava, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi nedeniyle ruhsatsız yapılıp depremde yıkılan binadan arsa sahibinin payına düşecek üç bağımsız bölümün bedelinin tahsili istemine ilişkin olup, mahkemece davalı … yönünden idari hizmet kusuru nedeniyle tefrik ve görevsizliğe, yüklenici davalılar yönünden talep miktarı üzerinden davanın kabulüne dair karar verilmiş, hüküm davalılardan … ve … vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı vekili, müvekkilinin tapu tahsis belgesi sahibi olduğu taşınmazda, arsa payı karşılığı inşaat yapımı için önce; davalı … ile … 7. Noterliği’nin 05.06.1997 tarih … yevmiye nolu sözleşmesini yaptığını, iş yapılmayınca bu kez, diğer davalılar … ve … ile aynı Noterliğin 29.04.1998 tarih … yevmiye nolu ikmâl sözleşmesini yaptığını, davalı belediyenin kontrol, ruhsat işlemlerindeki ihmali, diğer davalıların da kendisini aldatması sonucunda, ruhsatsız olarak yapılan 8 katlı binanın depremde yıkıldığını, tüm davalıların bu zararından haksız fiilleri ve sözleşmeler uyarınca sorumlu olduklarını belirterek, sözleşme uyarınca müvekkiline verilmesi kararlaştırılan üç adet bağımsız bölüm bedeline karşılık şimdilik 8.000,00 TL’nin, davalılardan müteselsilen tahsilini istemiştir.
Mahkemece, belediye yönünden hizmet kusuruna dayanılarak açılan davanın idare mahkemesinde görülmesi gerektiğinden görevsizlik kararı verilmiş, diğer davalılar için davanın kabulüne, sözleşmeye aykırılık nedeniyle bilirkişilerce bir daire bedeli 7.282,71 TL olarak belirlendiğinden, ıslah edilmeyen davada taleple bağlı kalınarak, 8.000,00 TL’nin müteselsilen tahsiline hükmolunmuştur.
Dosya kapsamındaki delil ve belgelere göre … … 3384 parsel sayılı 896 m2 miktarlı bahçeli ev niteliğindeki Maliye Hazinesine tapuda kayıtlı taşınmazın 162 m2’lik bölümünün davacı adına tapu tahsis belgesi bulunduğu, bu taşınmazda inşa edilen binanı yapı
ruhsatının, projesinin mevcut olmadığı, tamamlanan bina için belediyenin bir işlem yapmadığı, kaçak tutanağı düzenlenmediği, bilahare binanın 1-17 Ağustos 1999 tarihlerinde meydana gelen depremde yıkıldığı anlaşılmaktadır.
Taraflar arasında Düzenleme Şeklinde Yapılmış Gayrimenkul Satış Vaadi ve Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi bulunduğundan uyuşmazlık sözleşme tarihine göre uygulanması gereken 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu 355 ve devamı maddelerde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklanmaktadır.
3194 sayılı İmar Yasası’nın 21. maddesi hükmü uyarınca, bazı istisnalar dışında, bütün yapılar için belediye veya valiliklerden yapı ruhsatı alınması zorunludur. Yapı ruhsatı ise, ancak projelerine, imar plânı ve yönetmeliğine göre ve resim ve harçları incelenerek verilir. Ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı olarak inşa edilen yapılarda ruhsata aykırılık giderilemiyorsa, 3194 sayılı Yasa’nın 32. maddesi hükmü gereğince, ilgili belediye veya valilikçe inşaat derhal durdurulur ve yasal hale getirilmesi olanaksız ise veya ruhsat veya eklerine ya da imar mevzuatına aykırılık öncelikle yüklenici tarafından giderilemiyorsa bu hali ile yapılan yapının yıktırılmasına karar verilir ve anılan Yasa’nın 42. maddesi hükmü gereğince de yapı sahibine ve yükleniciye ceza yaptırımı uygulanır.
İmar Kanunu’ndaki bu düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup, mahkemelerce re’sen gözetilmelidir. Emredici hukuk kurallarını içeren 3194 sayılı İmar Yasası hükümlerine göre; yapı ile yapıma izin arasında çok sıkı bir ilişki kurulmuştur. Bu bağı daha inşaata başlamadan alınması zorunlu yapı ruhsatı ile başlamakta ve inşaatın devamı sırasında denetim yolu ile sürmekte ve oturma izni ile de sona ermektedir. Sözleşmeyle aksinin kararlaştırılmadığı durumlarda iskân izni alınması yükümlülüğü İmar Yasası’nın 30. maddesi hükmü gereğince, iş sahibine aittir.
Yapının tümüyle kaçak yapılmış olması halinde yıkılması gereken bir yapı olup, ekonomik değerinden söz edilemeyeceğinden yüklenici iş bedeline hak kazanamayacağı gibi tapu ile malik olmayan davacı da yasal olmayan yapıdan bağımsız bölüm bedeli isteyemez. Başka bir anlatımla, tamamen kaçak olan yapılar için bedel istenemeyecektir.
Açıklanan yasal düzenlemelere ve yargısal uygulamalara aykırı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, davanın tümden reddi gerekirken kabulü doğru olmadığından kararın temyiz eden davalılar yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar … ve … vekillerinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün adı geçen davalılar yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalılar … ve …’e geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 18.02.2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Simsarlık Sözleşmesinde Yazılı Şekil Şartının Geçerlilik Şartı Olması
T.C
YARGITAY
23. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/3384
KARAR NO :2019/648
KARAR TARİHİ :21.02.2019
K A R A R
Davacı vekili, davalıya ait taşınmaz üzerinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapılarak satımı için alıcı bulması hususunda müvekkili ile davalının anlaştıklarını, müvekkilinin aracılık hizmetini yerine getirerek davalıya ait taşınmazla ilgili kat karşılığı inşaat sözleşmesinin yapılmasını sağladığını, bu sözleşmede komisyon bedeli olarak 1 daire verileceğinin kararlaştırıldığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00 TL.nin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep
etmiştir.
Davalı vekili, davanın yüklenici firmaya yöneltilmesi gerektiğini bu nedenle husumet yönünden davanın reddi gerektiğini, davanın ticari dava olmaması nedeniyle mahkemenin görevli olmadığını, taraflar arasında düzenlenen sözleşmenin adi yazılı olduğunu ve sözleşmenin gerçekleşmediğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre; TBK 520/3 maddesi gereğince taşınmazlara ilişkin simsarlık sözleşmesi yazılı şekilde yapılmadıkça geçerli sayılamayacağı, davacı ile davalı arasında bu anlamda yapılmış yazılı bir sözleşme bulunmadığı, davacının adi yazılı arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafı durumunda olmadığı, sözleşmenin kurulmasında aracılık yapmış olsa bile, kurulmuş geçerli bir sözleşme bulunmadığı gibi davacının tarafı olmadığı sözleşme ile kararlaştırılan ücreti isteyemeyeceği, bu nedenle de ücret talep hakkı doğmadığından davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 21.02.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Davanın Geri Alınması ile Davadan Feragatin Farkları
T.C.
YARGITAY
17.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2015/12284
KARAR NO :2018/6018
KARAR TARİHİ: 18/06/2018
K A R A R
Davacılar vekili, davalının trafik sigortacısı olduğu aracı sevk ve idare eden davacıların eşi/ babası …’ın karıştığı kazada öldüğünü, davacıların ölenin desteğinden yoksun kaldığını, davalı aleyhine daha önce açılan davanın açılmamış sayılmasına karar verildiğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 2.000,00 TL. destekten yoksun kalma tazminatının temerrüt tarihinden işleyecek ticari faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili, davacı tarafın … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2013/1048 Esas sayılı dosyasında açtığı davadan vazgeçtiğini ve davanın reddine karar verildiğini, kararın kesinleştiğini, kesin hüküm nedeniyle davanın reddinin gerektiğini, kabul anlamına gelmemek kaydıyla poliçe limitiyle sınırlı biçimde zarardan sorumlu olduklarını, davacılar murisi kazada tam kusurlu olduğu için de davacıların tazminat talep hakkı bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre; … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2013/1048 Esas- 2013/1086 Karar sayılı dava dosyasında, davacılar vekili davadan feragat ettiğinden davanın feragat nedeniyle reddine karar verildiği ve kararın kesinleştiği, tarafları ve konusu aynı olan dava hakkında daha önceden kesin hüküm bulunduğundan, HMK’nun 115/2. maddesi gereği davanın usulden reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, ölümlü trafik kazası nedeniyle, ölenin yakınlarının 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi gereği, destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir.
Davacı tarafça daha önce … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2013/1048 Esas sayılı dosyasında açılan davada, davacılar vekili tarafından verilen ve eldeki dava bakımından mahkemenin davadan feragat olarak nitelediği beyan dilekçesinin verildiği tarih ve eldeki davanın açıldığı tarih itibariyle yürürlükte olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 307/1. maddesi feragat, davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir denilmek suretiyle, davadan feragat tanımlanmıştır. Anılan Kanun’un 123/1. maddesinde ise davacı, hüküm kesinleşinceye kadar, ancak davalının açık rızası ile davasını geri alabilir denilerek davanın geri alınması müessesesi düzenlenmiştir.
Davaya son veren taraf işlemlerinden olan davadan feragat ile davanın geri alınması, mahiyeti ve sonuçları itibariyle birbirinden farklı kavramlardır. Davanın geri alınması, ileride tekrar dava açabilme hakkını saklı tutarak davanın takibinden vazgeçilmesi olup burada, davacı talep ettiği haktan (talep sonucundan) feragat etmemektedir. Davadan feragat ise, talep edilen haktan, talep sonucundan vazgeçmektir. Davadan feragat davalının rızasına (muvafakatına) bağlı olmadığı halde, davacının davasını geri alabilmesi için davalının rızası şarttır. Davadan feragat halinde, feragat edilen hak ileride tekrar dava konusu yapılamaz ve yapılır ise mahkemece feragat nedeniyle davanın reddine karar verilir. Davanın geri alınması durumunda ise, geri alınan dava ileride tekrar açılabilir.
İfade edildiği üzere, davadan feragat ile davanın geri alınmasının hukuki sonuçlarının birbirinden çok farklı olduğu dikkate alınmak suretiyle, davacı tarafın hangi tabirleri kullandığından ziyade, davacının amacının (maksadının) davaya konu haktan (talep sonucundan) vazgeçmek mi yoksa davasını ileride tekrar açabilme hakkını saklı tutarak davasını geri almak mı olduğu dikkatlice incelenmeli ve davacı tarafın beyanı yorumlanmalıdır.
Mahkemece, feragat nedeniyle reddine karar verildiği ve eldeki dava bakımından kesin hüküm teşkil ettiği kabul edilen, … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2013/1048 Esas- 2013/1086 Karar sayılı dosyasına davacı tarafça sunulan 10.09.2013 tarihli dilekçede aynı dava … Asliye Hukuk Mahkemesi’nde derdest olduğundan davaya orada devam edeceğiz ve işbu davadan feragat ediyoruz ifadelerine yer verildiği görülmektedir. Anılan davada, mahkeme tarafından da davacılar vekilinin beyan dilekçesi ile davayı takip etmekten vazgeçtiği anlaşıldığından, davanın vazgeçme nedeniyle reddine şeklinde hüküm tesis edilmiş ve bu hüküm temyiz edilmeksizin 19.02.2014 tarihinde kesinleşmiştir. İşbu davada davacılar vekilinin beyan dilekçesi içeriğine göre, eldeki davaya konu edilen destekten yoksun kalma tazminatına ilişkin hakkın özünden vazgeçme iradesinin bulunmadığı, sadece davaya başka yer mahkemesinde devam edebilmek için davasını geri aldığı izahtan vareste olup davacı tarafın hakkın özünden vazgeçmesi sözkonusu olmadığından, davadan feragat ettiğinden bahsedilemez. Kaldı ki … 1. Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından da feragat nedeniyle davanın reddine dair verilmiş bir karar söz konusu değildir.
Bu durumda mahkemece; davacı tarafın eldeki davaya konu tazminat talebi için daha önce açtığı davadaki beyanının hakkın özünden vazgeçme mahiyetinde olmadığı ve feragatin söz konusu olmadığı; önceki dava kapsamında sunulan beyanın, ancak davanın geri alınması iradesini yansıtan bir beyan olarak kabul edilebileceği; davacı tarafın, önceki davada hakkın özünden feragati sözkonusu olmadığı için de aynı tazminat alacağı için yeniden dava açma hakkının bulunduğu hususları dikkate alınmak suretiyle, davanın esası hakkında inceleme yapılıp oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ve hatalı gerekçeyle, yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA; peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine 18/06/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Çalıntı Araç Satımında Noterin Sorumluluğu
T.C
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2017/182
KARAR NO :2018/13370
KARAR TARİHİ :26.12.2018
K A R A R
Davacı vekili, dava dilekçesinde; müvekkilinin 24.08.2005 tarihli 16164 yevmiye nolu satış sözleşmesi ile dava konusu aracı satın aldığını, tescil işlemleri sırasında aracın çalıntı olduğunun ortaya çıktığını ve araca emniyetçe el konulduğunu belirterek; aracın satış bedeli olan 18.000 TL’nin 24.08.2005 tarihinden itibaren işleyen faizi ile satış sözleşmesini yapan davalı noterden tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili, cevap dilekçesinde; haksız fiile dayanan davalarda 1 yıllık zaman aşımı süresinin bulunduğunu, davacının davayı bu süre içinde açmadığını, davacının maruz kaldığı sahtecilik eyleminde müvekkilinin herhangi bir kusurunun bulunmadığını,uzamış ceza zaman aşımının suç teşkil eden eylemi bizzat yapan hakkında uygulanacağını savunarak; davanın reddini istemiştir.
Mahkemece; davacı tarafın araç alım satım işleminin sahte belgeler ile yapıldığını 26/08/2005 tarihinde vermiş olduğu ifadesinde beyan ettiğini, ilgili alım satım işlemi yetkili noter katibi tarafından yapıldığından, noterin sorumluluğu Borçlar Kanunu’nun 60/1. Maddesi gereği 1 yıllık zaman aşımına tabi olduğundan,bu süre de 26/08/2006 tarihinde dolduğundan, davanın açıldığı tarih dikkate alınarak davanın zaman aşımı nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Haksız eylemlerden doğan davalarda uygulanacak zaman aşımı Borçlar Kanunu’nun 60. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddenin 1. fıkrasında bu tür davaların, zarara uğrayan tarafın, zararı ve zarar vereni öğrendiği günden itibaren bir yıl ve on yıl geçtikten sonra zaman aşımına uğrayacağı belirtilmiş; aynı maddenin 2. fıkrasında da ceza yasaları uyarınca daha uzun süreli zaman aşımı öngörülen cezayı gerektiren bir eylemden doğmuş olan davalarda uzamış zaman aşımı süresinin uygulanacağı belirtilmiştir. Ceza zaman aşımı süresinin uygulanması için ceza davasının açılmış olması gerekmez.
Somut olayda, davacı; dava dışı kişiden araç satın almış ve satış sözleşmesi davalı noter tarafından düzenlenmiştir. Ancak, sonradan aracın çalıntı olduğu ortaya çıkmış ve araç davacının elinden alınmıştır. Satış sözleşmesi sırasında dava konusu aracın plakasını değiştirmek ve sahte olarak tanzim edilmiş kimlik kullanmak suretiyle resmi evrakta sahtecilik suçunu işlediği iddiası ile dava dışı kişi hakkında ceza davası açılmıştır.
Davacı taraf, davalı noterin satış işlemini yaparken denetim yükümlülüğünü yerine getirmediğini ileri sürmektedir. Davalı notere isnat edilen eylem, görevi ihmal suçunu oluşturur. Mahkemece, öncelikle davalı noterin eyleminin Türk Ceza Kanununda tanımlanan görevi ihmal suçu kapsamında olup olmadığının araştırılması, eylemin görevi ihmal suçu kapsamında kaldığı sonucuna varılması halinde, uygulanacak zaman aşımı süresinin, o suçun bağlı olduğu (uzamış) ceza zaman aşımı süresi olduğuna ilişkin düzenleme gereğince, davalı noterin eylemi yönünden olayda (uzamış) ceza zaman aşımının uygulanması gerekirken, açıklanan bu yönler üzerinde durulmadan davanın zaman aşımı nedeniyle reddi usul ve yasaya aykırı olup, bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.12.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İşçi Alacaklarından Kaynaklı Tazminat Hesaplaması
T.C
YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/6283
KARAR NO :2018/10735
KARAR TARİHİ : 04.05.2018
K A R A R
Davacı vekili, müvekkilinin 01.05.1999-31.05.2011 tarihleri arası dava dışı devreden işveren İ…. ve davalı devralan şirket nezdinde şantiye şefi ve iş makinası operatörü olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin davalı işverence haklı neden olmaksızın feshedildiğini belirterek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, hafta tatili çalışması alacağı, fazla mesai alacağı, yıllık izin alacağı ve genel tatil alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir
Davalı davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
Karan, kanun yararına bozulması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı temyiz etmiştir.
Gerekçe:
6100 sayılı Kanun’un 324. maddesinde “delil ikamesi için avans” düzenlenmiş olup, buna göre taraflardan her biri, ikamesini talep ettiği delil için mahkemece belirlenen avansı, verilen kesin süre içinde yatırmak zorundadır. Taraflar birlikte aynı delilin ikâmesini talep etmişlerse, gereken gideri yarı yarıya avans olarak öderler (f,l). Taraflardan birisi avans yükümlülüğünü yerine getirmezse, diğer taraf bu avansı yatırabilir. Aksi halde talep olunan
delilin ikamesinden vazgeçmiş sayılır (f. 2).
Öncelikle belirtmek gerekir ki, delil ikamesi avansının süresinde yatırılmaması nedeniyle davanın kanıtlanmadığından söz edilebilmesi için, öncelikle o delilin, uyuşmazlık konusu vakıaya ilişkin iddianın ispatı ile doğrudan ilgili olması gerekir. Bu durumda davacı, giderini yatırmadığı delilden vazgeçmiş sayıldığı için davanın kanıtlanamaması söz konusu olabilecektir. Deyim yerindeyse, o delil olmadan o vakıanın ispatı mümkün olmamalı, taraf, delil avansını yatırmadığından delilden vazgeçmiş sayılınca, o vakıa tümüyle ispatsız kalmalıdır ki bu yönde karar verilebilsin. Bu bağlamda, herkesçe bilindiği üzere uygulamada hâkimin salt işlerin yoğunluğundan dolayı aldığı bilirkişi raporunun davanın ispatı ile doğrudan ilgili bulunmaması halinde, bilirkişi ücretinin yatırılmadığından söz edilip, kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddi doğru olmaz.
Dosya içeriğine göre; davacı vekiline 14.04.2016 tarihli duruşmada “…Dosyanın kül halinde talimat yolu ile Bursa İş Mahkemesi’ne gönderilerek, dosyamızın iş hukuku alanında uzman bir bilirkişiye tevdii ile taraf adedinden birfazlası kadar rapor aldırılmasına, Bilirkişiye emek ve mesaisine karşılık 300,00 TL ücret takdirine, eksik olan 150,00 bilirkişi ücretinin davacı vekili tarafından duruşma tarihinden itibaren 1 haftalık kesin süre içinde mahkememiz veznesine depo edilmesine, belirtilen kesin süre içerisinde
bilirkişi ücretinin mahkememiz veznesine davacı yanca depo edilmemesi halinde bilirkişi incelemesi deliline dayanma hakkından vazgeçmiş sayılacaklarının ve dosyanın mevcut delil durumuna göre değerlendirileceğinin duruşmada hazır bulunan davacı vekiline ihtarına,(ihtar edildi)…” karar verilmiştir. Davacı tarafından 04.05.2016 tarihinde 150,00 TL yatırılmış olmakla birlikte, mahkemece 17.05.2016 tarihli celsede; bilirkişi masrafının kesin süre içinde yatırılmadığı görülmekle geçen celsenin 2,b bendinden vazgeçilmesine dair ara karar kurularak davanın ispatlamadığından reddine karar verilmiştir.
Somut olayda, mahkemece depo edilmesi istenen bilirkişi ücretinin yukarıda açıklandığı üzere uyuşmazlık konusu vakıaya ilişkin iddianın ispatı ile doğrudan ilgili olmadığından verilen süre usulüne uygun ve kesin değildir. Kaldı ki, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi
dinlenemez. Dava konusu tazminat ve alacakların hesaplanması da teknik ve uzmanlığı gerektirmemektedir. Tüm dosya kapsamı, dava konusu alacak talepleri, davacının davalı şirket nezdinde geçen çalışmaları ile dinlenen davacı tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde dava konusu bir kısım alacak taleplerinin de ispatlandığının anlaşılmasına göre davanın ispatlanamadığından bahisle reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına temyiz isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, dosyanın gereği için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.05.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası
T.C
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2017/8919
KARAR NO : 2018/4322
KARAR TARİHİ : 19/04/2018
K A R A R
Davacı 30/06/2015 tarihinde açtığı işbu dava ile; … İli, … İlçesi,…Mahallesi 1829 ada 8 parsel sayılı taşınmazı 23/12/2014 tarihinde bebe giyimi ağırlıkta olmak üzere her türlü giyime ilişkin imalat ile toptan ve perakende satış işi yapmak için satın aldığını, davalının ise 17/10/2011 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile taşınmazın kiracısı olduğunu, … 5. Noterliği’nin 31/12/2014 tarih 13713 yevmiye nolu ihtarnamesi ile taşınmazın ihtiyaç nedeniyle tahliye edilip tarafına teslim edilmesi için davalıya ihtarname çekildiğini, ihtarnamenin 02/01/2015 tarihinde tebliğ edildiğini yine … 3. Noterliği’nin 05/01/2015 tarih 71 yevmiye nolu ihtarnamesi ile de aylık 880,00 TL kira bedelinin bildirilen banka hesabına yatırmasını istediklerini fakat davalının ödeme yapmadığı gibi taşınmazı da tahliye etmediğini belirterek birikmiş 2015 yılı Ocak, Şubat, Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarına ait toplam 5.280 TL kira alacağının temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline ve ihtiyaç nedeniyle davalının dava konusu kiralanandan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı,davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece, davacının ihtiyaç iddiasının zorunlu olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Davacının alacak istemine yönelik temyiz itirazlarının incelemesinde; Davacı dava dilekçesinde, ihtiyaç nedeniyle tahliyenin yanısıra ödenmeyen kira bedellerinin tahsilini de talep etmiştir.Mahkemece, davacının alacak istemi bulunmasına rağmen, bu hususta olumlu ya da olumsuz bir karar verilmeden hüküm kurulması hatalıdır.
2-Davacının tahliyeye ilişkin temyiz itirazlarına gelince; Konut ya da çatılı işyeri niteliğindeki bir taşınmazı iktisap eden kimse dilerse eski malik ile kiracı arasında yapılmış sözleşmeye dayanarak sözleşmenin sonunda bir ay içinde, dilerse TBK.’nun 351. maddesi uyarınca edinme günü de dahil olmak üzere edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla edinme tarihinden itibaren altı ay sonra ihtiyaç nedeniyle tahliye davası açabilir. Davanın altı ayın sonunda hemen açılması şart olmayıp sözleşme sonuna kadar açılması mümkündür. Ancak edinmeyi izleyen bir ay içerisinde bildirimin tebliği zorunlu olup bunun sonradan giderilmesi mümkün değildir. Açılacak davada tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın varlığının kanıtlanması gerekir.
İhtiyaç iddiasına dayalı davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Devamlılık arzetmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir.
Olayımıza gelince; Dava konusu yapılan işyerinin önceki malik tarafından davalıya 17/10/2011 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli kira sözleşmesi ile kiraya verildiği konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.Davacı, kiralananın da içinde bulunduğu iki katlı kargir atölye vasfındaki taşınmazı önceki malikten 23/12/2014 tarihinde satın almıştır.İhtiyaçlı davacı , halen … ilçesinde züccaciye ve hediyelik eşya ticareti ile uğraşmakta olup açtığı işbu dava ile … il merkezinde bulunan dava konusu kiralanan taşınmazda bebe giyimi ağırlıkta olmak üzere her türlü giyime ilişkin imalat ile toptan ve perakende satış işi ile iştigal etmek amacında olduğunu belirterek ihtiyaç nedeniyle tahliye isteminde bulunmuştur.Dosya kapsamında aldırılan bilirkişi raporları ile dava konusu mecurun alt katı ile birlikte birleştirilmek suretiyle ihtiyaç iddiasına uygun,yeterli ve elverişli olduğu ve yine davacının ödenmiş sermaye ile aktif büyüklük olarak yeni bir işyeri kurabilecek kapasitesi bulunduğu anlaşılmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 01/10/1997 tarih 1997/6-630 Esas 1997/762 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere özel teşebbüsün ticaretini genişletme amacı ve bu doğrultudaki gereksinimlerinin Türk Borçlar Kanununda tahliye sebebi olarak tanımlanan zorunlu ihtiyaç kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Mahkemece, her ne kadar davacının farklı bir iş koluna geçmek istediği ancak iş kolu değişikliğinin zorunlu ihtiyaç olmadığı belirtilerek davanın reddine karar verilmiş ise de davacının dava konusu taşınmazda halen sürdürdüğü iş kolundan farklı bir iş kolunda faaliyet göstermek istemesinde hukuki bir engel bulunmadığı gibi bu durum özel teşebbüsün ticaretini genişletme amacı kapsamında kalmaktadır. Bu itibarla;zorunlu ihtiyaç iddiasının gerçek ve samimi olduğu da kanıtlandığından kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davacının iş ve faaliyet alanını kısıtlar şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.
Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.
SONUÇ: Yukarıda birinci nedenle alacağa ilişkin hükmün, ikinci bentte açıklanan nedenlerle tahliyeye ilişkin hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 19.04.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
İmzası Taklit Edilen Kişinin Uğradığı Manevi Zarar
T.C
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2017/2197
KARAR NO :2019/1177
KARAR TARİHİ : 14/02/2019
K A R A R
Taraflar arasında görülen davada … 1. Asliye Hukuk Mahkemesince bozmaya uyularak verilen …/03/2016 tarih ve 2015/481-2016/100 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenmiş olduğu anlaşılmakla, duruşma için belirlenen …/02/2019 günü tebligata rağmen gelen olmadığı yoklama ile anlaşıldı, duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin….’da ikamet edip, aynı zamanda ticari faaliyette bulunan bir tacir olduğunu,….’da özel bir bankadan kredi talebinde bulunduğunda isminin bankalararası merkezi sistemde borçlarını ödemeyenlerin listesinde bulunduğu bilgisi verilerek kredi talebinin reddedildiğini, yapılan araştırma sonrası müvekkiline davalı bankanın … … Şubesi’nde kredi kullandırıldığını tespit ettiklerini, bu şubede müvekkilinin kesinlikle işlemlerinin bulunmadığını, müvekkilinin adı kullanılarak sahte imza atılmak sureti ile kimliği belirsiz kişilerin kredi kullandıklarını buna rağmen davalı banka tarafından müvekkili hakkında sahte evrak tanzim ederek dolandırıcılık yapma suçu ile … Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulduğunu, davacının şeref ve haysiyeti ile oynandığını, ayrıca kredi borcunun kendisine ait olmadığını tespit etmek için … 1. Asliye Ticaret Mahkemesinde menfi tespit davası açmak zorunda kaldıklarını, yapılan soruşturma sonrası müvekkilinin sözleşmede imzası bulunmadığının tespit edilip takipsizlik kararı verildiğini, neticede davacının yüz kızartıcı bir suç ile itham edilmesinin kişilik haklarını zedelediğini, aile ve çevresi ile olan ilişkilerinin bozulduğunu, bu dönemde kredi kullanamamaktan dolayı ortağı olduğu iki şirketteki hisselerini devretmek zorunda kalıp zarara uğradığını ileri sürerek, 5.000,00 TL maddi, 40.000,00 TL manevi tazminatın ….02.2005 tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, kredi kullandırılırken istenen evrakların bankaya bizzat kredi talep eden tarafından sunulduğunu, sözleşme kurulurken müşterilerin nüfus cüzdan bilgilerinin kendilerinden alındığını, banka çalışanının kriminal uzman gibi imza incelemesi yapamayacağını, bankanın kredi borcu ödenmediği için takip yapmasının ve ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmasının kanuni hakkını kullanmak olduğunu ve bundan dolayı tazminatla sorumlu tutulamayacağını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece uyulan bozma ilamı doğrultusunda, davacının bankacılık işlemlerinden kaynaklanan maddi ve manevi zararının tazmini amacıyla eldeki davayı açtığı davalı bankanın kurumsal kişiliğe ve araştırma organlarına sahip olmasına rağmen, özen yükümlülüğüne aykırı davranarak sahte evraklarla düzenlenen kredi sözleşmesi çerçevesinde verilen kredinin geri ödenmesi için davacı aleyhine başlattığı icra takibi ve açılan menfi tespit davası nedeniyle davacıyı vekalet ücreti ve yargılama gideri ödemek durumunda bıraktığı davacıyı maddi ve manevi zarara uğrattığı davacı vekilinin …/03/2016 tarihli duruşmadaki beyanına göre davacının 5.000,00 TL maddi tazminat isteminin ….000,00 TL’sinin yargılama gideri ve vekalet ücretine, ….000,00 TL’sinin ise kredi alacağından dolayı kaybedilen kâr mahkumiyetine ilişkin olduğu davacının kâr mahrumiyetine ilişkin maddi zararının varlığını ispatlayamadığı yargılama gideri ve vekalet ücretine ilişkin maddi zararının ise davalı kurum tarafından … …. İcra Müdürlüğünün 2009/9857 Esas sayılı dosyası ile başlatılan takip nedeniyle ödendiği bu talebin konusuz kaldığı gerekçesi ile davacının yargılama gideri ve vekalet ücreti alacağına ilişkin maddi zarar talebi karşılandığından bu talep konusuz kaldığından yargılama gideri ve vekalet ücreti alacağına ilişkin maddi tazminat talebi hakkında karar verilmesine yer olmadığına, davacının kâr mahrumiyetine ilişkin maddi tazminat talebinin ispatlanamadığından reddine, davacının manevi tazminat talebinin kısmen kabul kısmen reddi ile 5.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihi olan 16/03/2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı banka vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.
…-Dava, bankacılık işleminden kaynaklanan maddi-manevi zararın tazmini istemine ilişkindir.
Mahkemece davacının yargılama gideri ve vekalet ücreti alacağına ilişkin maddi tazminat taleplerinin, davalı tarafça karşılandığı gerekçesi ile bu zarar kalemleri hakkında dava konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Ancak, dosyada mevcut dava dilekçesi, delil listesi, davacı vekili tarafından dosyaya ibraz edilen 09.06.2009 tarihli ”…maddi kayıplarla ilgili beyanlarımız” başlıklı dilekçe kapsamı, davacı vekilinin 01…..2015 tarihli 1. celse, ….03.2016 tarihli 4. celsede alınan beyanları birlikte değerlendirildiğinde, davaya konu yargılama gideri ve vekalet ücretine ilişkin taleplerin, davacı tarafından davalı banka aleyhine açılan menfi tespit davası sonucu mahkemece davacı yararına hükmedilen vekalet ücreti ve davalıdan tahsiline karar verilen yargılama giderlerine ilişkin olmadığı, davacı ile vekili arasında yapılan vekalet sözleşmesi ve yapılan masraflara (yol masrafları vs.) ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacının talebine yanlış anlam verilerek, yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.
Öte yandan, manevi tazminat zarara uğrayanda manevi huzuru gerçekleştirecek ve tazminata benzer bir fonksiyonu da olan özgün bir nitelik taşıakta olup, bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. Zarar görenin zenginleşmemesi, zarar sorumlusunun da fakirleşmemesi gerekmektedir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden, hakim bu konuda takdir hakkını kullanır iken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.
Somut olayda, dosya kapsamından da anlaşıldığı üzere davacının icra takibine, ceza soruşturmasına muhatap olması, bu süreçte kredi notunun olumsuz duruma gelmesi karşısında, mahkemece, hükmedilen 5.000 TL manevi tazminat miktarı, ne somut olayın özelliklerine, ne davacının olaylardan etkileniş derecesine, ne de paranın alım gücüne uygun düşmeyecek şekilde az olup, davacı yararına daha tatminkar ve adalete uygun, makul bir manevi tazminat takdir edilmek üzere, kararın bu sebeple de davacı yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı banka vekilinin temyiz itirazlarının reddine, (…) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, aşağıda yazılı bakiye 255,55 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 14/02/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hesap Kat Halinde İhtiyati Haciz Şartlarının Oluşacağı
T.C
YARGITAY
19.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2017/3709
KARAR NO :2018/6745
KARAR TARİHİ :20/12/2018
K A R A R
Alacaklı vekili, kredi kartı üyelik sözleşmesi kapsamında tahsis edilen kredi kartı borcunun ödenmemesi üzerine, gönderilen hesap katı ihtarından sonuç alınamadığını ileri sürerek borçlunun taşınır ve taşınmazları ile 3. kişilerdeki hak ve alacaklarının ihtiyaten haczini talep etmiştir.
Mahkemece hesap katı ihtarının borçluya tebliğ edilmediği ve sözleşmede de adres bulunmadığı gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiştir. Bu karar alacaklı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.
Dosya kapsamından anlaşıldığına göre kredi kratı borcunun ödenmemesi nedeniyle hesap kat edilmiştir. Hesabın kat edilmesi ile alacak muaccel olduğundan İİK. m. 257’de öngörülen ihtiyati haciz şartları oluşmuştur. Bu durumda ihtiyati haciz talebinin kabulüne
karar verilmesi gerekirken reddi doğru olmamıştır.
SONUÇ:Belirtilen gerekçeye binaen kararın BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde temyiz eden ihtiyati haciz talep edene iadesine, 20/12/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
