Kaçak Elektrik Kullanılmadığının Tespiti
T.C
YARGITAY
3. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2017/1219 E.
KARAR NO : 2017/12514 K.
TARİHİ : 21.09.2017
K A R A R
Davacı; davalı kurum elamanlarının kaçak elektrik kullandığı gerekçesiyle aleyhine 25.705,20 TL ceza tahakkuk ettirdiklerini belirterek; kaçak elektrik kullanmadığının tespiti ile tahakkuk edilen cezanın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı; davacının abonesiz elektrik kullandığının tespit edildiğini, yapılan işlem ve tahakkuk edilen cezanın mevzuata uygun olduğunu savunarak; davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece; davacının 3 gün kaçak elektrik kullandığı kanaatine varılarak davanın kısmen kabulü cihetine gidilmiş; 14.05.2012 tarihli tutanağa istinaden tahakkuk ettirilen 25.705,20 TL bedelli kaçak elektrik faturasından dolayı davacının davalı kuruma 24.848,36 TL borçlu olmadığının tespitine karar verilmiş, hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; Dairemiz 16.06.2014 tarih, 2014/2059 Esas, 2014/9633 Karar sayılı ilamı ile “Dava, kaçak elektrik kullanımı nedeniyle tahakkuk ettirilen ceza bedelinden sorumlu olunmadığının tespiti istemine ilişkin menfi tespit davasıdır.
Somut olayda, 14.05.2012 tarihli tutanakla davacının abone olmadan elektrik kullandığı tespit edilmiştir.
Tutanak tarihinde yürürlükte bulunan Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği’nin 13/a maddesi hükmü gereğince; dağıtım sistemine, sayaçlara, ölçü sistemine ya da tesisata müdahale edilerek, tüketimin doğru tespit edilmesini engellemek suretiyle, eksik veya hatalı ölçüm yapılması, hiç ölçülmeden veya yasal şekilde tesis edilmiş sayaçtan geçirilmeden mevzuata aykırı şekilde elektrik enerjisi tüketilmesi kaçak elektrik tüketimi olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda davacının, yasal şekilde tesis edilmiş sayaçtan geçirilmeden elektrik enerjisi kullanarak, yönetmeliğin 13. maddesi uyarınca kaçak elektrik kullandığı sabittir. Temyize konu uyuşmazlık; kaçak elektrik ceza bedelinin hesaplama yöntemine ilişkindir.
Mahkemece bilgisine başvurulan elektrik bilirkişisi 22.04.2013 tarihli raporunda; davacının usulsüz elektrik kullandığını, davalı elektrik idaresinin öncelikle davacıya yükümlülüklerini yerine getirmesi için enerji kesme ihbarı bırakıp, 15 günlük süre vermesi gerektiğini, verilen süreye rağmen davacının yükümlülükleri yerine getirmemesi halinde tutanak tutulup ceza verilmesi gerektiğini, buna göre davalı elektrik idaresinin yönetmelik hükümlerine aykırı davrandığını beyan etmiş, mahkemece davacının kaçak kullandığının kabul edilmesi halinde kaçak elektrik kullanım bedelinin 958,80 TL olacağını ifade etmiştir.
Mahkemece, itirazlar doğrultusunda 3’lü bilirkişi heyetinden rapor alınmış; bu raporda, davacının kaçak elektrik kullandığı, elektrik idaresinin kaçak elektrik kullanım süresini tutanak tarihinden geriye doğru 90 gün olarak esas aldığı, oysa kaçak elektrik kullanılan sera ile aynı trafodan beslenen davacıya ait aboneli meskende 12.05.2012 günü sayaç okuması yapıldığı, bu okuma sonrası sayaçta kaçak kullanıma dair tutanak tutulmadığına göre mesken aboneliğinin aynı trafodan beslendiği düşünüldüğünde sayaç okumasının yapıldığı 12.05.2012 tarihine kadar her hangi bir kaçak kullanımının söz konusu olmadığı, bu sebeple 12.05.2012-14.05.2012 tarihleri arasında yalnızca 3 günlük kaçak tahakkuku yapılması gerektiği, buna göre abonenin kaçak tahakkuk bedelinin 856,84 TL olduğu rapor edilmiş, mahkemece bu rapor benimsenerek, hükme esas alınmıştır.
EPDK’nın 29.12.2005 tarih ve 622 Sayılı Kaçak ve Usulsüz Elektrik Enerjisi Kullanılması Durumunda Yapılacak İşlemlere İlişkin Usul ve Esaslar başlıklı kararının 1/B-b maddesine göre; kullanım yerine ait bağlantı anlaşması ve perakende satış sözleşmesinin veya her ikisinin de yapılmadığı yerler için kaçak elektrik enerjisi kullanımına ilişkin olarak yapılacak hesaplamada esas alınacak süre; doğru bulgu ve belgelere dayandırılması kaydıyla elektrik enerjisi kullanılmaya başlandığı tarih ile kaçak tespitinin yapıldığı tarih arasındaki süre olup, bu süre 12 ayı geçemez. Doğru bulgu ve belgelerin bulunmaması halinde bu süre 90 gün olarak esas alınır.
Buna göre hükme esas alınan 3’lü bilirkişi heyetinin raporundaki hesaplama yönteminin Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliğine uygun yapılmadığı açıktır.
Hal böyle olunca mahkemece; yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilerek, yürürlükte bulunan yönetmelik hükümleri gereğince kaçak kullanım miktarı ve bedelinin tespiti için öncelikle dosyanın önceki bilirkişiler dışında oluşturulacak üç kişilik uzman bilirkişi kuruluna verilmesi, bilirkişi heyetinden denetime elverişli rapor alınması, ardından tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, anılan yön gözetilmeden, yetersiz bilirkişi raporları doğrultusunda yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesi ile bozulmuştur.
Mahkemece; bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada davanın kısmen kabulü ile; davacıya 14/05/2012 tarih ve 1670 numaralı tutanak neticesinde kesilen 25.705,20 TL’lik kaçak elektrik faturası nedeniyle davacı tarafın davalı kuruma 24.138,49 TL borçlu olmadığının tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiş hüküm süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Dava, kaçak elektrik kullanılmadığının tespiti ile kaçak elektrik kullanımı nedeniyle tahakkuk ettirilen fatura bedelinden borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece; Dairemizin bozma kararına uyulmuştur. Kural olarak bozma kararına uyulmakla orada belirtilen biçimde işlem yapılması yolunda lehine bozma yapılan taraf yararına kazanılmış hak, aynı doğrultuda işlem yapılması yolunda yerel mahkeme için zorunluluk doğar.
Belirtilmelidir ki; bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlanan bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı Y.İ.B.K.).
Bu ilke kamu düzeni ile ilgili olup, Yargıtay’ca kendiliğinden dikkate alınması gerekir. Hakimin değişmesi dahi açıklanan bu hukuki ilkeye etki yapamaz.
Somut olayda, mahkemece; bozma kararına uyulduğu halde gerekleri tam olarak yerine getirilmemiş, bozmaya uygun karar verilmemiştir. Şöyle ki;
Somut uyuşmazlıkta bozma ilamı sonrası dosyanın tevdi olunduğu üçlü uzman bilirkişi kurulu opsiyonel bir rapor tanzim etmiş; 1. opsiyon olarak kayıp bedeli dahil edilmeksizin 90 günlük kaçak kullanıma göre hesaplama yapmış ve kaçak tahakkuk bedelinin 23.805,12.-TL olduğunu bildirmiş, 2.opsiyon olarak ise doğru bulgu ve belgelere dayanarak hesaplama yapmış ve kaçak tahakkuk bedelinin 1.566,71 TL olması gerektiğini bildirmiştir. Mahkemece rapordaki 2. opsiyon hükme esas alınmıştır.
Mahkemece bozmaya uyulmakla gerçekleşen usule ilişkin kazanılmış hak nazara alınarak, hükmüne uyulan bozma gereklerinin yerine getirilmesi ve bozmadan sonra bilirkişi kurulunun 90 günlük kaçak kullanıma göre yaptığı hesaplama (1.opsiyon) benimsenmek suretiyle karar verilmesi gerekirken; doğru bulgu ve belgelere dayanarak yapılan hesaplama ile davacının 24.138,49 TL borçlu olmadığının tespitine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
Gelinen noktada; çözülmesi gereken bir diğer sorun; kayıp kaçak bedelinin kaçak tahakkuku hesaplamasında dikkate alınıp alınmayacağı noktasındadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.05.2014 tarih ve 2013/7-2454 Esas 2014/679 K. Sayılı kararı ve Dairemiz kararları ile Anayasanın Vergi ödevi Başlıklı 73. maddesindeki “… Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır…” şeklindeki düzenlemeye göre; kayıp-kaçak, sayaç okuma, dağıtım, perakende hizmet ve iletim bedeli uygulamasının EPDK Kararları ve tebliğleri çerçevesinde uygulama arz eden kanunlar ve ikincil mevzuat hükümleri çerçevesinde EPDK tarafından belirlenerek uygulandığı, bu tarihteki mevcut hukuki düzenlemenin EPDK’na sınırsız bir fiyatlandırma ve tarife unsuru belirleme hak ve yetkisi vermediği, özellikle kaçak (elektrik enerjisinin hırsızlanması) bedellerinin kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmenin hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmadığı, bu faturalara yansıtılan diğer kalemlere ilişkin bedel miktarlarının şeffaflık ilkesi ile denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödendiğinin bilinmesininde şeffaf hukuk devletinin vazgeçilmez unsuru olduğu, EPDK kararları ile bu bedellerin mevcut mevzuat kapsamında tüketicilerden alınmasının hukuka uygun olmadığı kabul edilmiştir.
Ne var ki, uyuşmazlığın temyiz yolu ile Dairemize geldiği aşamada 17.06.2016 Tarih 29745 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren geçmişede etkili 6719 sayılı kanunun 21. maddesi ile 6446 Sayılı kanunun 17. maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ile altıncı fıkrasının (a), (ç), (d) ve (f) bentleri değiştirilmiş ve aynı maddeye eklenen 10. bend ile; “Kurum tarafından gelir ve tarife düzenlemeleri kapsamında belirlenen bedellere ilişkin olarak yapılan başvurularda ve açılan davalarda; tüketici hakem heyetleri ile mahkemelerin yetkisi, bu bedellerin, Kurumun düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır.” hükmü getirilerek Tüketici Hakem Heyetlerinin ve Mahkemelerin bu konularda açılacak davalarda inceleme ve araştırma yetkileri geçmişe de etkili olarak sadece bu dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp-kaçak bedellerinin Kurumun bu konulardaki düzenleyici işlemlerine uygunluğunun denetimi ile sınırlanmış, bu bedellerin alınmasında esas olan ilgili tarifelerin düzenlenmesinde EPDK.nun Kanundaki yetkileri genişletilerek yukarıda sözü edilen bedeller maliyet unsuru kapsamına dahil edilmiştir.
Yine, 6719 sayılı kanunun 26. maddesi ile 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’na eklenen;
Geçici madde 19; “Bu maddeyi ihdas eden Kanunla öngörülen düzenlemeler yürürlüğe konuluncaya kadar, Kurul tarafından yürürlüğe konulan mevcut yönetmelik, tebliğ ve Kurul kararlarının bu Kanuna aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” hükmünü,
Geçici madde 20; “Kurul kararlarına uygun şekilde tahakkuk ettirilmiş dağıtım, sayaç okuma, perakende satış hizmeti, iletim ve kayıp-kaçak bedelleri ile ilgili olarak açılmış olan her türlü ilamsız icra takibi, dava ve başvurular hakkında 17 nci madde hükümleri uygulanır.” hükmünü içermektedir.
Karar tarihinden sonra yürürlüğe girmiş bulunan bu yasa değişiklikleri, yürürlük tarihi öncesi dönemde geçerli olan EPDK kararlarına dayanılarak alınmış olan ve dava konusu yapılan kayıp-kaçak bedelleri ile ilgili olarak açılan ve halen devam eden davalarda da geçmişe etkili olacak şekilde (bu yasa değişikliği öncesinde açılan ve halen görülmekte olan davalar da) uygulanması gereken hükümler içermektedir.
O halde mahkemece, 22.07.2015 tarihli raporu düzenleyen bilirkişi kurulundan 90 günlük süre esas alınarak yapılan hesaplamada, yargılama sırasında yürürlüğe giren 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 17., geçici 19. ile 20. maddelerinin etkisi de değerlendirilmek üzere ek rapor alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekmektedir.
SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davalı taraf yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK’nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21.09.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Ortaklaşa Alınan Taşınmazın Muris Adına Tescili
T.C
YARGITAY
1. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/3297
KARAR NO :2019/423
KARAR TARİHİ :23.01.2019
K A R A R
Dava, tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.
Davacı, 1990 yılında 1401 parseli davalı ile birlikte satın aldıklarını ancak taşınmazın mirasbırakanları … adına tescil edildiğini, davalı kardeşinin mirasbırakanın hastalığından istifade ederek ve mirasbırakanı kandırarak taşınmazı satış suretiyle edindiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile 1/2 payının adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, taşınmazı satış bedelini ödeyerek temlik aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, temlikin muvazaalı olduğu gerekçesi ile davacının miras payı oranında davanın kabulüne, kalan pay yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere, maddi vakıayı bildirmek taraflara hukuki nitelendirmeyi yapıp ona en uygun kanun maddesini uygulamak hakime aittir.
Somut olayda her ne kadar mahkemece hukuki dayanak muris muvazaası olarak değerlendirilerek davanın davacının miras payı oranında kabulüne karar verilmişse de; iddianın içeriğinden ve ileriye sürülüş biçiminden (davacı taşınmazın kendi parası ile alındığını ancak mirasbırakan adına tescil edildiğini ileri sürmüştür) davada muris muvazaasına değil inançlı işlem hukuksal nedenine dayanıldığı açık olup 05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bu türlü iddiaların yazılı belge ile kanıtlanması zorunludur. İddiasını yazılı belge ile kanıtlayamayan kimsenin 6100 sayılı HMK.’nun 202.maddesi gereğince delil başlangıcı sayılabilecek nitelikte banka kaydı, ihtar vs. gibi bir delilin varlığı halinde iddiasını her türlü delil ile kanıtlamasının mümkün olacağı tartışmasızdır.
Ne var ki; yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde bakıldığında davacının yazılı bir belgesi bulunmadığı gibi delil başlangıcı sayılacak bir bulgunun da var olmadığı sabittir.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
SONUÇ: Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.01.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Zamanaşımına Uğramış Bono Nedeniyle Aval Verenlere Başvurulamaz.
T.C
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/2973
KARAR NO :2018/6785
KARAR TARİHİ :20/12/2018
K A R A R
Davacı vekili, davalıların davacıdan aldıkları borç para karşılığında davacıya 45.000.- TL tutarında senet verdiklerini, borcun ödenmemesi üzerine … İcra Müdürlüğü’nün 2015/54 E. sayılı dosyası ile başlatılan takibe davalıların itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, davalıların davacıya herhangi bir borcu bulunmadığını, davaya konu senedin düzenleme tarihinin 05/11/2008, ödeme tarihinin ise 20/04/2009 olduğunu, bononun zamanaşımına uğrayıp kambiyo vasfını yitirdiğini belirterek, davanın reddi ile davacı aleyhine kötüniyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.
Mahkemece, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre, davalının zamanaşımı definde bulunduğu, davaya dayanak yapılan senedin vade tarihinden itibaren 3 yıl geçtiğinden zamanaşımına uğradığı, hamilin sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında 1 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde düzenleyenden talepte bulunabileceği, talep tarihi itibari ile sebepsiz zenginleşmeye ilişkin 1 yıllık zamanaşımı süresi de dolduğundan davanın zamanaşımı nedeni ile reddine, davacının icra inkar tazminatı talebinin reddine, davalının kötüniyet tazminatı talebinin dava zamanaşımı nedeni ile reddedildiğinden, şartlar oluşmadığından reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava zaman aşımına uğramış bonodan kaynaklanan alacağın tahsiline yönelik icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davaya konu bononun incelenmesinde keşidecinin dava dışı …. Ltd. Şti. lehtarın davacı, davalılar … ve …’in ise aval veren oldukları anlaşılmıştır.Davacı ile dava dışı keşideci arasında temel ilişki olup sebepsiz zenginleşme hükümlerinin somut olayda uygulama yeri yoktur. Sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca aval verenler hakkında zaman aşımına uğramış bono nedeniyle alacak isteminde bulunulamaz. Yine aval verenlere karşı temel ilişkiye dayanılarak başvurulması mümkün değildir. Mahkemece bu gerekçe ile davanın reddi gerekirken yanılgılı gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 20/12/2018 gününde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Yerel mahkemenin davayı ret gerekçesi doğru olmayıp, doğru değerlendirme Dairemizin bozma kararında gösterilmiştir.
Ancak yerel mahkeme kararı sonucu itibariyle doğru olduğundan gerekçesi düzeltilerek onanması gerekirken bozma yapılmasını doğru bulmadığımdan saygıdeğer çoğunluğun kararına bu yönden muhalifim. 20.12.2018
Nokta Haciz Talimat Şikayeti
T.C
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/29730
KARAR NO :2018/3036
KARAR TARİHİ : 22.03.2018
K A R A R
İİK’nun 4. maddesi gereğince; takip hangi icra dairesinde başlamış ise, bu takiple ilgili itiraz ve şikayetler, takibin yapıldığı yer icra müdürlüğünün bağlı bulunduğu icra mahkemesinde çözümlenir. Bu husus, kamu düzenine ilişkin kesin yetki niteliğindedir. Yasal koşulların oluşması halinde, İİK.nun 79 ve 360. maddeleri, bu husustaki yetki ile ilgili istisnaları teşkil etmektedir. İİK’nun 79. maddesi gereğince; haczolunacak malların başka bir yerde bulunması halinde icra dairesi, malların bulunduğu yer icra dairesine talimat yazarak haczin yapılmasını ister. Bu halde, hacizle ilgili şikayetler, kendisine talimat yazılan icra dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir. Anılan husus, kesin yetki kuralı olup mahkemece re’sen uygulanmalıdır. Ancak, talimat yazısı, borçluya ait menkul ve gayrimenkul mallar ile 3. kişilerdeki hak ve alacakların haczi yönünde ve genel nitelikli olmayıp da, belli bir malın haczini isteyen “nokta haczi” biçiminde yazılmış ise, bu halde anılan hacizle ilgili şikayet, talimatı yazan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesince incelenir. Bir başka deyişle, böyle hallerde İİK’nun 79. maddesi hükmü uygulanamaz
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve
dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Borçlunun, tapuda, … ili … İlçesi Varvara Mahallesi 154 Ada, 14 Parsel, 2 ve 3 nolu bağımsız bölüm olarak kayıtlı bulunan taşınmazların haline münasip evleri olduğunu ileri sürerek, üzerindeki hacizlerin kaldırılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, şikayetin kabulü ile her iki taşınmazadaki haczin kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. İİK’nun 4. maddesi gereğince; takip hangi icra dairesinde başlamış ise, bu takiple ilgili itiraz ve şikayetler, takibin yapıldığı yer icra müdürlüğünün bağlı bulunduğu icra mahkemesinde çözümlenir. Bu husus, kamu düzenine ilişkin kesin yetki niteliğindedir. Yasal koşulların oluşması halinde, İİK.nun 79 ve 360. maddeleri, bu husustaki yetki ile ilgili istisnaları teşkil etmektedir. İİK’nun 79. maddesi gereğince; haczolunacak malların başka bir yerde bulunması halinde icra dairesi, malların bulunduğu yer icra dairesine talimat yazarak haczin yapılmasını ister. Bu halde, hacizle ilgili şikayetler, kendisine talimat yazılan icra dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir. Anılan husus, kesin yetki kuralı olup mahkemece re’sen uygulanmalıdır.
Ancak, talimat yazısı, borçluya ait menkul ve gayrimenkul mallar ile 3. kişilerdeki hak ve alacakların haczi yönünde ve genel nitelikli olmayıp da, belli bir malın haczini isteyen “nokta haczi” biçiminde yazılmış ise, bu halde anılan hacizle ilgili şikayet, talimatı yazan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesince incelenir. Bir başka deyişle, böyle hallerde İİK’nun 79. maddesi hükmü uygulanamaz. Yine, resmi sicile kayıtlı mallara ilişkin haciz işlemi, talimat yoluyla değil de, doğrudan ilgili kuruma müzekkere yazılarak yapılmış ise, haciz işlemini yapan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesi şikayetleri incelemede yetkilidir.
Somut olayda; tapu kaydının incelenmesinde taşınmaza, … 14. İcra Müdürlüğü tarafından doğrudan haciz konulduğundan, yukarıda açıklanan maddeler ve kurallar gereğince; anılan takip dosyası ile ilgili meskeniyet şikayetini inceleme yetkisi, haciz işlemini yapan icra dairesinin bağlı olduğu … İcra Hukuk Mahkeme’lerine aittir. O halde mahkemece, yetkisizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasının incelenerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca re’sen BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, bozma nedenine göre alacaklının temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22.03.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
İşçi Hizmetlerinin Birleştirilmesi ile Emekli Olma
T.C.
YARGITAY
21. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2017/3072
KARAR NO : 2018/8228
KARAR TARİHİ : 13.11.2018
K A R A R
A-) Davacı İstemi;
Davacı vekili dava dilekçesinde özet olarak; davacının, 01.10.1987-14.03.2007 tarihleri arasında Türk Hava Kuvvetlerinde 19 yıl 5 ay 14 gün muvazzaf subay olarak görev yaptığını, 17.04.2007 tarihinden itibaren SSK’ya tabi sigortalı olarak hava yolu şirketlerinde çalışmaya başladığını, 30.11.2015 tarihli yaşlılık aylığı talebinin yaş şartını yerine getirmediğinden reddedildiğini, 506 Sayılı Kanun’un Ek 39.maddesi dikkate alındığında yaş bakımından yasal koşulları yerine getirdiğinin kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerek, davacının yaşlılık aylığı başvurusunu yaptığı 30.11.2015 tarihini takip eden 01.12.2015 tarihinden itibaren emekli sayılarak yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine, birikmiş aylıkların 01.12.2015 tarihinden itibaren faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
B-) Davalı Cevabı;
Davalı vekili; yargı yolunun caiz olmadığını, davacının 506 Sayılı Kanun gereğince yaşlılık aylığı tahsis talebinin bulunmadığını, bu nedenle 506 Sayılı Kanun’un “Bu yasanın ek 5 ve ek 6.maddeleri gereğince sigortalılık süresine ilave edilen gün sayıları, beş yıldan çok olmamak üzere bu Kanunun 60 ve geçici 81.maddelerinde belirtilen yaş hadlerinden indirilir” şeklindeki Ek 39.madde hükmünden yararlanacağı saptanmasına yönelik davanın açılmasında davacının korunmaya değer herhangi bir hukuki yararının bulunmadığı belirterek, davanın reddini talep etmiştir.
C-) İlk Derece Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi;
“…1-Davacının davasının kabulüne,
Davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden tenzili ile 01.12.2015 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine, ..” karar verilmiştir.
GEREKÇE
“… bilirkişi 03.10.2016 havale tarihli raporunda özetle, davacının 09.09.1969 doğumlu olup 01.10.1987-14.03.2007 tarihleri arasında 5434 Sayılı yasa kapsamında 19 yıl, 5 ay, 14 gün çalışmış olup yine aynı yasa kapsamında 4 yıl 1 ay 15 gün fiili hizmet zammı bulunduğunu, 23.05.2002 tarihi itibariyle hizmet süresi (14 yıl 7 ay 2 gün olup bu süreye 4 yıl 1 ay 15 gün itibari hizmet süresi de eklendiğinde) 18 yıl 9 ay 7 gün olduğunu, bu durumda, 506 Sayılı yasanın geçici 81. Maddesine göre davacının emeklilik şartları, 25 yıl sigortalılık süresi, 47 yaş ve 5150 prim ödeme gün sayısı olduğunu, davacının 30.11.2015 tahsis talep tarihi itibari ile 5434 Sayılı yasa kapsamında fiili hizmeti ve fiili hizmet zammı toplamı olarak 8.489 prim ödeme günü, 5510 Sayılı yasanın 4a kapsamında ise 3.104 gün olmak üzere toplam 11.593 prim ödeme gün sayısı mevcut olduğunu, davacının yasada öngörülen sigortalılık süresi ve prim ödeme gün sayısını tamamladığı açık olup bu hususta bir uyuşmazlık da bulunmadığını, ancak, 09.09.1969 doğumlu olan davacının, tahsis talep tarihi itibari ile 46 yaşında olup Kurum tarafından davacının fili hizmet zammı süresi yaş haddinden indirilmediğinden 47 yaş şartı nedeni ile talebi reddedildiğini, davacının 47 yaş süresinden 4 yıl 1 ay 5 günlük fiili hizmet zammı süresi düşüldüğünde davacının yaşlılık aylığı yaş haddi şartı 42 yıl 10 ay 15 gün (24.07.2012 tarihi) olarak bulunduğunu, oysa tahsis talep tarihi olan 30.11.2015’te davacının (09.09.1969-30.11.2015) 46 yıl 2 ay 21 günlük olduğunu, dolayısıyla bu farz ve kabul durumunda yaş şartını da yerine getirdiğini, bu durumda, davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden indirilmesi gerektiğini 30.11.2015 tarihinde tahsis talep şartlarını taşıdığı ve yaşlılık aylığına müstahak olduğunu, davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden tenzili ve 01.12.2015 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanması gerektiği sonuç ve kanısına varıldığını bildirmiştir.
Yapılan yargılama sonunda tüm dosya kapsamı ve itibar edilen bilirkişi raporu doğrultusunda, davacının fiili hizmet zammı süresinin yaş haddinden tenzili ile 01.12.2015 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine dair…”
D-) Bölge Adliye Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi;
“… 1-Davalının istinaf isteminin kabulüne,
2-)… 19. İş Mahkemesi’nin 2015/710 Esas, 2016/534 Karar sayılı 11.10.2016 tarihli kararının kaldırılmasına
3-)Davayı görmekte idari yargı görevli olduğundan görevsizlik kararı verilmek üzere dosyanın mahkemesine iadesine,
4-)Davacının istinaf isteminin görevli idari yargı mahkemesinde karara bağlanmasına,… ”
GEREKÇE
“..Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden; davacının 5434 Sayılı Yasa’ya tabi olarak 01.10.1987-14.03.2007 tarihleri arasında 19 yıl 5 ay 14 gün çalıştığı, aynı Yasa’ya göre 4 yıl 1 ay 15 gün fiili hizmet zammı süresinin bulunduğu, 506 Sayılı Kanun’un geçici 81.maddesine göre davacının emeklilik şartlarının 25 yıl sigortalılık süresi, 47 yaş ve 5150 prim ödeme gün sayısı olduğu, davacın 30.11.2015 tarihinde tahsis talebinde bulunduğu, 5434 Sayılı Yasa’ya göre fiili hizmeti ile fiili hizmet zammı toplamı dikkate alındığında 8489 prim ödeme günü ile 5510 Sayılı Kanun’un 4/a bendine göre 3104 gün olmak üzere toplam 11593 prim ödeme gün sayısı mevcut olduğu, davacının sigortalılık süresi ve prim ödeme gün sayısını tamamladığı ancak, 09.09.1969 doğumlu olması nedeniyle tahsis talep tarihi itibari ile 46 yaşında olduğu, Kurum tarafından davacının fiili hizmet zammı süresi, yaş haddinden indirilmediğinden tahsis talebinin reddedildiği anlaşılmıştır.
İlk derece mahkemesinde yapılan yargılama sonunda yaşlılık aylığı bağlanması gereken tarihin tespiti yönünde davanın kabulüne karar verildiği, dosya içerisine sunulan benzer dava dosyalarından…13. İş Mahkemesi’nin 2011/418 Esas sayılı ve…19. İş Mahkemesi’nin 2013/280 Esas sayılı davaların kabulüne dair verilen kararların Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 2012/18935 Esas, 2012/23976 Karar sayılı ve Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2014/4370 Esas, 2015/5395 Karar sayılı ilamları ile onandığı görülmüş ise de;
5510 Sayılı Kanun’un geçici 1/2.maddesinde, “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4.maddesinin 1.fıkrasının c bendi kapsamında kabul edilir” hükmünü düzenlediği, 5510 Sayılı Kanun’un sigortalı sayılanlar başlıklı 4/1.maddesinde ise, “Bu Kanununun kısa ve uzun vadeli sigorta kolları uygulaması bakımından (c) fıkrasında Kamu idarelerinde; bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendine tabi olmayanlardan kadro ve pozisyonlarda sürekli olarak çalışıp ilgi Kanunlarında (a) bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ve bu maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi olmayanlardan sözleşmeli olarak çalışıp, ilgili Kanunlarında (a) bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ile 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun 86.maddesi uyarınca açıktan vekil atananlar sigortalı sayılırlar.” hükmünü öngördüğü görülmüştür.
5510 Sayılı Kanun’un geçici 1/2 ve 4.maddelerindeki düzenlemeler, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 2013/1005-1162 Sayılı 01.07.2013 tarihli ilamı ve dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde; 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanların, 5434 Sayılı Kanun hükümlerine tabi olmaları ve bunların emeklilikleri bakımından da aynı Yasa hükümlerinin uygulanmasına devam edilecek olması, 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların haklarında ise 5510 Sayılı Kanun’un 4/c maddesi uyarınca 5510 Sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esasların uygulanacak olması nedeniyle 5510 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 Sayılı Yasa’ya göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar, memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumu’nca tesis edilen işlem ve yapılacak muamelelerin idari işlem ve idari eylem niteliğinde olduğu, bu nedenle davanın görüm ve çözüm yerinin idari yargı olduğu, davaya bakmanın idari yargının görev alanına girdiği, davada adli yargı yolunun caiz olmadığı anlaşılmış; ilk derece mahkemesinin görevsiz olmasına rağmen davaya bakarak karar vermesi yasal düzenlemeye uygun bulunmamış, bu nedenle davalının istinaf isteminin yerinde olduğu görülerek aşağıdaki şekilde hüküm oluşturulmuştur. ….”
E-) Davacı Temyiz Nedenleri;
Uyuşmazlığın 506 Sayılı kanundan kaynaklandığı, bu nedenle görev yönünden red kararının yerinde olmadığı, ayrıca ilk derece mahkemesi kararına ” birikmiş aylıkların 01.12.2015 tarihinden itibaren emeklilik aylığınan yasal faizi ile birlikte emekli sayılan davacıya ödenmesine” ibarelerinin eklenmesi ile ilk derece mahkemesi hükmünün düzeltilerek onanması gerektiğini ileri sürmüştür.
F-) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe;
Dava, hizmet birleştirmesi ile 506 Sayılı kanun 4/a maddesinden emekli olmak istemine ilişkindir.
İş Mahkemeleri, 5521 Sayılı Kanun ile kurulmuş istisnai nitelikte özel mahkemeler olup, 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106’ncı maddesiyle mülga 506 Sayılı Kanun’un 134. maddesinde, bu Kanun uygulamasından doğan uyuşmazlıkların yetkili iş mahkemelerinde görüleceği, 5510 Sayılı Kanun’un 101’inci maddesinde de, aksine hüküm bulunmayan hallerde, 5510 Sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği düzenlenmiştir.
Bu durumda, Bölge Adliye Mahkemesince dava konusu uyuşmazlığın İş Mahkemesi’nin görevine girdiği gözetilerek işin esasına girilerek bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ : Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 Sayılı HMK’nun 373/1. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, temyiz harcının istek halinde temyiz eden davacıya iadesine 13.11.2018 gününde karar verildi.
Tapu Kadastrosu
T.C.
YARGITAY
20. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2017/10958
KARAR NO : 2019/2500
TARİHİ : 9.4.2019
K A R A R
Kadastro sırasında Denizköy 285 parsel sayılı taşınmaz 427.150 m2 yüzölçümü ile palamutlu tarla niteliğiyle Aralık 1961 tarih 28 numaralı tapu kaydı nedeniyle; 315 parsel sayılı taşınmaz 164.800 m2 yüzölçümü ile zeytinli tarla niteliğiyle Haziran 1933 tarih 1 numaralı tapu kaydı nedeniyle; 316 parsel sayılı taşınmaz 34.100 m2 yüzölçümü ile palamutlu tarla niteliğiyle, belgesizden kazandırıcı zamanaşımı zilyedliği nedeniyle; 317 parsel sayılı taşınmaz 7600 m2 yüzölçümü ile palamutlu tarla niteliğiyle Aralık 1961 tarih 28 numaralı tapu kaydı nedeniyle; 470 parsel sayılı taşınmaz 118.800 m2 yüzöçlümü ile zeytinli tarla niteliğiyle Eylül 1341 tarih 46 numaralı tapu kaydı nedeniyle; 558 parsel sayılı taşınmaz 12.400 m2 yüzölçümü ile tarla niteliğiyle belgesizden kazandırıcı zamanaşımı zilyedliği nedeniyle davalılar adına tespit edilmiştir.
Davacılar, tapu kaydına ve mirasçılık haklarına dayalı olarak tüm taşınmazların tespitine itiraz etmiş, müdahil Hazine 285, 470 ve 558 parsel sayılı taşınmazların Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden oldukları, Aralık 1961 tarih 28 numaralı tapu kaydında miktar fazlası bulunduğu ve Eylül 1341 tarih 46 numaralı tapu kaydında 1/3 Hazine payı olduğu iddiasıyla tespite itiraz etmiş, müdahil Halil Güvener, Aysun Salman ve Münevver Sipahi ise tespitten sonra 1990 tarihli noter satış senedine dayalı olarak davaya katılmışlardır.
Mahkemece, davacı Abdülkadir Demirel ve arkadaşlarının davalarının kısmen kabulüne kısmen reddine, katılan Hazine ile Recep Kılıç ve arkadaşlarının davalarının esastan, diğer katılanların davalarının ise görev yönünden reddine karar verilmiş, hüküm katılan Halil Güvener ve arkadaşları dışındaki taraflarca temyiz edilmiş, hükmün temyizi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 2006/1665- 7204 E.K. sayılı kararıyla “Mahkemece, yukarıda yazılı olduğu üzere karar verilmiş ise de, davacı-katılan Recep Kılıç ve arkadaşlarının işbu dava ile aynı tapu kaydına ve nedenlere dayanarak dava dışı 285, 315 ve 316 numaralı parseller hakkında da açmış oldukları davaların mahkemenin 1988/163 ve 2001/1 Esas sıralarında kayıtlı olup halen derdest bulundukları getirtilip incelenen dosyalarından anlaşılmıştır. Recep Kılıç ve arkadaşlarının anılan davalarda da aynı kayda ve nedenlere dayanmış olmaları sebebiyle davalardan birisi hakkında verilecek kararın diğerlerinin esasını etkileyecek olması, uygulamanın sıhhati ve delillerin ona göre değerlendirilmesi bakımından usulün 45. maddesi uyarınca davaların birleştirilerek görülmesi zorunluluğu açıktır. Bu yön gözardı edilerek davanın ayrı görülüp sonuçlandırılması doğru değildir. davacı-davalı Recep Kılıç ve arkadaşları ile davalıların ve katılan Hazinenin temyiz itirazları yerindedir.” gereğine değinilerek hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda davacılar Abdülkadir Demirel ve arkadaşlarının açtığı 1988/163 Esas sayılı asıl davanın, birleşen 1989/20 ve 1989/21 Esas sayılı davaların ayrı ayrı reddine, davacı Ersin Kazık ve Abdülkadir Demirel’in birleşen 1988/67 Esas sayılı davasının reddine, davacı Altan Eren’in birleşen 1988/169 Esas sayılı davasının reddine, Recep Kılıç, Hasan Ali Kılıç, Fahri Kılıç ve Mehmet Kılıç’ın birleşen 1988/54 (Tefrik ve Birleşme Kararı Verilen 1999/3 Dahil), 1988/57, 1989/20 ve 1989/21 Esas sayılı dosyalarda davacı ve müdahil davacı sıfatı ile açtıkları davaların ayrı ayrı reddine, müdahil Hazinenin 1988/163, birleşen 1989/20 ve 1989/21 Esas sayılı dosyalardaki davalarının ayrı ayrı reddine, müdahiller Halil Güvener, Aysun Salman ve Münevver Sipahi’nin, 1988/163, birleşen 1988/57, 1989/20 ve 1989/21 Esas sayılı dosyalardaki davalarının görev yönüyle reddine, mahkemenin görevsizliğine, kararın kesinleşmesinden itibaren 15 gün içinde talep halinde dosyanın tefrik edilerek görevli ve yetkili Dikili Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine, dava konusu 285 parsel sayılı taşınmazın tespit gibi tamamının 6 hisse kabul edilerek ölü Hasan Nergiz; Fatma Nergiz, Elif Nergiz mirasçıları adına tesciline, 315, 316, 317 parsel sayılı taşınmazlarının tespit gibi tesciline, 470 parsel sayılı taşınmazın 9 hisse kabul edilerek 3/9’unun Hazine; 6/9’unun ölü Hasan Nergiz, ölü Fatma Nergiz, ölü Elif Nergiz mirasçıları adına tespit gibi tesciline, 558 parsel sayılı taşınmazın 9 hisse kabul edilerek 3/9’unun Hazine; 6/9’unun ölü Hasan Nergiz, ölü Fatma Nergiz, ölü Elif Nergiz mirasçıları adına tespit gibi tesciline karar verilmiş, hüküm davacı Sadiye Demirel ve arkadaşları, Ersoy Tosun, Ercömert Tosun, Sevgi Bayık, Muharrem Tosun, Emin Tosun, Atike Gülten Özgenler, davacı Hazine ve davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava kadastro tespitine itiraz niteliğindedir.
Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yörede genel arazi kadastrosu 1983 yılında yapılmıştır.
Mahkemece davacıların ve müdahillerin davalarının reddi ile çekişmeli taşınmazların tespit gibi tesciline karar verilmiş ise de davacıların dayandığı tapu kayıtları ile çekişmeli taşınmazların kadastro tespitine esas tapu kayıtları keşif esnasında usulünce uygulanarak tapu kayıtlarının taşınmmazlara uyup uymadığı ve miktar fazlası olup olmadığı duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenmemiş, yine davacı Hazinenin 285, 470 ve 558 parsel sayılı taşınmazların Devletin hüküm ve tasarrufu altıundaki yerlerden olduğu iddiasıyla ilgili olarak usulünce araştırma yapılmamıştır. Eksik araştırma ve inccelemeye dayalı olarak hüküm kurulamaz.
O halde mahkemece, eski tarihli memleket haritası, hava fotoğrafları ile kadastro tespitinden 20 yıl öncesine ait hava fotoğrafları ve varsa amenajman planı ile çekişmeli taşınmazın bulunduğu yörede orman kadastrosu yapılmış ise buna ilişkin işe başlama, çalışma, işi bitirme ve sonuçlarının askı ilan tutanakları ile taşınmazın bulunduğu yeri orman tahdit sınır noktalarıyla birlikte gösterir onaylı orman tahdit harita örneği ilgili yerlerden getirtilmeli, yine davacıların dayandığı tüm tapu kayıtları ile çekişmeli taşınmazın kadastro tespitine dayanak oluşturan tüm tapu kayıtları ilk tesis tarihinden itibaren tüm geldi ve gittleri ile birlikte getirtilmeli, kadastro sırasında revizyon görüp görmedikleri araştırılmalı, revizyon görmüş ise revizyon gördüğü kadastro parsellerine ait kadastro tespit tutanakları getirtilmeli ve bu tapu kaydına dayanılan ve çekişmeli taşınmaza komşu olan taşınmazlara ilişkin açılmış bulunan başkaca dava bulunup bulunmadığı araştırılarak varsa bu dava dosyaları tespit edilerek dosya arasına alınmalı, ayrıca çekişmeli taşınmaza komşu tüm taşınmazlara ilişkin kadastro tutanaklarının, tutanaklar kesinleşmiş ise tapu kayıt örneklerinin ve tapu kayıtları mahkeme kararı sonucu oluşmuş ise mahkeme karar örneklerinin temin edilerek dosya arasına alınmalı, önceki bilirkişiler dışında halen Tarım ve Orman Bakanlığı ve bağlı birimlerinde görev yapmayan bu konuda uzman orman mühendisleri arasından seçilecek üç orman mühendisi, bir ziraat mühendisi ve üç fen elemanı aracılığıyla yeniden yapılacak inceleme ve keşifte büro orman sınır noktaları tutanak ve haritalarda yazılı mevki, yer, kişi isimleri ile açı ve mesafelere göre, orman kadastrosu tutanak ve haritalarının düzenlenmesinde kullanılan hava fotoğrafları ve memleket haritalarından yararlanılarak, değişik açı ve uzaklıklardaki en az 6-7 adet orman sınır noktası bulunup röperlenmeli, orman kadastrosu ile ilgili sınır noktaları aynı ölçeğe çevrilerek, çekişmeli taşınmazların orman kadastro haritasına göre konumu genel kadastro paftası üzerinde ve aynı ya da yakın orman sınır hatlarında, dava konusu edilen parseller varsa, bunların tümü birleşik harita üzerinde gösterilmeli, tutanaklardaki anlatımlar değerlendirilmeli, tutanaklarla tahdit haritası arasında çelişki bulunup bulunmadığı belirlenmeli, çelişki bulunmakta ise çekişmeli parseller yönünden tahdit tutanakları ile haritalar arasındaki çelişki tahdit tutanaklarına değer verilmek suretiyle giderilecek şekilde müşterek imzalı, tereddüte mahal bırakmayacak, açıklamalı, krokili rapor alınmalı; yine mahkemece getirtilen memleket haritası ve hava fotğrafları çekişmeli taşınmazlar ile birlikte çevre araziye de uygulanmak suretiyle taşınmazın öncesinin bu belgelerde ne şekilde nitelendirildiği belirlenmeli; 3116, 4785 ve 5658 Sayılı kanunlar karşısındaki durumu saptanmalı; tapu ve zilyedlikle ormandan toprak kazanma olanağı sağlayan 3402 Sayılı Kanun’un 45. maddesinin ilgili fıkraları, Anayasa Mahkemesi’nin 01.06.1988 gün ve 31/13 E.K.; 14.03.1989 gün ve 35/13 E.K. ve 13.06.1989 gün ve 7/25 E.K. sayılı kararları ile iptal edilmiş ve kalan fıkraları da 03.03.2005 gününde yürürlüğe giren 5304 Sayılı Kanun’un 14. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış olduğundan, bu yollarla ormandan yer kazanılamayacağı, öncesi orman olan bir yerin üzerindeki orman bitki örtüsü yokedilmiş olsa dahi, salt orman toprağının orman sayılan yer olduğu düşünülmeli; toprak yapısı, bitki örtüsü ve çevresi incelenmeli; keşifte, hakim gözetiminde, taşınmazın dört yönden renkli fotoğrafları çektirilip, onaylanarak dosyaya eklenmeli; kesinleşmiş orman kadastrosu bulunmadığından, yukarıda değinilen diğer belgeler fen ve uzman orman bilirkişiler eliyle yerine uygulattırılıp; orijinal-renkli (renkli fotokopi)hava fotoğrafları ve memleket haritasının ölçeği kadastro paftası ölçeğine, yine kadastro paftası ölçeği dehava fotoğrafları ve memleket haritası ölçeğine (Net-Cad veya benzeri programlar kullanılarak) çevrildikten sonra komşu ve yakın komşu parselleri de içine alacak şekilde birbiri üzerine aplike edilmek suretiyle, çekişmeli taşınmaz çevre parsellerle birlikte memleket haritası ve hava fotoğrafları üzerinde gösterilmeli, hava fotoğraflarının stereoskop vasıtasıyla üç boyutlu incelemesi yapılarak, temyize konu taşınmazın niteliği ve kullanım durumu ile tasarruf sınırlarını belirgin olarak görünüp görünmediği belirlenmeli, taşınmazın üzerindeki bitki örtüsünün cinsi, yaşı, dağılımı, kapalılık oranının açıklandığ yalnız büro incelemesine değil, uygulamaya ve araştırmaya dayalı, bilirkişilerin onayını taşıyan krokili bilimsel verileri bulunan yeterli rapor alınmalıdır.
Yine keşifte çekişmeli taşınmazların davacıların dayandıkları tapu kayıtları ile taşınmazların tespitine dayanak oluşturan tapu kayıtları kapsamında kalıp kalmadığı belirlenmelidir. Bu cümleden hareketle; taşınmazların bulunduğu yöreyi iyi bilen, elverdiğince yaşlı, yansız, yerel bilirkişi, tespit bilirkişileri ve aynı yönteme göre belirlenecek taraf tanıkları huzuru ile dava konusu taşınmazlar başında yapılacak keşifte 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 20. maddesi hükmü uyarınca öncelikle davacıların dayandıkları tüm tapu kayıtları ile taşınmazların tespitine dayanak oluşturan tapu kayıtları ile dosya arasında bulunan harici satıma ilişkin noter senetleri yerel bilirkişi yardımı ile zemine uygulanmalı, uygulamada tapu kaydının haritası; haritası yoksa tapu kaydında tarif edilen sınır yerleri esas alınmalı; yerel bilirkişice bilinemeyen sınırlar yönünden taraflara tanık dinletme olanağı sağlanmalı, tapu kayıtlarının sınırlarında kaçak ve yitik kişilere ait yerler bulunması halinde bu yerlerin tevzi edilip edilmediği ve tapuya bağlanıp bağlanmadığı araştırılmalı, aynı taşınmaza hem tapu kaydı hem de vergi kayıtlarının uyması halinde mülkiyet belgesi olan tapu kayıtlarına öncelik verileceğine dikkat edilmeli, taşınmazlara birden fazla tapu kaydının uyması durumunda hangi tapu kaydına üstünlük verileceği hususu ile taşınmazların harici satıma konu edilmiş olması durumunda hangi belgeye geçerlilik tanınacağı hususu 3402 Sayılı Kanundaki düzenlemeler dikkate alınarak belirlenmeli, tapuya dayanan taraflar ile tapu malikleri arasındaki akdi ve ırsi ilişki tespit edilmeli ve uzman bilirkişiye tapu kaydında tarif edilen sınır yerleri düzenleyeceği haritada ayrı ayrı işaret ettirilerek çekişmeli taşınmazlara dayanak tapu kayıtları ile davacıların dayandığı tapu kayıtlarının değişebilir sınırları içerdiği de dikkate alınarak 3402 Sayılı Kanun’un 20/C ve 32/3 maddeleri gereğince yüzölçümüne değer verilmek suretiyle tapu kayıtlarının kapsamı kesin olarak belirlenmelidir.
Az yukarıda belirtilen şekilde yapılacak uygulama sonucunda çekişmeli taşınmazların tapu kayıtları kapsamında kalan bölümlerinin orman sayılan yerlerden olduğu belirlendiği takdirde, tapu kayıtlarının 3116, 4785 ve 5658 Sayılı kanunlar karşısında hukuki kıymetinin olup olmadığı tartışılmalıdır. Çekişmeli taşınmazların miktar itibariyle tapu kaydı kapsamı dışında kalan bölümleri var ise 6831 Sayılı Kanun’un 17/2. maddesi kapsamında orman içi açıklık vasfında olup olmayacağı değerlendirilmeli, yine bu bölümler hakkıdna bu kez, zilyetlik yolu ile kazanma koşulları araştırılarak, yapılacak keşifte, tarım uzmanı bilirkişi olarak ziraat mühendisine inceleme yaptırılıp, taşınmazın zilyetlikle kazanılabilecek kültür arazisi niteliğinde olup olmadığı belirlenip, bu yolda rapor alınmalı; komşu parsellerin tutanak ve dayanakları getirtilip uygulanarak, bu taşınmazları sınır olarak nasıl nitelendirdikleri araştırılmalı; varsa, zilyetlik tanıkları taşınmazlar başında dinlenmeli; zilyetliğin ne zaman başladığı, kaç yıl süreyle ne şekilde devam ettiği sorulup, kesin tarih ve olgulara dayalı, açık yanıtlar alınıp; tesbit tarihine kadar davacı yararına zilyetlikle kazanma koşullarının oluşup oluşmadığı belirlenmeli; 3402 Sayılı Kanun’un 14. maddesi uyarınca, davacı adına aynı çalışma alanı içerisinde kayıtsız ve belgesizden başkaca taşınmaz mal tesbit ya da tescil edilip edilmediği tapu müdürlüğü ve ilgili kadastro müdürlüğü ile hukuk mahkemeleri yazı işleri müdürlüğünden sorulup, aynı Kanunun 3/7/2005 tarihli ve 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile değiştirilen 14/2. maddesi hükmü gözetilerek sulu ve susuz olarak kazanılmış toprak miktarı belirlenip, Kanunun getirdiği sınırlamanın aşılıp aşılmadığı saptanarak, toplanacak tüm kanıtlar birlikte değerlendirilip, ulaşılacak sonuca göre bir hüküm kurulmalıdır.
Açıklanan hususlar gözetilmeksizin, eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı Sadiye Demirel ve arkadaşları, Ersoy Tosun, Ercömert Tosun, Sevgi Bayık, Muharrem Tosun, Emin Tosun, Atike Gülten Özgenler, davacı Hazine ve davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde iadesine 09/04/2019 günü oybirliği ile karar verildi.
Fazla Mesai Ücretinin Ödendiğinin İspatı
T.C
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
Esas No : 2015/22101
Karar No : 2018/17832
Tarihi : 09.10.2018
K A R A R
Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının 15/03/2010 tarihinden 03/07/2013 tarihine kadar davalı iş yerinde makineci olarak çalıştığını, iş akdinin haksız feshedildiğini, 2013 Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz aylarına ilişkin ücret alacağının bulunduğunu, davacının geç ve düşük ücret üzerinden sigortalandığını, iki ayda bir Pazar günleri çalıştığını, fazla … ve hafta tatili ücretlerini alamadığını ileri sürerek; kıdem tazminatı, fazla mesai ücreti, ücret ve hafta tatili ücreti alacaklarını istemiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili cevap dilekçesinde; yetki ve görev itirazlarının bulunduğunu, davacının yıllık izinlerinin kullandırıldığını, davacının … süresi içerisinde sürekli izin kullandığını, devamsızlık yaptığını, iş yerinde uyumsuz davranışlarda bulunduğunu, mesai saatlerinde işe geç geldiğini, izinsiz olarak işten ayrıldığını, 3 gün üst üste izinsiz işe gelmediğinden iş akdinin haklı şekilde feshedildiğini, savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece özetle; … kayıtları,dinlenen tanık beyanları, dosya içerisinde mevcut tutanaklar ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; davacı işçinin iş akdini düşük ücret üzerinden sigorta yaptırılması ve bir takım alacaklarının ödenmemesi nedeniyle haklı nedenle feshettiği kanaatine varıldığından kıdem tazminatı alacağının kabulüne,davalı işveren tarafından ibraz edilen ücret bordrolarında fazla mesai ve genel tatil ücret tahakkuku mevcut olmadığı, dinlenen tanık beyanlarından dini bayramlarda … yapılmadığı ve davacının son 3 aydaki fazla … ücretini almadığının anlaşıldığı, bilirkişi tarafından hesaplanan fazla mesai ve resmi tatil alacağına %10 hakkaniyet indirimi yapılarak, fazla mesai alacağı yönünden talebin kısmen kabulüne davacı işçinin hafta tatili alacağını ispatlayamadığında buna yönelik talebinin ise reddine karar verilerek hüküm kurulmuştur.
D) Temyiz:
Kararı davacı temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2-Davacının fazla mesai alacağı talebi hüküm altına alınırken davacı tanıklarının da son üç ay hariç fazla mesailerin ödendiği şeklindeki davalı tanıkları ile de uyumlu olan beyanlarına itibar ile fazla mesai ücretlerinin son üç ay hariç ödendiği kabul edilerek bu talep hüküm altına alınmış ise de; ödemeye ilişkin davalı tarafından sunulmuş yazılı bir belge bulunmamaktadır.
Kural olarak ödeme savunması tanık ile ispat edilemez. Bu itibarla mahkemenin tanıkların ödeme yapıldığı açıklamalarına değer vererek kurduğu hüküm hatalıdır.
Mahkemece davacı tanıklarının dahi fazla mesai ücretlerinin son üç ay hariç şeklindeki tanıklıkları da gözetilerek davacı asilden bu husus sorulup oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken fazla mesai ücreti alacağı talebinin eksik inceleme ve ödemenin tanıkla ispatına itibar edilerek karar verilmesi hatalıdır.
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 09.10.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Tedbir Nafakası Ara Kararının İlamlı İcraya Konu Olamayacağı
T.C
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/5079
KARAR NO :2019/810
KARAR TARİHİ :23/01/2019
K A R A R
Mahkemece, davacının ödeme yönünde itirazı hakkında İİK 33/1 de belirtilen nitelikte herhangi bir belge sunulmadığı, gerekçesi ile itirazın reddine karar verilmiş, hüküm borçlu tarafından temyiz edilmiştir.
İcra İflas Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca, alacaklı tarafından para borcuna veya teminat verilmesine dair ilam icra dairesine verilince icra memuru borçluya bir icra emri tebliğ eder. Yasanın bu hükmü emredici nitelikte olup, icra memurunun aksi yöndeki işlemleri kamu düzenine aykırılık oluşturacağından, süresiz şikayete tabi olacağı gibi hakim tarafından da re’sen gözetilmelidir.
Alacaklının takip talebine eklediği belgenin para borcuna veya teminat verilmesine dair ilam olması halinde icra memurunun borçluya örnek 4-5 nolu icra emri tebliğ etmesi yasal zorunluluktur. Alacaklının talebi üzerine ya da kendiliğinden ilam niteliğinde olmayan belgeye dayalı olarak ilamlı icra takiplerine ilişkin ödeme emri göndermesi de açıkça yasanın emredici hükmüne aykırı olacaktır.
İİK’nun 38. maddesinde, ilam mahiyetini haiz belgeler “Mahkeme huzurunda yapılan sulhler, kabuller ve para borç ikrarına havi resen tanzim edilen noter senetleri ve temyiz kefaletnameleri ile icra dairesindeki kefaletler” olarak sayılmış olup bu düzenlemede mahkeme ara kararları ve kısa kararlarının ilam niteliğinde olduğu belirtilmemiştir.
Tedbir nafakasına ilişkin ara karar ilam olmadığı gibi, İİK’nun 38. maddesinde yazılı ilam mahiyetini haiz belgelerden de değildir. Dolayısıyla ilamların icrası hakkındaki hükümlere tabi olmadığından ilamlı takip konusu yapılamaz.
Mahkemece takip tarihindeki durum ve dayanak belge nazara alınarak, kısa karara dayalı olarak ilamların icrası yolu ile takip başlatılmayacağı ve icra emri gönderilemeyeceği hususu res’en gözetilerek, icra emrinin iptaline karar verilmesi yerine, yazılı gerekçeyle reddi yönünde hüküm kurulması isabetsizdir.
SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre borçlunun sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23/01/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Arsa Sahibinin Eksik veya Ayıplı İnşaatı Teslim Almaya Zorlanamayacağı
T.C
YARGITAY
23.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/1917
KARAR NO :2019/513
KARAR TARİHİ :18.02.2019
K A R A R
Davacılar vekili, müvekkillerinin murisi… ile davalı yüklenici arasında 19.03.2010 tarihinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığını, davalı tarafın daireleri sözleşmenin 17. maddesine uygun şekilde teslim etmediğini, davalı aleyhine sözleşmeye
istinaden kira tazminatı ile gecikme zammı alacağına yönelik başlatılan takibe haksız olarak itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptali ile …-inkar tazminatının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekillinin inşaatı tamamladığı ve teslime davet ettiği halde davacıların davete icabet etmediğini, diğer maliklerin eksik ve ayıba ilişkin itirazlarının bulunmadığını, binada oturulmaya başladığını ve hatta bazı dairelerde kiracıların dahi bulunduğunu
savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; arsa sahiplerinin arsayı inşaat yapılmaya uygun olarak 18.08.2010 tarihinde teslim ettiklerinin kabulü gerektiğini, ve inşaat bitim süresinin bu nedenle 18.09.2011 olduğunu arsa sahibinin eksiklikler
sebebiyle teslim almadan imtina ettiği teslimden imtina etmenin haklı sebebi olmadığını bu nedenle Aralık 2011 dönemine kadar işleyen kira bedellerini isteyebileceği, takibe konu edilen Ocak 2012 ve sonrası için talepte bulunamayacakları gerekçesiyle davanın
reddine karar verilmiştir.
Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin Ntakdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2-Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca kararlaştırılan tarihte yüklenici imara, projeye ve sözleşmeye uygun bir edayı gerçekleştirmesi gerekmektedir. Eksik ve ayıplı imalat bulunan bir inşaatı arsa sahibi teslim almaya zorlanamaz.
Somut olayda arsa sahibi 23.01.2012 tarihli cevabi ihtarnameye göre; ileri sürülen eksiklikler nedeniyle bağımsız bölümü teslim almamakta haklıdır. Bu eksikliklerin yüklenici tarafından sonradan giderildiği ve teslim konusunda yeni bir ihtarname de
çekilmediğine göre mahkemece gecikme süresi belirlenerek kira bedelinin hüküm altına alınması gerekirken yanılgılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, davacılardan peşin alınan harcın istek halinde iadesine, aşağıda yazılı harcın temyiz eden davalıdan alınmasına, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu davacı yönünden açık, davalı yönünden karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 18.02.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Tüzel Kişiliği Bulunmayan Şahıs Şirketlerinde TK m.35’e Göre Tebligat Yapılamayacağı
T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2013/23522
KARAR NO : 2013/30431
KARAR TARİHİ : 30/09/2013
K A R A R
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
Borçlu vekili icra mahkemesine başvurusunda; borçluya yapılan tüm tebligatların usulsüz olarak tebliğ edildiğini de ileri sürürek ihalenin feshini istemiş, mahkemece ihalenin usul ve yasaya uygun şekilde yapıldığı kabul edilerek istemin reddine karar verilmiştir.
7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 10.maddesinde tebligatın, muhatabın bilinen en son adresine yapılacağı belirtilmiş, 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 Sayılı Yasa ile eklenen aynı maddenin ikinci fıkrasında ise aynen “Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır” hükmü getirilmiştir.
Tebligat Kanunu’nun 35. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır.” 19/01/2011 tarihinde yürürlüğe giren 11.01.2011 tarih ve 6099 Sayılı Kanun’un 9.maddesi ile değişik Tebligat Kanunu’nun 35.maddesinin 2. fıkrasında “Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği takdirde, tebliğ olunacak evrakın birnüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır” düzenlemesi yer almaktadır. Söz konusu maddeye göre, tebligat yapılabilmesi muhatabın adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresinin bulunmaması şartına bağlanmıştır. Adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresinin tespit edilmesi halinde 6099 Sayılı Kanun ile değişik 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 21/2.maddesi gereğince tebligat yapılacaktır.
Tebligat Kanununda 6099 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklik sonrası, gerçek kişiler yönünden 35. maddeye göre tebligat yapılabilmesi için borçlunun adres kayıt sisteminde bir adresinin bulunmaması ve ayrıca daha önce kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olması zorunludur.
Her ne kadar Silivri 2. İcra Müdürlüğü’nün 06.07.2012 tarihli yazısına cevaben İstanbul 24. İcra Müdürlüğü’nün 2010/4406 Esas sayılı dosyasından takip dosyası borçlusu “Beydağ Şarküteri-Mustafa Özdoğan”ın şirket olduğu ve TK’nun 35. maddesine göre tebligat yapılması belirtilmişse de borçlu TTK’nun 124. ve 125. maddeleri anlamında ticaret şirketi değildir ve tüzel kişiliği yoktur. Borçlu ticari işletme işleten gerçek kişidir.
Somut olayda borçluya ödeme emri Ticaret Sicil Müdürlüğü yazı cevabında belirtilen ev adresi “Nurtepe mah. Doğan Sok. Sadabad Sitesi.K:9 D:37” adresine tebliğe çıkartılmış, tebligatın iade edilmesi üzerine aynı adrese TK’nun 35. maddesine göre tebliğ edilmiş, tebligat parçasının üzerindeki No:35 yazısı elle “37 “olarak düzeltilmiştir.
Borlunun aynı adresine kıymet takdiri raporu tebliğe çıkartılmış, iade edilmesi üzerine borçlunun “Bahçelievler Mah. Palmiye Sok. No:50/A” adresine TK’nun 35. maddesine göre tebligat yapılmıştır.
Satış ilanı da borçlunun daha önce ödeme emrinin TK’nun 35. maddesine göre tebliğ edildiği adresine TK’nun 35. maddesine göre tebliğ edilmiştir.
Borçluya yapılan ödeme emri,kıymet taktir raporu ve satış ilanı tebligatı yukarıda anılan Tebligat Kanunu’ndaki 19.01.2011 tarihli değişiklikten sonra Tebligat Kanunu’nun 35.maddesine göre yapılmıştır.
Takip dosyasında borçlu, gerçek şahıs olup icra takip dosyasında borçlunun adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresinin bulunup bulunmadığı araştırılmamıştır. Borçlunun nüfus kayıt sistemindeki adresi araştırılmadan ve daha evvel usulüne uygun bir tebligat yapılmadan, Ticaret Sicil Müdürlüğü’nce bildirilen adreslere ödeme emri, kıymet taktir raporu ve satış ilanının doğrudan TK.m. 35. maddesine göre yapılması usulsüzdür.
İİK.nun 127. maddesi gereğince taşınmaz satışlarında, satış ilanının bir örneği borçluya tebliğ edilmelidir. Borçluya satış ilanının tebliğ edilmemiş olması veya usulsüz tebliğ edilmesi başlı başına ihalenin feshi sebebidir.
O halde mahkemece şikayetin kabulü ile ihalenin feshine karar vermek gerekirken reddi isabetsizdir.
SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.09.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.
