Kredi Kartının Çalınması Halinde Bankanın Sorumluluğu
T.C.
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/15753
KARAR NO : 2018/813
KARAR TARİHİ : 21.2.2018
K A R A R
Davacı vekili, davacının davalı bankadan olan kredi kartının dava dışı şahıslar tarafından zorla alındığını, kartın şifresinin silahla tehdit edilerek davacıdan öğrenildiğini, aynı gün davalı banka bankamatiğinden nakit çekim yapıldığını, davalı bankaya bildirimde bulunulmasına rağmen nakit çekilen bedelin davacıdan tahsil edildiğini, davacının kendisinden tahsil edilen bedelden sorumlu olmadığını ileri sürerek, ödenen bedelin ödeme tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, kredi kartının ve şifrenin korunmasından davacının sorumlu olduğunu, davalı bankaya haber verilmediğini, davalıya kusur yüklenemeyeceğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davacının gaspa uğradığı, haksız eylemden sonra 24 saat içinde bankaya bildirimde bulunduğu, 5464 Sayılı Kanun’un 12. maddesine göre kartın hukuka aykırı kullanımı sebebiyle davaya konu nakit çekilen bedelin 150 TL’si dışındaki kullanımdan ve nakit çekme işlemi sebebiyle davacıdan tahsil edilen bedelin kanuna aykırı olduğu, davacının yaptığı ödemelerin iadesinin gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne, ödemelerin faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
SONUÇ : Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, 21/02/2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İcra Takibine İtiraz Eden Borçlunun Menfi Tespit Davası Açmakta Hukuki Yararı Vardır.
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO : 2011/19-622
KARAR NO : 2012/9
KARAR TARİHİ : 18.1.2012
K A R A R
Dava, borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne dair verilen karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını, davalı vekili temyize getirmiştir. Direnme yoluyla H.G.K. önüne gelen uyuşmazlık; davacı/borçlunun hakkında yapılan icra takibine itiraz ederek takibin durmasından sonra, itirazın iptali davası açılmadan önce borçlu olmadığının tespiti davası açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle, menfi tespit davasıyla ilgili genel bir açıklama yapılmasında ve ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır:
Gerçekte var olmayan bir borç ya da geçersiz bir hukuki ilişki sebebiyle icra takibine maruz kalması muhtemel olan veya icra takibine maruz kalan bir kimsenin ( borçlunun) gerçekte borçlu bulunmadığını ispat için açacağı dava, menfi tespit olarak adlandırılmaktadır.
Menfi tespit davası, 2004 Sayılı İcra İflas Kanunu ( İ.İ.K.’nun 72 nci maddesinde düzenlenmiştir.
Bu maddeye göre, borçlu, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispat için menfi tespit davası açabilir. İcra takibinden önce açılan menfi tespit davasına bakan mahkeme, talep üzerine alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere gösterilecek teminat mukabilinde, icra takibinin durdurulması hakkında ihtiyati tedbir kararı verebilir. İcra takibinden sonra açılan menfi tespit davasında ise ihtiyati tedbir yoluyla takibin durdurulmasına karar verilemez. Ancak, borçlu gecikmeden doğan zararları karşılamak ve alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında, mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyla icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini isteyebilir.
Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere menfi tespit davasında amaç bir hukuki ilişkinin veya bir hakkın gerçekten mevcut olmadığının tespitine yöneliktir.
Başka bir deyişle hukuki bir yarar bulunması koşuluyla sonuçta alacak-borç ilişkisi doğuracak bir durumun olmadığının tespiti amaçlanır.
Dayanılan hukuki ilişkinin gerçekten mevcut olmadığı icra takibine maruz kalmadan önce ileri sürülebileceği gibi, icra takibinden sonrada ileri sürülebilir.
Borçlunun icra takibinden önce veya sonra menfi tespit davası açabilmesi için borçlu olmadığının tespitinde hukuki yararının bulunması şarttır.
Buna rağmen, borçlunun, alacaklının harekete geçmesini beklemeden borçlu olmadığının tespitinde korunmaya değer bir yararı bulunabilir. Bu tür bir yararının bulunması halinde borçlu, borçlu olmadığının tespiti için dava açabilir.
Bunun dışında, icra takibi taraflar arasındaki maddi ilişkiyi tespit edecek nitelikte olmadığından, alacaklının takibe girişmesinden sonra, hatta takip kesinleştikten sonra da borçlunun, borçlu olmadığının tespitini mahkemeden istemesi mümkündür.
Borçlu, belirtilen şekilde takipten önce veya sonra alacaklıya karşı bir menfi tespit davası açar; bu davayı kazanırsa, hakkındaki icra takibi iptal edilir ve borcu ödemekten kurtulur.
Ancak, borçlu borcunu icra dairesine ödedikten sonra, artık menfi tespit davası açamaz. Bu halde, borçlunun sırf borçlu olmadığının tespitinde, hukuki bir yararı yoktur. Bundan sonra, ödediği paranın geri alınması için bir dava açması söz konusu olur ki, bu da istirdat davasıdır ( Hakan Pencanıtez, Oğuz Atalay, Meral Sungurtekin Özkan, Muhammet Özekes, İcra ve İflas Hukuku, s.156- 164).
Menfi tespit davası, normal bir hukuk davası gibi açılır. Borçlu, itirazın kaldırılması sırasında tetkik merciinde ( m. 68-68a) ileri sürüp ispat edemediği itiraz ve def’ilerini, menfi tespit davasında yeniden ileri sürebilir; çünkü itirazın kaldırılması kararı, menfi tespit davasında kesin hüküm teşkil etmez.
Nitekim aynı ilkeler, H.G.K.’nun 17.3.2010 gün ve 2010/19-123 E. 2010/154 K; 7.12.2011 gün ve 2011/13-576 E. 2011/747 K sayılı kararında da vurgulanmıştır.
Somut olaya gelince:
Davalı/alacaklı tarafından davacı/borçlu hakkında cari hesaba dayanarak ilamsız icra takibinde bulunulduğu, davacı/borçlunun süresi içerisinde borca itirazı üzerine takibin durdurulmasına karar verildiği ve takibin durdurulmasına karar verildikten sonra davacı tarafından borçlu olmadığının tespiti amacıyla eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Bir davanın korunmaya değer, güncel hukuksal yarar bulunmaması sebebiyle reddedilebilmesi için, borçluyu tehdit edebilecek tehlike ve savsaklamalara karşı onu koruma gereksinmesinin olmaması gerekir.
Borçlunun, hakkında henüz icra takibi başlamadan önce de yapılabilecek olası bir takibi düşünerek, kendisini bir borçla tehdit eden kimseye karşı “böyle bir borcu bulunmadığının saptanması” için dahi menfi tespit davası açabileceği kabul edilmişken, hakkında yürümekte olan bir icra takibi olan borçlunun bu davayı açmasında hukuki yararının bulunduğunda hiç kuşku olmadığı gibi, böyle bir davayı açmasına da hiçbir hukuki engel bulunmamaktadır.
Alacaklının elinde İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgeler bulunmaması, borçlu hakkında başlattığı icra takibine, borçlunun itiraz etmek suretiyle takibi durdurması da borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmadığını kabule yeterli olmayıp, bu halde dahi borçlu borç tehdidi altında olup, bu sebeple de menfi tespit davası açmakta hukuki yararı vardır.
Kaldı ki, davacı/borçlunun borçlu olmadığını ileri sürerek ilamsız icra takibine itiraz etmesi, ancak takibin durmasını sağlamakta olup, icra takibini ortadan kaldırmamaktadır. Takibin iptali ise eldeki davanın açılmasından sonra gerçekleşen bir sonuçtur. Bu nedenle, davacının, takibe konu icra dosyasından dolayı borçlu olmadığının tespiti davası açmakta hukuki yararı vardır.
Diğer taraftan, davalı/alacaklının alacağını isteme ve dava açma tehdidi altında bulunması sebebiyle de davacının menfi tespit davasını açmakta hukuki yararı vardır.
Tüm bu açıklamalar ve özellikle İ.İ.K.nun 72 nci maddesinde icra takibinden önce de menfi tespit davası açılmasına cevaz verilmesi karşısında, yerel mahkemenin, davacı borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararının bulunduğu yolundaki gerekçesi ve buna göre vardığı sonuç isabetlidir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun olup, işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin esasa dair diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 18.01.2012 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY :
I.Dava Şartı Olarak Hukuki Yarar
1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı H.M.K.’nun 114. maddesinde hukuki yarar dava şartı olarak kabul edilmiştir.
Hakkı ihlal edilen bir kişi davacı olarak mahkemeye başvurup hukuki korunma talep edebilir.
Ancak davacının hukuki korunma talep edebilmesi için korunmaya değer bir yararının bulunması gerekir.
Davacının dava hakkına sahip bulunması mahkemeden hukuki koruma isteyebilmesi için yeterli değildir. Dava açan kişinin ayrıca dava açmakta hukuki bir yararı bulunmalıdır.
Kural olarak inşai davalarda ve eda davalarında hukuki yararın bulunduğu varsayılır. Davacı bu tür davalarda hukuki yararının bulunduğunu bildirmek ve ispat etmekle yükümlü değildir. Ancak şüphe halinde hukuki yararın mevcut olup olmadığı inceleme konusu yapılır.
Tespit davalarında bu arada menfi tespit davasında davacının davanın açılmasında hukuki yararı bulunmalıdır.
Davacı menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğunu bildirmeli, açıklamalı ve gerekirse ispat etmelidir. ( Kuru Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 2001, c. II. s. 1368; Hanağası Emel; Davada Menfaat, Ankara, 2009,s.314)
Davacı menfi tespit davası açmakta hukuki yararının bulunduğunu ispat edemezse dava şartı olan hukuki yararın bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmelidir.
II-Takipten Önce Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
Menfi tespit davası icra ve iflas kanununda 538.s. Kanun’la yapılan değişiklikle 72 nci maddede düzenlenmiştir. Değişiklikten önce maddede sadece istirdat davasına yer verilmiştir.
Borçlunun bir alacaklının kendisinden bir hak veya alacak talep etmesi üzerine ileri sürülen hak veya alacağın doğmadığını ve doğduktan sonra sona erdiğini tespit ettirmek amacıyla açtığı tespit davasına menfi tespit davası denir.
Menfi tespit davası icra takibinden önce açılabildiği gibi icra takibinden sonra da açılabilir. Takipten önce menfi tespit davası açılabilmesi için borçlunun borcu olmadığının hemen tespitinde korunmaya değer bir hukuki yararı bulunmalıdır. ( Kuru Baki; İcra ve İflas Hukukunda Menfi Tespit ve İstirdat Davası, Ankara 2003, s 24) Borçlu maddi hukuk bakımından ödemekle yükümlü olmadığı bir alacak talebiyle karşılaşmışsa menfi tespit davası açmakta hukuki yararının bulunduğu kabul edilmelidir.
Takipten önce açılan menfi tespit davasında borçlunun hukuki durumu tehlikede ise veya taraflar arasındaki hukuki ilişki belirsizlik içeriyorsa ve açılacak dava sonucunda verilecek kararla belirsizlik ortadan kalkacaksa hukuki yararın mevcut olduğu kabul edilmelidir. ( Görgün L. Şanal, İcra Hukukunda Menfi Tespit Davası, Ankara 1977,s 62) Alacaklının ihtarname keşide ederek alacağını talep etmesi halinde sadece alacağını talep etmesi bu ihtarın talebin ciddiliğini ortaya koyduğu kabul edilemez. Bu durumda davacı borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunup bulunmadığının tespiti için alacaklının elinde bulunan belgenin niteliğinin tespit edilmesi gerekir. Örneğin alacaklı ihtarında hiçbir belgeye dayanmadan alacak talebinde bulunmuşsa bu ihtar üzerine menfi tespit davası açmakta borçlunun hukuki yararı bulunmamaktadır. Zira borçlu alacaklının hiçbir belgeye dayanmadan başlattığı ilamsız takibe itiraz etmek suretiyle takibi durdurmak olanağına sahiptir. ( 13 H.D. 7.3.1991, 90-8599/2609)
Alacaklının elinde bir senet veya İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgelerden biri bulunuyorsa borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğu kabul edilmelidir.
III.Takipten Sonra Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
Borçlunun icra takibinden önce menfi tespit davası açılabileceği gibi icra takibinden sonra da bu davayı açabileceğini yukarda belirtmiştik.
İ.İ.K.nun 72 nci maddesinin 3. fıkrasında bu olasılık düzenlenmiştir. Böyle bir ayrım yapılmasının en önemli nedeni açılacak menfi tespit davasında davacı borçlunun icra takibini ihtiyati tedbir yoluyla durdurabilip durdurmayacağıdır. İcra takibinden sonra açılan menfi tespit davasında davacı borçlu devam eden takibi ihtiyati tedbirle durduramamakta sadece %15 teminat ödeyerek icra veznesine girecek paranın alacaklıya ödenmesini ihtiyati tedbirle önleyebilmektedir.
İcra takibinden sonra açılan menfi tespit davasında hukuki yararın belirlenmesi icra takibinden önce açılan menfi tespit davasına göre daha kolaydır. Ancak ödeme emrine itiraz süresi içinde açılacak menfi tespit davasıyla ilamsız icra takibinin itirazla durdurulmasından sonra açılacak menfi tespit davasında hukuki yararın mevcut olup olmadığını tespit etmek ise zordur.
1-)Ödeme Emrine İtiraz Süresi İçinde Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
Alacaklının kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla takip yapması halinde borçlunun şikayet ve itirazı kural olarak takibi durdurmadığı. için borçlunun itiraz süresi içinde menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmaktadır.
Alacaklının genel haciz yoluyla ilamsız takip yapması halinde ödeme emrini alan borçlu ödeme emrine itiraz süresi içinde ödeme emrine itiraz edebilir veya menfi tespit davası açabilir veyahutta her iki yola birlikte başvurabilir.
Genel haciz yoluyla başlatılan ilamsız takipte alacaklı herhangi bir belgeye dayanmamışsa borçlu ödeme emrine yapacağı itirazla takibi durdurabileceğinden ve takibin devamı için alacaklının itirazın kaldırılmasını veya itirazın iptali yoluna başvurması halinde kendisini savunabileceğinden borçlunun bu durumda menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. ( Görgün L. Şanal, İcra Hukukunda Menfi Tespit Davası, Ankara 1977,s 62)
Alacaklı genel haciz yoluyla ilamsız icra takibinde adi senede veya kambiyo senedine dayanmışsa ve borçlu takibin dayanağı olarak gösterilen senetteki imzaya itiraz edebilecek durumda ise menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. Zira borçlu imzaya itiraz ederek ilamsız takibi durdurabilir. Alacaklının itirazının geçici kaldırılmasını talep etmesi durumunda ise kendisini savunabilir. İtirazın geçici kaldırılmasına karar verilmesi halinde ise İ.İ.K.nun 69. maddesi uyarınca borçtan kurtulma davası açabilir.
Alacaklının adi senet, kambiyo senedi veya İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgelerden birine dayanarak genel haciz yoluyla ilamsız icra takibine geçmesi halinde, borçlu borca itiraz edebilecek durumda ise menfi tespit davası açmakta hukuki yararının bulunduğu kabul edilmelidir. Zira bu durumda alacaklı itirazın kesin kaldırılmasını ( İ.İ.K. m. 68) talep ederek takibin devamını sağlayabilir. ( Bu durumda elinde takip dayanağı belgeyi hükümden düşürecek bir belgeye sahip olan borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmadığı kabul edilmektedir. Bkz. Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukukunda Menfi Tespit Davası ve İstirdat Davası, Ankara 2003, s.42-43; Türk, Ahmet :Menfi Tespit Davası, Ankara, 2006, s. 190)
2-)Ödeme Emrine Süresinde İtiraz Eden Borçlunun Açtığı Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
Genel haciz yoluyla ilamsız takibe süresinde yapılan itiraz üzerine takip durur. ( İ.İ.K. m. 66).Takibin dayanağı belge itirazın kesin kaldırılmasını ( İ.İ.K. m. 68, 68 a) sağlayan belgelerden ise borçlunun itirazdan sonra menfi tespit davası açmakta hukuki yararı vardır. Zira alacaklı itirazın tebliğinden itibaren 6 ay içinde icra mahkemesine başvurarak itirazın kesin kaldırılmasını sağlayabilir. Bu durumda borçlunun mallarının haczedilmesi ve satılması tehlikesi bulunmaktadır. Borçlunun bu durumda açtığı menfi tespit davasını kazanması halinde lehine %40 tazminata karar verilmemelidir. İ.İ.K.nun 72/5. maddesine göre borçlu yararına tazminata hükmedilmek için borçluya menfi tespit davası açmaya zorlayan takibin haksız ve kötüniyetli olması gerekir. Oysa itirazla takip durduğuna göre borçluyu menfi tespit davası açmaya zorlayan bir takibin mevcut olduğu kabul edilemez.
5411 Sayılı Bankacılık Kanunu’nun 138/4. maddesine göre Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun alacaklı olduğu ve İcra ve İflas Kanunu uyarınca yapılan takiplerde itirazlar satış dışında takip işlemlerini durdurmaz. Fonun başlattığı ilamsız takiplerde itiraz sadece satışı durdurduğundan borçlunun mallarının haczedilmesi önlenemeyeceğinden haciz tehdidi altında bulunan borçlunun takibin herhangi bir belgeye dayanmaması halinde bile menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğu kabul edilmelidir.
Ödeme emrinin süresinde itiraz ederek durduran borçlunun alacaklının itirazının giderilmesi için herhangi bir yola başvurmasından önce açtığı menfi tespit davasında hukuki yararı bulunup bulunmadığı uygulamada tereddütlere sebep olmuştur.
Yargıtay bazı kararlarında ödeme emrine itiraz eden borçlunun icra takibi mevcut olduğu sürece borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğunu kabul etmiştir;
” Borçlunun itirazı üzerine icra takibinin durması alacaklının takibe devam etmeyeceği anlamına gelmez. İtiraz icra takibini ortadan kaldırmaz.
Kaldı ki, icra takibinde önce de menfi tespit davası açılması mümkün olduğuna ve davalı alacağın varlığını bu davadan önce iddia etmiş bulunmasına göre, bu davanın iddia ve savunma çerçevesinde incelenerek esas hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı sebeple mahkemece ret kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. ( 11. H.D. 30.11.1982, 6501/7252).
“Davalı tarafından davacı aleyhine 10.12.2007 tarihinde başlatılan ilamsız takibin,davacının süresi içinde ödeme emrine itirazı üzerine 3.1.2008 tarihi itibariyle durduğu, davacının, henüz davalı alacaklı tarafından “itirazın iptali” davası açılmasını beklemeden menfi tespit istemiyle 24.3.2008 tarihi itibariyle eldeki bu davayı açtığı anlaşılmaktadır. Yapılan bir icra takibine itiraz üzerine, alacaklı tarafından “itirazın iptali” davası açılması durumunda, menfi tespit davasında ileri sürülebilecek iddialar,itirazın iptali davasında savunma sebebi olarak ileri sürülebileceğinden, bu durumda borçlunun ayrı bir menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoksa da, henüz alacaklı tarafından itirazın iptali davasının açılmamış olduğu durumda ise böyle bir imkan söz konusu olmadığından, borçlunun, itirazın iptali davasının açılmasını beklemeden menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğunun kabulü gerekir. Nitekim söz konusu bu halde, yapılan itiraz üzerine takip durmuşsa da, ” takibe itiraz” sadece takip hukukuyla ilgili bir sonuç olup, kesin hükmün sonuçlarını doğurmaz. Bu itibarla borçlu, “itirazın iptali” davası için alacaklıya tanınan bir yıl gibi uzun bir süreyi beklemeden maddi hukuk anlamında, borcun bir an önce ve kesin olarak ortadan kaldırılmasını istemek hakkına sahip olup, böyle bir durumda dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir. Kaldı ki, yapılmış bir icra takibi olmadan da borç tehdidi altına olan kişinin menfi tespit davası açabileceği, İcra İflas Kanununun 72/2 nci maddesinde açıkça düzenlenmiştir. O halde davaya konu olayda, hakkında başlatılan takibe itiraz eden borçlu davacının, kendisine karşı bir itirazın iptali davası açılmasını beklemeden iş bu menfi tespit davasını açmakta hukuki yararı bulunduğunun kabulü işin esasının incelenmesi gerekirken,aksine düşüncelerle hukuki yarara dair “dava şartı” yokluğundan bahisle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.” ( 13. H.D. 19.10.2009,5267/11668; ykd 2010/3,s.451-452)
Yargıtay bazı kararlarında ise genel haciz yoluyla takibe itiraz eden borçlunun takip dayanağı belgenin İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgelerden olmaması halinde menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmadığını kabul etmiştir;
“İ.İ.K.nun 72 nci maddesi uyarınca borçlu icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığının ispat için menfi tespit davası açılabilir”.Uygulamada bunun ilk şartı olarak ödeme emrine itiraz edilmemesi suretiyle takibin kesinleşmiş olması aranmaktadır. Şu var ki, bu kuralın istisnası olarak bilimsel öğretiye göre, alacaklının eline İ.İ.K.nun 68’de yazılı itirazın kesin kaldırılmasını sağlayacak nitelikte bir belge Yoksa, borçlunun menfi tespit davası açmakta korunmaya değer ve güncel bir hukuksal yararı yoktur. Çünkü borçlu, alacaklının kendisine karşı yapacağı ilamsız takipte ödeme emrine itiraz etmek suretiyle takibi durdurabilir. ( İ.İ.K.mad.68): Bunun üzerine elinde İ.İ.K.nun 68’de yazılı belge bulunmayan alacaklı itirazın iptali davası açabilir ve borçluda bu davaya karşı vereceği cevap lahiyasında borçlu olmadığı savunmasını ileri sürebilir. ( Bkz. Sıtkı Akyazan, İcra ve İflas Kanunundaki Yeni ve Değişik Hükümleri Üzerinde İnceleme ve Açıklamalar,Ank.1965, sh.61 Postacıoğlu, İlhan:İcra Hukuku Esasları; 4.baskı, İst.1982.sh.257, dipont:23; Uyar Talih:İcra Hukukunda Olumsuz Tespit ve Geri Alma Davaları, 2.baskı,sn.6; Kuru, Baki Menfi Tespit ve İstirdat Davası, Ank, 2003, sh.26,27).
Somut olayda, aleyhine ilamsız icra takibi başlatılan davacının ödeme emrine süresinde itirazıyla takip durduğuna göre bu davayı açmakta hukuki yarar bulunup bulunmadığı incelenmeden sonuca gidilmesi doğru görülmemiştir.” ( 3. H.D. 6.4.2006, 1745/3747)
“Davalı tarafından 11.5.2004 tarihinde başlatılan ilamsız icra takibine borçlu 7.6.2004 tarihinde itiraz ederek takibi durdurmuştur. Takibe itiraz eden Ercan Kimya Ltd. Şti. 8.6.2004 tarihinde takip konusu alacaktan dolayı borçlu olmadığının tespitini talep ederek menfi tespit davası açmıştır. Menfi tespit davası açılabilmesi için borçlunun bu davayı açmada hukuki yararının bulunması gerekir. Borçlu takibe itiraz ederek durdurmuştur. Borçlu takip konusu alacak sebebiyle borcu olmadığının hemen tespitinde korunmaya değer bir hukuki yararı bulunmamaktadır. Zira alacaklı itirazın giderilmesini sağlamadan duran takip sebebiyle alacaklıdan hak talep etmesi mümkün değildir. Alacaklının şayet itirazın kaldırılması yoluna gitmesi halinde borçlunun menfi tespit davası açmada hukuki yararı olacaktır. Somut olayda borçlunun hakkındaki takibi itiraz ederek durdurduktan bir gün sonra menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. Mahkemece bu yönler gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken işin esasına girilerek hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir”. ( 19. H.D. 8.11.2007, 5232/9773)
Konuyla ilgili öğretideki görüşlere de değinmek istiyoruz.
Akyazan’a göre ilamsız icra takibine geçen alacaklının elinde itirazın kaldırılmasını sağlayan bir belge olmadıkça, borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoktur. Zira bu durumda olan alacaklının takibine karşı borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoktur. Zira bu durumda olan alacaklının takibine karşı borçlunun yapacağı itiraz takibi durdurmak için yeterlidir. ( Akyazan, Sıtkı; İcra ve İflas Kanunundaki Yeni ve Değişik Hükümler Üzerinde İnceleme ve Açıklamalar, Ankara, 1965, s.61)
Postacıoğlu’na göre hiçbir belgeye dayanmayan ilamsız icra takibine itiraz eden borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı yoktur. Hatta, takibe geçen alacaklının takibini dayandırdığı belgenin 68. madde de sayılan belgelerden olmaması halinde de borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. ( Postacıoğlu, İlhan; İcra Hukukunda Menfi Tespit Davası, ihfm, c. xxxıı say.2-4, s.8287)
İlamsız icra takibine itiraz eden borçlunun menfi tespit davası açmasında hukuki yararının bulunduğunun kabulü için alacaklının takibinde dayandığı belgelerin İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgelerden olması gerektiğine dair görüşlere katılıyoruz. Zira yine haciz yoluyla takip borçlunun itirazı üzerine durmuştur. İcra takibinde herhangi bir belgeye veya İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgelerden birine dayanmayan takibin alacaklı tarafından itiraz giderilmeden devam ettirilmesi mümkün değildir. Borçlu bakımından bu takip sebebiyle bir tehlike bulunmamaktadır. İtirazın kesin kaldırılması için gerekli belgelere sahip olmayan alacaklı ancak genel mahkemede borçlunun itirazının iptali için İ.İ.K.nun 67 nci maddesine göre dava açabilir. Bu durumda da borçlu menfi tespit davasında iler sürebileceği hususları itirazın iptali davasında savunma sebebi olarak ileri sürebileceğinden menfi tespit davası açılmasında borçlunun hukuki yararı mevcut değildir.
Ancak alacaklı icra takibini durdurmasına rağmen bir hakkının veya hukuki durumun ciddi tehdit altında bulunduğunu ispat ederse menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğu kabul edilebilir. Bu durumda borçlunun kendisi için söz konusu olan tehlike ve belirsizliğin ortaya çıkaracağı zararın ancak menfi tespit davasıyla giderilebileceğini kanıtlamalıdır. ( Pekcanıtez, Hakan/Atalay Oğuz /Özkan, Muhammet ; Medeni Usul Hukuku 6B, Ankara 2007.s.226, Hanağası, Emel:Davada Menfaat,Ankara 2009,s.314.)
Örneğin genel haciz yoluyla takibe itiraz eden borçlunun elektriği veya suyu takip konusu borcu ödemediği için kesilecekse borçlu menfi tespit davası açarak elektriğin veya suyun kesilmemesi için ihtiyati tedbir talep ederek menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğu kabul edilmelidir. Zira bu durumda borçlunun hukuki durumu ciddi ve tehlikeyle tehdit edilmektedir.
İsviçre’de menfi tespit davası 1994 yılında İcra ve İflas Kanununda değişiklik yapılarak kabul edilmiştir. ( Schkg.m.85.a). İsviçre Federal Mahkemesi bir kararında icra takibine itiraz eden borçlunun menfi tespit davası açmasını kabul etmemiştir. ( bge 125 III 149 E.2c ( Meier Isaak:İsviçre Hukuku Açısından İcra Hukukunun Güncel Sorunları, Medeni Usul ve İcra İflas Hukukçuları Toplantısı-VIı, 24-25 Ekim 2008, s.89).
IV-Alacaklının İtirazın Giderilmesi Talebinden Sonra Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar İlamsız icra takibine karşı süresi içinde yapılan itirazla veya gecikmiş itiraz nedeninin icra mahkemesince kabulü icra takibine devam edebilmek için alacaklının başvurusuyla itirazın giderilmesi gerekir. Bunun için alacaklının ya itirazın kaldırılması için icra mahkemesine başvurması veya genel mahkemelerde itirazın iptali davası açmış olması gerekir. Alacaklının bu yollardan birine başvurmasından sonra açılan menfi tespit davasında hukuki yarar bulunup bulunmadığı konusu da önemlidir.
1-)Alacaklının İtirazın Kesin Kaldırılması Talebinde Bulunmasından Sonra Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
İlamsız icra takibine konu edilen alacak İ.İ.K.nun 68.ve 68-a maddesinde sayılan belgelerden birine dayanması halinde alacaklı icra mahkemesine başvurarak itirazın kesin kaldırılmasını talep edebilir. Talep üzerine verilecek icra mahkemesi kararları kesin hüküm teşkil etmez. Ayrıca itirazın kesin kaldırılması talebinin kabulü halinde alacaklı borçlunun malvarlığının haczini talep edebilir. İcra mahkemesinde borçlunun takibin dayanağı İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgeleri hükümden düşürecek belgelerden birine sahip olması halinde borçlu itirazın kaldırılması talebinin reddini sağlayabilir. Oysa menfi tespit davasında borçlu bütün savunma sebeplerini ileri sürerek borçlu olmadığının tespiti yönünde lehine karar alabilir. Bu sebeple alacaklının itirazının kesin kaldırılmasını talep etmesinden sonra açılan menfi tespit davasında borçlunun hukuki yararının bulunduğu kabul edilmelidir.
2-)Alacaklını İtirazının Geçici Kaldırılması Talebinde Bulunmasından Sonra Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
Alacak ilamsız icra takibinde adi senede dayanmış ve borçlu sadece takibin dayandığı belgedeki imzaya itiraz etmişse, alacaklı itirazın tebliğinden itibaren 6 ay içinde icra mahkemesine başvurarak itirazın geçici kaldırılmasını isteyebilir. ( İ.İ.K. m. 69). İcra Mahkemesince yapılacak inceleme sonucunda imzanın borçluya ait olmadığının tespiti halinde icra mahkemesi itirazın geçici kaldırılması talebini reddeder. Alacaklı bu durumda sadece tahsil davası açarak alacağını borçludan talep edebilir. Bu talep üzerine borçlu tüm savunma sebeplerini ileri sürebileceğinden borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır.
Alacaklının itirazın geçici kaldırılması talebinin kabulü halinde borçlu genel mahkemede borçtan kurtulma davası açabilir. ( İ.İ.K. m. 69).Bu davanın süresinde açılması halinde itirazın geçici kaldırılması kesin kaldırmaya dönüşmez. Borçtan kurtulma davası bir tür menfi tespit davası niteliğinde olduğundan ayrıca menfi tespit davası açmakta borçlunun hukuki yararı yoktur. Ancak borçlu borçtan kurtulma davasının şartı olan %15 teminatı yatırmamışsa veya süresinde borçtan kurtulma davası açmamışsa sahtelik nedenine dayanarak menfi tespit davası açabilir.
3-)Alacaklının İtirazın İptali Açmasında Sonra Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
Alacaklı ilamsız icra takibinde ödeme emrine itirazın tebliğinden itibaren 1 yıl içinde genel mahkemelerde itirazın iptali davası açabilir. ( İ.İ.K. m. 67) İtirazın iptali davası genel hükümlerine göre görülen bir dava olması sebebiyle borçlu takibe itirazında bildirdiği itiraz sebepleriyle bağlı olmadan bütün savunma sebeplerini davada ileri sürebilir. Bu sebeple itirazın iptali davası açıldıktan sonra takip konusu borçla ilgili olarak borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. Zira menfi tespit davasında ileri sürülebileceği borçlayla ilgili iddiasını itirazın iptali davasında savunma sebebi yapabilir ve savunmayla ilgili tüm delillerini gösterebilir.
V-)İpoteğin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İlamsız Takibe İtirazdan Sonra Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
İcra ve İflas Kanunun 150. maddesine göre ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamsız takipte borçlu veya ipotek veren üçüncü kişi ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içinde itirazda bulunabilirler. Ancak rehin hakkı itiraz konusu yapılamaz. İpoteğin iptali hakkında dava açılması halinde İ.İ.K..nun 72 nci maddesi hükmü kıyas yoluyla uygulanır.
Görüldüğü gibi ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamsız takiplerde rehin hakkına itiraz edilemeyeceği için üçüncü kişi takibe itiraz etmiş olsa bile ipoteğin iptali davası açabilir. İpoteğin iptali davası güvence altına alınan alacağın hükümsüzlüğü ya da alacağın sona ermesi nedenine dayanarak açılabilir.
Borçlunun ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamsız takibe itirazdan sonra ipoteğin iptali ( terkini, fekki) sebebiyle dava açmakta hukuki yararı bulunmaktadır.
Borçlunun borca itiraz etmesi sebebiyle takip duracağından borçla ilgili menfi tespit davası açıp açamayacağı hususu da üzerinde durulması gereken bir konudur. Alacaklının İ.İ.K.nun 150-a maddesi uyarınca itirazın kesin kaldırılmasını sağlayacak bir belgeye sahip olması halinde borçlunun takip konusu borçla ilgili menfi tespit davası açmakta hukuki yararının bulunduğu kabul edilmelidir. Ancak alacaklının elinde itirazın kesin kaldırılmasını sağlayacak bir belge yoksa borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğu kabul edilemez. Zira borçlunun itirazı giderilmeden takip konusu taşınmazın satışının yapılmasının mümkün olmadığından borçluyu menfi tespit davası açması için tehdit eden bir durumun varlığı söz konusu değildir.
VI-Menkul Rehninin Paraya Çevrilmesi Yoluyla İlamsız Takibe İtirazdan Sonra Açılan Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar
Menkul rehninin paraya çevrilmesi yoluyla ilamsız takipte alacaklı ve borçlu arasında birisi alacağa, diğeri rehne dair olmak üzere iki türlü ilişki bulunmaktadır.
Borçlu bu sebeple sadece alacağa, sadece rehne veya her ikisine de itiraz edebilir. ( Gürdoğan, Burhan; Türk İsviçre İcra ve İflas Hukukunda Rehnin Paraya Çevrilmesi, Ankara, 1967, s. 44)
Borçlunun sadece alacağa itiraz etmiş olması halinde takip durur. Rehne itiraz etmeyen borçlu rehin hakkını bu takip içinde tartışma konusu yapamaz. ( İ.İ.K. m. 147/1)
Borçlu alacağa itiraz etmeyip sadece rehin hakkına itiraz etmişse takip alacak yönünden kesinleşmiş olur. ( M.M. Kom. Gerekçesi ( Bilge, Necip/ Gürdoğan, Burhan : İcra ve İflas Kanunu, Ankara 1965, s. 120) Bu durumda borçlunun alacağa yönelik olarak menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmaktadır. Zira İ.İ.K.’nun 147/1. maddesinde 62’den 72 nci maddeye kadar olan hükümlerin uygulanacağı açıkça belirtilmiştir.
Borçlu sadece rehin hakkına itiraz etmişse alacaklı itirazın kesin kaldırılmasını veya itirazın iptalini isteyebilir. Alacaklı isterse yollara gitmeden rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipten vazgeçerek takibe aynı dosyadan haciz yoluyla devam edilmesini isteyebilir. Bu durumda da borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmaktadır.
Borçlu hem borca hem de rehin hakkına itiraz ederse takip durur. Bu durumda alacaklının takibini dayandırdığı belge 68. madde de sayılan belgelerden ise, itirazdan sonra borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmaktadır. Ancak, alacaklı takibinde 68. maddede sayılan belgelerden birine dayanmıyorsa borçlunun takibe itirazdan sonra menfi tespit davası açmakta hukuki yararı mevcut değildir. Menfi tespit davasının bu sebeple reddi gerekir.
SONUÇ : Hukuki yararın dava şartı olduğuna dair açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak hukuki yararın bir davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi için gerekli olduğu doktrin ve uygulamada kabul edilmelidir. Tespit davalarında hukuki yararın bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir. Mahkeme tespit davalarında bu arada menfi tespit davasında hukuki yararı kendiliğinden araştır ve yarar yoksa menfi tespit davasını bu sebeple reddeder. Menfi tespit davasında davacı dava açmakta hukuki yararı bulunduğu gerektiğini de ispat etmelidir. Menfi tespit davası borçlu hakkında bir takip yapılmadan önce açılabileceği gibi sonrada açılabilir. Takipten önce açılan menfi tespit davasında borçlunun hukuki durumu tehlikede ise veya belirsizlik içeriyorsa hukuki yararın bulunduğu kabul edilmelidir. Takipten sonra açılan menfi tespit davasında takibin seyrine göre hukuki yararın varlığı farklılık arz eder. İlamsız icra takibine itiraz etmeyen veya edemeyen borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunduğu varsayılır. Genel haciz yoluyla ilamsız icra takibine itiraz üzerine takip durduğu için borçlunun takip konusu alacakla ilgili menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunup bulunmadığını tespit etmek zordur. Burada üzerinde durulması gereken husus alacaklının takibini dayandırdığı belgedir. Alacaklı takibinde İ.İ.K.nun 68. maddesinde sayılan belgelerden birisine dayanmakta ise borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmaktadır. Ancak alacaklı anılan maddede sayılan belgelerden birine dayanarak takibe geçmemişse ve borçlu itirazla takibi durdurmuşsa borçlunun menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. Hukuki yararın bir dava şartı olarak kabul edilmesinin amacı mahkemelerin gereksiz taleplerle meşgul edilmesinin önlenmesi, hakimlere diğer uyuşmazlıklara fazla zaman ayırmasının sağlanmasıdır. Davacının hukuki yararı bulunmadığı bir davayı açarak mahkemeyi meşgul etmesi hakimlerin diğer davalara ayıracağı zamanı azaltmaktadır.
Mahkemelerdeki ve Yargıtay’daki iş yükü gözetildiğinde davacının bir davayı açmakta hukuki yararı bulunup bulunmadığı davanın başında gözetilerek bir karar verilmelidir. Hukuki yarar bulunmayan davalarla mah-kemeler meşgul edilmemelidir.
Somut olayda alacaklı hiçbir belgeye dayanmadan ilamsız icra takibi yapmıştır. İtiraz ile bu takibi durduran borçlunun itirazdan 1 gün sonra menfi tespit davası açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. Bu sebeple sayın çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyoruz.
Hizmet Tespiti Davasında Hak Düşürücü Sürelerin İşlemeyeceği Haller
T.C
YARGITAY
21. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/334
KARAR NO :2019/1181
KARAR TARİHİ :21.02.2019
K A R A R
Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,
A)Davacı İstemi :
Dava, davacının 01.10.1998-16.01.2002 tarihleri arasında davalı işyerinde geçen ve Kuruma bildirilmeyen çalışmalarının tespiti istemine ilişkindir.
B)Davalı Cevabı :
Davalılar; yersiz açılan davanın reddini talep etmiştir.
C)İlk Derece Mahkemesi Gerekçesi ve kararı :
Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile, davacının 16.12.1998-16.01.2002 tarihleri arasında belirtilen süreler kadar davalı işyerinde çalıştığının tespitine karar verilmiştir.
İstinaf başvurusu :
Davalı işveren süre tutum dilekçesinde eksik inceleme ile hatalı karar verildiğini belirtmiştir.
Davalı Kurum, süre tutum dilekçesinde herhangi bir istinaf sebebi belirtmemiştir.
D)Bölge Adliye Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi :
Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusu ; davacının, davalı işyerinde iddia ettiği çalışmasının fiilen sona erdiği tarihin 05.11.2002 olması nedeniyle 2002 yılının sonundan itibaren beş yıl içinde, yani en geç 2007 yılı sonuna kadar sigortalılık süresinin tespiti davasını açması gerekirken, incelemeye konu davanın 25.04.2014 tarihinde açıldığı, davanın, 506 sayılı Yasa’nın 79. maddesi ile 5510 sayılı Yasa’nın 86. maddesinde düzenlenen beş yıllık hak düşürücü süre içinde açılmadığı gerekçesi ile, davalıların istinaf istemlerinin kabulü ile HMK’nın 353/1-b.2 bendi uyarınca kararının kaldırılarak yerine, davanın reddine karar vermiştir.
E)Temyiz :
Davacı vekili, davacının davalı işyerinde 2002 yılında geçen çalışmalarının Kurum kayıtlarında gözüktüğünü, bu nedenle hak düşürücü sürenin geçmediğini belirterek, kararının bozulmasını talep etmiştir.
F) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe :
Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 79/10. ve 5510 sayılı Yasanın 86/8. maddelerine göre Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır. Yasa’da yer alan 5 yıllık süre hak düşürücü olup mahkeme tarafından kendiliğinden nazara alınması gerektiği gibi davacının aynı işyerinde çalışmasını sürdürmesinin veya 5 yıllık hak düşürücü süre içerisinde tekrar aynı işyerine girerek çalışmasının, hak düşürücü sürenin işlemesine engel olmayacağı ve hak düşürücü sürenin, kesilmesi ve durmasının mümkün bulunmadığı hukuksal gerçeği de ortadadır.
İşverenin, çalıştırmış olduğu sigortalılara ait hangi belgeleri Kuruma vermesi gerektiği Kanunun 79/1.maddesinde açıkça ifade edildiği üzere yönetmeliğe bırakılmıştır. Atıf yapılan Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin dördüncü kısmında işverence verilecek belgeler düzenlenmiştir. Bunlar, aylık sigorta primleri bildirgesi (SSİYön.Madde16) , dört aylık sigorta primleri bordrosu (SSİYön. Madde 17), sigortalı hesap fişi (SSİY. Yön. Madde 18) vs.dir. Yönetmelikte sayılan bu belgelerden birisinin dahi verilmiş olması halinde artık Kanun’un 79/10 (eski 8) maddesinde yer alan hak düşürücü süreden söz edilemez. Yargıtay uygulamasında anılan maddenin yorumu geniş tutulmakta; eğer sayılan belgelerden birisi işveren tarafından verilmişse burada Kurumun işçinin çalışmasından haberdar olduğu ve artık hizmet tespiti davası için hak düşürücü sürenin varlığından söz edilemeyeceği kabul edilmektedir.Maddede belirtildiği üzere yönetmelikle tespit edilen belgelerin (işe giriş bildirgesi) verilmesi durumunda hak düşürücü süreden bahsedilemeyeceği gibi çalışmaların sigorta müfettiş raporu ile saptanması durumunda da hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemeyeceği açıktır. Bir sigortalının askere gitmeden önce çalıştığı işyerini askerliğe müteakip girmesi durumunda hizmet akdi mecburi hizmet nedeniyle kesilmiş olduğundan artık hak düşürücü sürenin oluştuğundan bahsedilemez. Davacıya ödenen ücretten sigorta primi kesilen hallerde, davacının iş ve sosyal sigorta mevzuatının öngördüğü sigorta hak ve yükümlülüklerini yerine getirmesi nedeniyle Kurumun Yasadan kaynaklanan denetim ve inceleme görevini yapmaması karşısında hak düşürücü sürenin işlemeyeceği kabul edilmelidir.Davacının sigortalı çalışmalarının Kuruma kısmen bildirildiği hallerde, eksik bildirimlere yönelik olarak açılan davada hak düşürücü süre işlemeyecektir. (Hukuk Genel Kurulunun 23.06.2004 gün ve 2004/21-369 E, 2004/371 K. sayılı kararı )
Halen yürürlükte olduğu şekliyle dava açma süresi beş yıl olup, hak düşürücü süredir. 506 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihte beş yıl olan hak düşürücü süre 20.06.1987 tarih ve 3395 sayılı Kanunun beşinci maddesiyle on yıla çıkarılmışken, 01.06.1994 tarih ve 3995 sayılı Kanunun 3. maddesiyle tekrar beş yıla indirilmiştir.Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davalı işyerince davacı adına düzenlenen işe giriş bildirgesinin bulunmadığı ancak, 17.01.2002-05.11.2002 tarihleri arasında geçen çalışmalarının davalı Kuruma bildirildiği anlaşılmaktadır.Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davacının hizmet tespitine yönelik talebinin hak düşürücü süreye uğrayıp uğramadığı ve çalışma olgusunun yöntemince araştırılıp araştırılmadığı noktasında toplanmaktadır.Somut olayda, davacının davalı işyerinde geçen bir kısım çalışmaları Kurum kayıtlarında olup, artık hak düşürücü süre işlemeyecektir. Ayrıca çalışma kesintisiz ise, bildirim yapılan sürelerden önceki dönem yönünden de hak düşürücü süre oluşmayacaktır.Yapılacak iş, davacının 01.10.1998-16.01.2002 tarihleri arasındaki süreye ilişkin talebi yönünden işin esasına girilerek toplanan deliller doğrultusunda karar vermekten ibarettir.O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Bölge Adliye Mahkemesince davalıların istinaf başvurusunun, hak düşürücü sürenin geçmesi nedeniyle davanın reddine karar verilmişse de, yukarıda açıklanan nedenlerle kurulan hüküm usul ve yasaya aykırı olduğundan davacı tarafından temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASI gerekmiştir.
SONUÇ: Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 21.02.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Tüketici Hakem Heyeti Kararlarına Karşın İstirdat Davası Açılamayacak Haller
T.C
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2017/2502
KARAR NO :2018/275
KARAR TARİHİ :31/01/2018
K A R A R
Dava, Tüketici Sorunları Hakem Heyeti Kararının iptali istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalının … Kaymakamlığı Tüketici Sorunları Hakem Heyetine başvurarak davacı banka tarafından dosya masrafı kesintisinin yapıldığı iddiasıyla 270,00 TL’nin iadesi yönünde karar aldığını, bankaların tacir olmaları itibariyle bankacılık hizmet ve işlemleri için ücret ve masraf tahakkuk ettirmek suretiyle hizmet vermelerinin yasaya uygun olduğunu ileri sürerek hakem heyeti kararının iptalini talep ve dava etmiştir.
Davalı, dosya masrafı kesintisinin genel işlem şartına açıkça aykırı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, dosya üzerinde yapılan incelemede, taraflar arasındaki sözleşmenin tip sözleşme niteliğinde olduğu, davalı aleyhine kredi tahsis ücretinin yazılmamış sayıldığı, yazılmamış sayılan bu kalemin davalı bankaca tahsil edilmiş olmasının genel işlem şartına açıkça aykırı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı banka vekilinin talebi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kesinleşmiş Tüketici Hakem Heyeti kararının taraflar yönünden bağlayıcı olması karşısında bu karar uyarınca yapılan ödemenin istirdadının istenemeyeceğinden bahisle kanun yararına bozma istemli olarak temyiz edilmiştir.
İstem, kesinleşmiş Tüketici Hakem Heyeti kararı uyarınca ödenen bedelin istirdadına ilişkin mahkemece kesin olarak verilen kararın HMK 363/1 maddesi uyarınca kanun yararına bozulmasına ilişkindir. 6502 sayılı TKHK’nun 70/3 maddesi uyarınca taraflar
Tüketici Hakem Heyeti kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Tüketici Hakem Heyetinin bulunduğu yerdeki Tüketici Mahkemesine itiraz edebilir.
Somut olayda davacı tarafından yasal 15 günlük süre içerisinde Tüketici Hakem Heyeti kararına karşı itiraz edilmemesi nedeniyle hakem heyeti kararı kesinleşmiştir.
Söz konusu davaya bakma görevi Tüketici Mahkemesi’ne ait olması nedeniyle mahkemece öncelikle resen görev hususu değerlendirilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasına girilerek hüküm kurulması doğru olmadığı gibi yine TKHK 70/3 mad. uyarınca 15 günlük süre içinde Tüketici Hakem Heyeti kararına itiraz edilmemesi nedeniyle kesinleşmiş Tüketici Hakem Heyeti kararına karşı istirdat davası açılamayacağı gerekçesiyle davanın reddi gerekirken mahkemece yazılı şekilde karar verilmesi doğru
görülmemiş, hükmün bu nedenlerle kanun yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.05.2017 gün ve 2017/17334 sayılı kanun yararına bozma talebinin kabulü ile HMK’nın 363/2. maddesi gereğince hükmün, hukuki sonuçları kalkmamak koşulu ile kanun yararına BOZULMASINA, aynı yasanın 363/3. maddesi uyarınca kararın bir örneğinin Resmi Gazetede yayımlanmak üzere Adalet Bakanlığı’na gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilmesine, 31/01/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Bölge Adliye Mahkemesince Verilen ve Yargıtayca Onanan Kararlara Karşın Karar Düzeltme Yolu Kapalıdır.
T.C
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2018/9777
KARAR NO : 2019/460
KARAR TARİHİ :17.01.2019
K A R A R
ÖZETİ: Bölge adliye mahkemelerinin, 26/09/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un Geçici 2. maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanun’un temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. Dolayısıyla, karar düzeltme yolu 1086 sayılı HUMK ile düzenlenen bir kanun yolu olup, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlaması ile yürürlükten kalkmıştır. Bölge Adliye Mahkemelerince verilmiş ve Yargıtay tarafından onanmış kararlar, şekli anlamda kesinleşmiş olduğundan karar düzeltmeye tabi değildir. Bu nedenle şikayetçinin karar düzeltme istemi incelenemez.
Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın dosyası Dairemize gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi N. D. G. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
İcra mahkemesince verilen ihalenin feshi talebinin reddine ilişkin 06/12/2016 tarihli karara karşı şikayetçi tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 20/01/2017 tarihli ve 2017/414 E. – 456 K. sayılı kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği, kararın şikayetçi tarafından temyizi ile Dairemizin 15/02/2018 tarihli ve 2017/4293 E. – 2018/1377 K. sayılı ilamı ile onandığı, bu defa şikayetçi tarafından onama kararının kaldırılması talebiyle karar düzeltme dilekçesi verildiği anlaşılmaktadır.
HMK’nın Geçici 3. maddesinde, “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/09/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un Geçici 2. maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanun’un temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla, karar düzeltme yolu 1086 sayılı HUMK ile düzenlenen bir kanun yolu olup, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlaması ile yürürlükten kalkmıştır. Bölge Adliye Mahkemelerince verilmiş ve Yargıtay tarafından onanmış kararlar, şekli anlamda kesinleşmiş olduğundan karar düzeltmeye tabi değildir. Bu nedenle şikayetçinin karar düzeltme istemi incelenemez.
SONUÇ: 1-Yukarıda açıklanan nedenlerle, şikayetçinin karar düzeltme isteğini içeren dilekçesinin REDDİNE,
2-HMK’nın 368. maddesi gereğince temyiz talebinin kötü niyetle yapıldığı anlaşılırsa, Yargıtay’ca 329. madde hükümleri uygulanır. Bölge Adliye Mahkemesi’nce verilen ve Yargıtay’ca temyiz incelemesi yapılan kararlara karşı karar düzeltme yolu bulunmadığı gibi şikayetçi vekilinin talebinin kötü niyetle yapıldığı anlaşıldığından, HMK’nın 368. maddesi yollaması ile 329/2. maddesi gereğince şikayetçi vekili Av. M. Ö. A.’ın takdiren 3.000,00 TL disiplin para cezası ile CEZALANDIRILMASINA, para cezasının mahal mahkemesince yerine getirilmesine, 17/01/2019 gününde oy birliği ile karar verildi.
Limited Şirketlerde Kar Payı Tespiti ve Tahsili
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/14687
KARAR NO : 2018/7407
KARAR TARİHİ : 27.11.2018
K A R A R
Asıl davada davacı vekili, müvekkilinin davalı şirketin ortağı olduğunu, şirketin faaliyette görünmesine rağmen merkez adresinde bulunan demirbaş, makine ve cihazların tamamının müvekkili tarafından bilinmeyen bir adrese taşındığını ve şirketin faaliyetsiz hale getirildiğini, demirbaşların büyük bir bölümünün 18.05.2012 tarihinde satıldığını, 28.06.2012 tarihinde müvekkilinin haberdar olmadığı, çağrılmadığı ve şirket merkezinden farklı bir adreste yapılan toplantıda ortaklardan …’ın 13.000 pay karşılığı 325.000,00 TL’lik hissesini diğer ortağa devretmesi yönünde karar alındığını ve devirin 09.07.2012 tarihli Ticaret Sicil Gazetesinde yayınlandığını, şirketin içinin boşaltıldığını, şirketin sermaye artışına gittiğini, müvekkilinin ödemesi gereken sermaye miktarının 350.000,00 TL olup, bunun 317.127,73 TL’sinin ödendiğini, diğer iki ortaktan her birinin hisseleri oranında ödemeleri gereken sermayenin 325.000,00 TL olmasına rağmen her bir ortağın sadece 70.000 TL ödediğini, ortakların sermaye ödeme borcunu yerine getirmediklerini ve temerrüde düştüklerini, müvekkilinin maddi zarara uğratıldığını ileri sürerek, müvekkilinin davalı şirkette bulunan hissesi oranında şahsına düşen kâr payının tespiti ile tespit edilen miktarın faiziyle davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini, şimdilik kar payından fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 15.000 TL kâr payının ticari faiziyle tahsiline, davalıları şirket demirbaşlarını ve tüm eşyalarını haksız olarak kaçırmaları ve müvekkilini zarara uğratmaları nedeniyle davacının yatırdığı sermaye miktarı oranında alacağının tahsilini, şimdilik demirbaş adı altında 35.000 TL’nin dava tarihinden itibaren tahsilini, 15.000 TL manevi tazminatın tahsilini, şirketin tasfiyesini talep ve dava etmiştir.
Davalı-karşı davacı vekili, davacı-karşı davalının ortaklığın kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirmediğini, davetlere rağmen ortaklar kurulu toplantılarına katılmadığını, şirketin kar dağıtımı konusunda bir karar almadığını, şirketin demirbaşlarının ve araçlarının çoğunun icra takiplerinde muhafaza altına alındığını savunarak, asıl davanın reddini istemiş, karşı davada ise, asıl davaya yönelik beyanlarını tekrarla, şirketin fesih ve tasfiyesini, 100.000 TL manevi tazminatın faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
İhbar olunan, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, her iki tarafın da şirketin tasfiyesini talep ettiği, şirketin icra ve haciz tehditleri altında ödemeler yaptığı, şirket faaliyetlerinin önemli ölçüde tehlikeye girdiği, bilirkişi kurulu raporunda şirket kârı ile ilgili yapılan tespitler ve talep uyarınca kar payı miktarının belirlendiği, davacı ve karşı davacının manevi tazminat talebinin yasal şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle, davacı ve karşı davacının şirketin tasfiyesine yönelik davanın kabulü ile, … Sağlık Hizmetleri Limited Şirketinin tasfiyesine, tasfiye memuru olarak … . İcra Müdürünün atanmasına, tasfiye memuruna her ay tasfiye işlemleri için 300 TL ücret takdirine, yasal tescil ve ilanların yapılmasına, davacının kâr payı davasının kabulü ile, 15.000 TL nin dava tarihinden ticari faiziyle davalı şirketten tahsiline, davacının şirket demirbaşına ve manevi tazminata ilişkin taleplerinin reddine, karşı davacının manevi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.
Kararı, asıl davada davacı vekili, ihbar olunan ile davalı-karşı davacı vekili temyiz etmiştir.
1-) Bir davada kararı temyiz etme hakkı, yalnız taraflara veya hüküm ile kendisine mükellefiyet yüklenen veya bir hakkı ihlal edilen kimseye veyahut kanunun açıkça belirttiği mercilere aittir. Temyiz isteminde bulunan ihbar olunanakarşı husumet yöneltilerek açılan bir dava bulunmadığı, mahkemece verilen kararda da anılanın ihbar olunan sıfatı ile karar başlığında gösterildiği ve aleyhine herhangi bir hüküm de tesis edilmediği anlaşıldığından, ihbar olunanın kararı temyiz etmekte hukuki yararı da bulunmadığından, ihbar olunan …’in temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.
2-) Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı-karşı davalı vekilinin tüm, davalı-karşı davacı ile davalı şirket vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
3-) Asıl dava, davacının kâr payının tespiti ile tahsili, manevi tazminat, şirketten olan alacaklarının tahsili ve şirketin tasfiyesi, karşı dava ise, şirketin fesih ve tasfiyesi ile manevi tazminatın tahsili istemlerine ilişkindir. Asıl davada davacı tarafça, şirketin kuruluşundan itibaren kâr payı dağıtılmadığı ileri sürülerek, hissesi oranında şahsına düşen kâr payının tespiti ile tespit edilen miktarın tahsili istenilmiş, mahkemece de yukarıda özetlendiği şekilde davacının kâr payı isteminin kabulüne karar verilmiştir. Ancak, limited şirketlerde şirketin kâr elde etmiş olması, kendiliğinden limited şirket ortağına kâr payı talep etme yetkisi vermeyecektir. Şirket ortaklarına kâr payı dağıtılabilmesi için, öncelikle ortaklara kâr payı dağıtılması yönünde ortaklar kurulunca bir kararın alınması gerekmektedir.
Somut uyuşmazlıkta bilirkişi kurulunca yapılan tespitler ile kâr payı dağıtımına yönelik ortaklar kurulu kararının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu yönde alınmış bir karar olmadan mahkemenin ortaklar kurulu yerine geçerek ortağa kâr payı vermesi mümkün değildir. O halde, kâr payı isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, anılan husus nazara alınmaksızın yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ :
Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, ihbar olunanın temyiz isteminin REDDİNE,
(2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı-karşı davalı … vekilinin tüm, davalı-karşı davacı … ile davalı şirket vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi ile, karşı dava ve asıl davada kâr payı dışındaki istemler yönünden verilen hükmün ONANMASINA,
(3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı-karşı davacı ile davalı şirket vekilinin asıl davada kâr payının tahsiline yönelik davalı şirket lehine yapıldığı nazara alınan temyiz itirazlarının kabulü ile, asıl davada kâr payı isteminin kabulüne dair verilen kararın davalı şirket yararına BOZULMASINA,
aşağıda yazılı bakiye 6,70 TL temyiz ilam harcının temyiz eden asıl davada davacıdan alınmasına, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden ihbar olunana iadesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz eden davalı-karşı davacıya iadesine, 27.11.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Katkı Payı ile Katılma Alacağı Farkı
T.C.
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2017/14704
KARAR NO : 2018/19438
KARAR TARİHİ: 29.11.2018
K A R A R
Davacı vekili, 21.05.2012 havale tarihli dava dilekçesinde; davanın belirsiz alacak davası olduğunu belirterek, evlilik birliği içinde edinilen 5054 ada 1 parselde 1 numaralı, 1991 ada 1 parselde 5 numaralı bağımsız bölümler ile … plaka sayılı araçtan kaynaklanan katılma alacağı ve katkı payı alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemenin davanın reddine dair ilk kararı, davacı vekilinin temyizi üzerine Daire’nin 23.05.2013 tarih, … Esas-2013/7769 Karar sayılı ilamı ile “… Somut olayda taraflar arasında devam eden boşanma davası bulunduğu saptanmış olup bu boşanma davasının açılmasıyla davacının mal rejiminden kaynaklanan alacak hakkı doğmuştur. Ancak tasfiyeye karar verilebilmesi için boşanma davasının sonucunun beklenmesi ve HGK’nin 27.06.2012 tarih 2012/ 8-268 Esas, 2012/ 420 Karar sayılı ilamında belirtildiği üzere boşanma davasının bekletici mesele yapılarak, boşanma davasının olumlu sonuçlanması halinde toplanacak delillere göre bir karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru değildir…” gereğine işaret edilerek bozulmuştur. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın kabulüne, 27.000,00 TL katkı payı alacağının dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte, 40.250,00 TL katılma alacağının karar tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dairenin 17.05.2017 tarih … Esas ve 2017/7268 Karar sayılı ilamıyla; “…HMK’nin 177.maddesine göre ıslah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilirse de; 04.02.1948 tarih ve 1944/10 Esas-1948/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağına ilişkindir. İçtihadı Birleştirme Kararları, adeta kanun hükmünde olup, ilke kararlarıdır ve benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar (Yarg.Kan.mad.45/5). Durum böyle iken, mahkemece bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağına ilişkin az yukarıda açıklanan İçtihadı Birleştirme Kararı göz önüne alınmadan bozma sonrası yapılan ıslahla arttırılan miktarı da kapsar şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır…”gereğine işaret edilerek verilen ikinci karar da bozulmuştur. Her iki taraf vekilince bozma kararının düzeltilmesi istenildiğinden dosya yeniden incelenmiştir.
Dava, katkı payı ve katılma alacağı isteklerine ilişkin olup, 21.05.2012 tarihinde açılmıştır.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesi ” Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir…” hükmü ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir.
Davanın açıldığı 21.05.2012 tarihi itibariyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüktedir. Belirsiz alacak davası,yukarıda belirtildiği üzere, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesiyle kabul edilmiştir. Bu durumda eldeki davanın açıldığı tarihte Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlükte olduğuna göre, belirsiz alacak davası ile ilgili hükümlerin uygulanması gerekir. Dairece, ilk bozma ilamından sonra ıslah yapılamayacağına işaret edilerek Mahkemece verilen karar yeniden bozulmuş ise de dava belirsiz alacak davası olduğundan davacı tarafça sunulan 29.12.2014 havale tarihli dilekçenin ıslah dilekçesi değil, talep açıklama dilekçesi olduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle Daire’nin bu hususa yönelen bozma kararı yerinde olmadığından, bozma kararının kaldırılması ve davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;
1. Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine ve takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince;
a. 1991 ada 1 parselde bulunan 5 numaralı bağımsız bölüme ilişkin olarak; Mahkemece, davalı adına kayıtlı 5 numaralı bağımsız bölümün edinme tarihi itibariyle edinilmiş mal olduğu kabul edilerek davacı lehine katılma alacağına hükmedilmiş ise de, dosya kapsamı incelendiğinde toplanan delillerin hüküm kurmaya elverişli olmadığı anlaşılmaktadır. Tasfiyeye konu edilen 5 numaralı bağımsız bölümün tapu kaydından 21.08.2007 tarihinde davalı adına tescil edildiği sabittir. Ancak davalı tarafça bu taınmazın alımında … Şubesinde bulunan parasının kullanıldığı, söz konusu paranın 2002 yılından önceki birikimleri ile oluşturduğu vadeli hesabından geldiği savunulmuş, buna yönelik bir kısım evrak da dosyaya sunulmuştur. Mahkemece, davalının bildirdiği banka hesabındaki para ve paranın kaynağı ile taşınmazın edinilmesinde kullanılıp kullanılmadığı yönünde gereği gibi araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Mahkemece bildirilen banka hesapları ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.
b. … plaka sayılı araca ilişkin olarak; davalı bu aracın edinilmesi için önceden adına kayıtlı … plaka sayılı aracın takasa verildiğini, aracın takas karşılığı 10.000,00 TL’ye sayıldığını, araç bedelinin kalan 11.000,00 TL’sinin de kendisi tarafından banka havalesi ile gönderildiğini, bu nedenle edinilmiş mal niteliğinde olmadığını açıklayarak kişisel mal savunmasında bulunmuş, aracın trafik kayıtlarına delil olarak dayanmıştır. Ne var ki, mahkemece, bahsi geçen aracın kayıtları getirtilmemiş, kişisel mal savunması üzerinde yeterince durulmamıştır. Mahkemece … plaka sayılı araca ilişkin kayıtlar getirtilip tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması da doğru olmadığından hükmün (2) numaralı bentte açıklanan sebeplerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle her iki taraf vekilinin karar düzeltme itirazlarının kabulüyle Daire’nin 17.05.2017 tarih … Esas 2017/7268 Karar sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, davalı vekilinin temyiz itirazları yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle yerinde görüldüğünden, Yerel Mahkeme hükmünün 6100 Sayılı HMK’nin Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 Sayılı HUMK’un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının yukarıda (1) numaralı bentte yazılı nedenlerle REDDİNE, 27,70 TL peşin harcın istek halinde karar düzeltme isteyenlere ayrı ayrı iadesine, 29.11.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Kat Mülkiyeti Kanunundan Kaynaklı Alacakların Takibi
T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO :2017/266
KARAR NO :2018/1767
KARAR TARİHİ :27.11.2018
K A R A R
Taraflar arasındaki “itirazın kaldırılması” talebinden dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul 9. İcra (Hukuk) Mahkemesince itirazın kaldırılmasına dair verilen 17.12.2014 tarihli ve 2014/1124 E., 2014/1365 K. sayılı karar, davalı-borçlu vekilinin temyiz istemi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 15.06.2015 tarihli ve 2015/5664 E., 2015/16581 K. sayılı kararı ile onanmış ise de davalı-borçlu vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 13.10.2015 tarihli ve 2015/23322 E., 2015/24100 K. sayılı kararı ile;
“…Alacaklı tarafından borçlu aleyhine genel haciz yoluyla ilamsız takip başlatıldığı, örnek 7 ödeme emrinin borçluya tebliği üzerine borçlunun yasal sürede borca itirazı sonucu takibin durdurulduğu, alacaklının itirazın kaldırılması istemiyle icra mahkemesine başvurduğu ve mahkemece itirazın kaldırılmasına ve alacaklı yararına tazminata hükmedildiği anlaşılmaktadır.
İİK.nun 68/1. maddesi gereğince; talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenit ise, alacaklı itirazın kaldırılmasını isteyebilir.
634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesinde; “Kat malikleri kurulunca kabul edilmiş işletme projesi yoksa, yönetici gecikmeksizin bir işletme projesi yapar.
Bu projede özellikle:
a) Ana gayrimenkulün bir yıllık yönetiminde tahmini olarak gelir ve gider tutarları;
b) Tüm giderlerden her kat malikine, bu Kanunun 20. maddesindeki esaslara göre düşecek tahmini miktar;
c) Tahmini giderlerle diğer muhtemel giderleri karşılamak üzere her kat malikinin 20. maddedeki esaslara göre vermesi gereken avans tutarı; gösterilir.
Bu proje, kat maliklerine veya bağımsız bölümden fiilen yararlananlara, imzaları karşılığında veya taahhütlü mektupla bildirilir. Bildirimden başlayarak yedi gün içinde projeye itiraz edilirse, durum kat malikleri kurulunda incelenir ve proje hakkında karar verilir, gerekirse yeni bir proje hazırlanır. Kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları, İcra ve İflas Kanunu’nun 68. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır” hükmü yer almaktadır. Anılan madde hükmüne göre, kat malikleri kurulu kararları ve kesinleşmiş işletme projeleri, İİK’nun 68/1. maddesinde yazılı belgelerden olup, geçersizliği genel mahkemelerde açılacak bir dava ile kanıtlanmadığı sürece ilamsız takibe konu edilebilir.
Somut olayda; alacaklı S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifi tarafından borçlu aleyhine yönetim gideri alacağının tahsili amacıyla ilamsız takip başlatıldığı, takip dayanağı hesap ekstresinden alacağın, aidat alacağı, sıcak ve soğuk su alacağı ve sayaç okuma bedelinden oluştuğu anlaşılmakta ise de; alacağın, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’ nun 37. maddesinde belirtilen kesinleşmiş işletme projesi veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararına dayanmadığı, alacaklı kooperatifin 2012 yılı olağan genel kurul toplantı tutanağına ve alacaklı kooperatifin 2013 yılı tahmini bütçesine dayandığı anlaşılmaktadır.
Takip konusu olan alacaklı S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifinin alacağının varlığı, İİK’nun 68/1. maddesinde belirtilen belgelerle ispat edilemediği gibi, alacaklı kooperatifin 2012 yılı olağan genel kurul tutanağı ve 2013 yılı tahmini bütçesi, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesinde belirtilen kesinleşmiş işletme projesi veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararlarından da değildir.
O halde mahkemece, belirtilen nedenlerle itirazın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup kararın bu nedenle bozulması gerekirken; Dairemizce maddi hataya dayalı olarak onandığı anlaşıldığından onama kararının kaldırılarak mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir…”
gerekçesi ile onama kararı kaldırılmak suretiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
İstem itirazın kaldırılmasına ilişkindir.
Alacaklı vekili borçlu hakkında yapmış oldukları takipte borçlunun yetkiye ve borca yönelik itirazları nedeniyle takibin durduğunu, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun m. 37/son hükmüne göre kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararlarının İcra ve İflas Kanunu’nun 68. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen belgelerden sayılacağı, müvekkilin düzenlemiş olduğu hesap ekstresinin de bu kapsamda olması nedeniyle İİK m. 68/1’deki belgelerden sayılacağını belirterek borçlunun takibe yapmış olduğu itirazın kaldırılması ile takibin devamına, borçlunun %20’den az olmamak üzere icra inkâr tazminatı ödemesine hükmedilmesini talep etmiştir.
Borçlu vekili, alacaklı kooperatifin ilgili itirazın kaldırılması incelemesinde taraf sıfatının bulunmadığını, eldeki incelemenin konusunun Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabî olduğunu, bu nedenle Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olacağını, alacaklının dayandığı belgelerin İİK m. 68/1’de belirtilen belgelerden olmadığını, yetkiye de itiraz ettiklerini ileri sürerek istemin reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece yanlar arasındaki uyuşmazlığın Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 33. maddesinden kaynaklandığı, bu maddeden kaynaklanan uyuşmazlıkların taşınmazın bulunduğu yer icra daireleri tarafından çözümlenmesi gerektiği, bu nedenle yetkiye yönelik itirazın 68. madde uyarıca kesin olarak ortadan kaldırılması gerektiği, dosya içerisinde bulunan ve davacı tarafından dayanılan işletme projesi kat malikleri kurulunun işletme giderleri ve uzantıları kararına göre talep edilen alacak miktarı kararının kesinleştiği, söz konusu alacağı ihtiva eden belgelerin İİK’nın 68/1. maddesi kapsamında olduğu gerekçesiyle itirazın İİK’nın 68. maddesi uyarınca kesin olarak kaldırılmasına, İİK’nın 68/son maddesi gereğince alacağın %20’si oranındaki tazminatın borçludan tahsili ile alacaklıya ödenmesine karar verilmiştir.
Borçlu vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yerel mahkeme kararı onanmış ise de onama kararına karşı borçlu vekili tarafından karar düzeltme yoluna başvurulması nedeniyle bu defa Özel Dairece onama kararı kaldırılmış ve yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.
Mahkemece hem Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesi gereğince oluşturulan ve yayımlanarak sabit hâle gelen işletme projesi hem de bu işletme projesini somutlaştıran takip dayanağı alacak kalemlerin tahakkukuna ilişkin bildirimin usulüne uygun olup davada etki ve sonuç doğuracak nitelikte olduğu, kat işletme projesine istinaden tebliğ edilip kesinleşen alacak kalemleri ve dayanaklarının İİK 68. maddesinde sayılan belgelerden olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararı davalı-borçlu vekili tarafından temyize getirilmektedir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından eldeki davada S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifinin alacağının varlığını İİK 68/1. maddesinde belirtilen belgelerle ispat edip edemediği noktasında toplanmaktadır.
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “itirazın kesin olarak kaldırılması” başlıklı 68. maddesinin 1. fıkrasında; “Talebine itiraz edilen alacaklının takibi, imzası ikrar veya noterlikçe tasdik edilen borç ikrarını içeren bir senede yahut resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya belgeye müstenitse, alacaklı itirazın kendisine tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Bu süre içerisinde itirazın kaldırılması istenilmediği takdirde yeniden ilamsız takip yapılamaz.” hükmü yer almaktadır.
Anılan madde hükmü gereğince, resmî dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dâhilinde ve usulüne göre verdikleri belgeler, itirazın kaldırılmasını sağlayıcı nitelikte sayılmaktadır.
Bu belgeler resmî daireler veya yetkili makamlar tarafından düzenlediklerinden, bunlarda borçlunun imzası bulunmaz; bu nedenle, borçlunun imzasının ikrar veya onaylanmış olması şartı burada aranmaz. Fakat bu belgelerin, itirazın kaldırılmasını sağlayıcı nitelikte sayılabilmesi için, borçlunun, belli bir para borcunu kayıtsız şartsız ödemek zorunda olduğunu göstermeleri gerekir.
Resmî dairelerin veya yetkili makamların düzenledikleri bir belgenin, itirazın kaldırılmasını sağlayıcı nitelikte bir belge olduğu, İcra ve İflas Kanunu’nda ve bazı özel kanunlarda yer alan hükümlerde açıkça kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra Yargıtay içtihatlarına göre Kanunlarda açıkça belirtilmese dahi bazı belgeler İİK’nın 68. maddesi kapsamında belge niteliğinde sayılmaktadır.
Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre, yönetici (veya diğer kat maliklerinden her biri), gider (veya avans) payını ödemeyen kat malikine karşı, yönetim planına, Kat Mülkiyeti Kanununa ve genel hükümlere göre ilamsız icra takibi yapabilir. Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür (Kat Mülkiyeti K. m.20,II; m.35/i; m.25,III/a). Borçlu (kat maliki) ödeme emrine itiraz ederse, takibi yapan yönetici (veya diğer kat maliklerinden biri), (K….m.37’ye göre) kesinleşen işletme projesine veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararına dayanarak, icra mahkemesinden itirazın kaldırılmasını isteyebilir. Çünkü kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları, İİK’nın 68. maddesinin 1’inci fıkrasında belirtilen belgelerden sayılır (Kat Mülkiyeti Kanunu m.37 son fıkra) (Kuru B., İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, 2. Baskı, Ankara 2013, s. 289,290).
Bu genel açıklamaların ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Davacı-alacaklı S.S. Mashattan Site İşletme Kooperatifi tarafından 29.01.2014 tarihli hesap ekstresine göre yönetim gideri alacağının tahsili amacıyla davalı-borçlu aleyhine ilamsız icra takibi başlatıldığı, alacağın kesinleşen işletme projeleri veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararına dayanmadığı, takip dayanağı belgelerin alacaklı kooperatifin 2012 yılı olağan genel kurul tutanağı ve 2013 yılı tahmini bütçesi olup, bu belgelerin Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 37. maddesinde belirtilen kesinleşmiş işletme projesi veya kat malikleri kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararları niteliğinde olmadığı gibi, kayıtsız şartsız borç ikrarı da içermediğinden alacaklının itirazın kaldırılması isteminin reddine karar verilmesi gereklidir.
Hâl böyle olunca yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı-borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 366/III. maddesi uyarınca tebliğden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 27.11.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Yemin Delili Altında Söylenen Sözler Bölünmeden Değerlendirilmelidir.
T.C.
YARGITAY
13. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/20676
KARAR NO : 2018/7584
KARAR TARİHİ : 3.7.2018
K A R A R
Davacı, davalıya halı, beyaz eşya, televizyon, elektrik süpürgesi gibi muhtelif eşya sattığını, eşyaları teslim alan davalının bedeli ödememesi üzerine icra takibi başlattığını ve takibin davalının haksız itirazı ile durduğunu ileri sürerek, itirazın iptaline ve inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davanın kabulüyle 1.İcra Dairesinin 2013/6972 Esas sayılı icra takip dosyasının davalının yapmış olduğu itirazın iptali ile takibin devamına, davacının icra inkar tazminat talebinin kabulü ile, asıl alacağın %20’si olan 1.400,00 TL’nin davalıdan alınıp davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı iddiasını ispat için fatura, icra dosyası, davacı yan kayıtları, tanık ve yemin deliline dayanmıştır.
Davacının yemin teklifi karşısında, davalı “Ben kredi kartımı güvendiğim bir arkadaşıma verdim, o alışveriş yapmış ve yaptığı alışverişlerin karşılığını ödemiş, daha sonra kartı bana iade etti, bu kart verdiğim arkadaş alışveriş yapmış ise bu onu bağlar, ben davacıyı tanımam davacı ile de herhangi bir alışveriş yapmadım.” şeklinde beyanda bulunmuş mahkemece bağlantısız birleşik ikrar kabul edilip, davalı tarafın ikrarı olarak nitelendirilerek edilerek davanın kabulüne karar verilmiştir.
Uyuşmazlık, davacı tarafından teklif edilen yemini eda eden davalının, yemin edeceği hususa bazı ilaveler yaparak yemini eda etmiş olması sebebiyle yemin altında söylediği sözlerin bölünüp bölünemeyeceğine ilişkindir.
Yemin ile iddianın sonucu, yemin edecek kimsenin iradesine ve vicdanına bırakılmış olur ve yemin altında söylenen sözler bölünemez. Gerçekten de yemin edecek olan kimse, ikrarda olduğu gibi, yemin edeceği hususa bazı ilaveler yapacak tarzda yemin edebilir. Bu takdirde yemin yine bütün olarak ele alınmak gerekir (Üstündağ, S.: Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul 1977, C.I,s. 575).
Konu ile ilgili olarak Kuru da, yemin edenin, mahkemenin hazırladığı yeminli ifade metnini aynen tekrarlamak zorunda olmayıp, kendisine sorulan sorulara metin dışı bazı açıklamalar yapmak suretiyle cevap verebileceğini; bu halde mahkemenin, yemin edenin sözlerini bölmeden tüm olarak değerlendirmesi gerektiğini ifade etmektedir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, C.III, s. 2530). Öğretide, yemin altında söylenen sözlerin bölünemeyeceği, yani yemin edilen husustaki ifadenin bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerektiği hususu … tarafından da dile getirilmektedir (Yılmaz, E.: Medeni Yargılama Hukukunda Yemin, Ankara 2012, s.178).
Nitekim, öğretide olduğu gibi Hukuk Genel Kurulunun 01.04.1964 gün ve 146/253 Sayılı kararı ile 16.03.2012 gün ve 2011/3-861 E., 2012/158 K. sayılı kararlarında da yemin teklif etmenin iddianın sonucunu yemin edecek kişinin iradesine ve vicdanına bırakma, yani onun söyleyeceklerinin doğru olduğunu hâkimin kabul etmesine önceden rıza göstermek demek olduğu ve yemin altında söylenen sözlerin tüm olarak göz önünde bulundurulması gerektiği benimsenmiştir. Bu ilke son olarak yine Hukuk Genel Kurulunun 2017/3-1002 E., 2018/494 K. sayılı ilamı ile tekrar edilmiştir.
O hâlde somut olayda, davalının yemin beyanında söylediği sözlerin de bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekir.
Davalı yemininde, kendisine ait olan kredi kartını bir arkadaşına verdiğini, bu şahsın alışveriş yapmış olduğunu ve yaptığı alışverişlerin karşılığını da ödediğini, daha sonra kartı kendisine iade ettiğini, bu kart verdiği arkadaşı başka alışveriş yapmış ise bunun onun sorumluluğunda olduğunu, davacıyı tanımadığını, davacı ile de herhangi bir alışveriş yapmadığını beyan etmiştir. Görüleceği üzere davalı kendisinin davalı ile herhangi bir alışverişi bulunmadığı sadece dava dışı üçüncü bir şahsın daha önce davacıdan kendi kartını kullanmak suretiyle alışveriş yapmış olduğuna dair yemin etmiş olup, davalının bu beyanı içinde geçen daha önce kendisine ait kredi kartının kullanılmış olduğuna dair cümlenin bu beyandan ayrılarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Davalının yemin beyanı bir bütün olarak değerlendirildiğinde yapılmış olan bir alışverişe ait bedelin davalı tarafından ödenmediği yönündeki davacı iddiasının kanıtlanamadığının kabulü gerekmiştir.
Davalının yemininin bölünmesi, “bağlantısız birleşik ikrar” olarak kabul edilemez. İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar. Davalının, ikrar ettiği maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmesi karşısında, somut olayda, basit (adi) veya bileşik ikrarın söz konusu olamayacağı çok açıktır. Zira her ikisinin de temel koşulu, ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Vakıa kabul edilmekle birlikte, onun farklı bir hukuki vasıfta olduğunun ileri sürülmesi durumunda, vasıflı ikrardan söz edilmesi gerekir. Bu yöndeki bir iradenin, diğer tarafı ispat külfetinden kurtardığı söylenemez. Yine, öğretide vasıflı ikrarın bölünemeyeceği benimsenmiştir. O halde, somut olayda davalının savunması, vasıflı ikrar (gerekçeli inkâr) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Çünkü vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa (davalıya) değil, vakıayı ileri süren tarafa (davacıya) aittir. Uyuşmazlıkta ispat yükü davalı yana bir kısım mobilya vb. Sattığını ve bu ürünleri de davalıya teslim ettiğini ileri süren davacıdadır. Mahkemece, delillerin bu yönde değerlendirilmesi gerekirken, ispat yükü ters çevrilerek ve davalının yemin beyanı yanlış yorumlanarak davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz olunan hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, HUMK’nun 440/III-1 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 03.07.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
İşe İade Davalarında, Davacılardan Birinin Feragati Diğer Davacılara Sirayet Etmez.
T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2018/4064
KARAR NO : 2018/23096
KARAR TARİHİ : 12.12.2018
K A R A R
Davacı vekili, davacının davalıya bağlı alarak üst işveren bakım onarım işlerinde mekanik teknisyeni olarak çalıştığını, iş akdinin sendika üyesi olması nedeniyle haksız olarak feshedildiğini, işyerinde toplam 47 sendikalı işçi olması üzerine sendikanın bakanlıktan yetki belgesi istediğini, bu aşamada işverenin sendikal faaliyetten haberinin olduğunu, davacıya ve diğer işçilere sendikadan istifa etmeleri için sözlü ve psikolojik baskılar uygulamaya başladığını, bu baskılar sonucunda bir kısım işçilerin sendikadan istifa etmek zorundakaldığını, istifa etmeyen işçilerin ise iş akitlerinin feshedildiğini beyanla, davalı işveren tarafından yapılan feshin geçersizliğine, davacının işe iadesine ve sendikal tazminata karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesi ile; davacının diğer davalı bünyesinde çalışması nedeniyle belediyeye husumet yöneltilemeyeceğini, davacının diğer davalı firmanın işçisi olarak belirli süreli iş akdi ile çalışmış olması nedeniyle ise iade davası açamayacağını, davacının iş akdinin performans düşüklüğü nedeniyle feshedildiğinden sendikal tazminat talep edemeyeceğini beyanla davacının davasının reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesi ile; kendilerinin davalı … Belediyesi ile koordineli olarak çalıştığını ve almış olduğu ihaleler uyarınca işçi çalıştırdığını, davalı bünyesinde çalışan işçilerin arasında bir çok sendikalı işçi olduğunu, çalışanların sendikalı olup olmadıklarına göre değil, performanslarına göre değerlendirildiğini, davacının iş akdinin 31.12.2015 tarihinde kendisinden beklenenden daha düşük performans göstermesi nedeniyle feshedildiğini, sendikal tazminat talep edemeyeceğini beyanla davacının davasının reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk derece mahkemesince, davalılar arasında 4857 Sayılı Kanun uyarınca alt işveren-üst işveren ilişkisinin kurulmuş olduğunu, davacı işçinin 13.06.2015 tarihinde Enerji İş Sendikasına üye olduğunu, 24.06.2016 tarihinde üyelikten çekildiğinin sabit olduğunu, davacı işçinin üyesi olduğu, sendika tarafından dava dosyasına gönderilen cevabi yazıda, davalı şirkette sendikalı işçi sayısının toplam Mayıs 2015 – Mayıs 2016 döneminde 179 olduğu, Mayıs 2015 -Ocak 2016 döneminde istifa eden işçi sayısının 28 olduğu, Haziran 2015 – Eylül 2015 döneminde işten çıkarılan sendikalı işçi sayısının 12 olduğunun bildirildiğini, iş sözleşmesi feshedilen işçilerin sendikalı olması, olayların kronolojik gelişimi, tanıkların açık anlatımları ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde feshin sendikal nedenlere dayandığı anlaşılmakla feshin geçersizliğine ve davacının alt işveren davalı …deki işine iadesine, davalılar arasında asıl işveren – alt işveren ilişkisi bulunması davalıların mali sonuçlardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarına karar verilmiştir.
İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davalılar istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Davalı … istinaf dilekçesinde; Eksik inceleme ile hüküm kurulduğunu, sendikal tazminata hükmedilmesinin hatalı olduğunu, sendikal tazminatın şartlarının oluşmadığını, alt işveren asıl işveren ilişkisinden söz edilmesi için işin süreklilik arzetmesi ve anahtar teslimi verilmemiş olması gerektiğini, davacının belirli süreli iş akdi ile çalıştığını, işe iade davası açmasının mümkün olmadığını, belirtmiş,
Davalı …istinaf dilekçesinde; Davalı şirkette yüzlerce işçi çalıştığını, bunların arasında birçok işçinin sendika üyesi olduğunu, çalışanların sadece yaptıkları iş ve performansları ile değerlendirildiğini, davacının sendika üyesi olduğundan değil performansındaki düşüklük nedeni ile çıkarıldığını, belirterek ilk derece mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.
Davacı istinaf aşamasında verdiği 19.01.2018 tarihli dilekçesi ile ” 696 Sayılı KHK. dan yararlanabilmek için davalı aleyhine açtığı davadan feragat ettiğini, ” bildirmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesince, davacı vekilinin davadan feragat ettiğine dair dilekçe verdiği gerekçesi ile ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına ve davanın davalı ayırımı yapılmaksızın feragat nedeniyle reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davacı tarafından süresinde temyiz başvurusunda bulunulmuştur.
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, ilk derece mahkemesi hakiminin objektif, mantıksal ve hayatın olağan akışına uygun, dosyadaki verilerle çelişmeyen tespitlerine ve uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere göre, İlk Derece Mahkemesi’nin feshin geçersizliğine, davacının işe iadesine ve sendikal tazminata hükmedilmesi yerindedir,
Davada birden fazla davalı olup, davalılar zorunlu dava arkadaşı değillerdir. Hakkındaki davadan feragat edilen İBB. lığı asıl işveren olup, bu davalı hakkındaki feragatin diğer davalıya sirayeti de söz konusu olamaz. Bu nedenlerle davacı istinaf aşamasında davalı yönünden davasından feragat ederek, diğer davalı şirket yönünden davanın sonuçlandırılması talebi nedeniyle, davanın sadece davalı Büyü şehir Belediye Başkanlığı yönünden feragat nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken davanın her iki davalı yönünden de reddine karar verilmesi hatalı olduğundan, ilk derece mahkemesi ile bölge adliye mahkemesi’nin kararlarının bozularak ortadan kaldırılmasına ve Dairemizce 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 20/3. maddesi uyarınca aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
1-) İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararlarının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,
2-) Davacının davalı hakkında açtığı davanın vaki feragat nedeni ile REDDİNE,
3-) 696 Sayılı KHK. nın geçici 23/ç maddesi uyarınca davalı lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,
4-) Davacının davalı şirket aleyhine açtığı davanın KABULÜ ile feshin GEÇERSİZLİĞİNE, davacının davalı iş yerindeki işine iadesine,
5-) Davacının iş akdi sendikal nedenlerle feshedildiğinden 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu 25. maddesi uyarınca davacı işçinin başvurusuna ve işverenin işe başlatıp, başlatmamasına bağlı olmaksızın ödenmesi gereken sendikal tazminatın taktiren davacının 1 yıllık brüt ücreti tutarında belirlenmesine,
6-) Davacının kanuni süre içerisinde işe başvurması halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesinde kadar en çok dört aya kadar ücret ve diğer haklarının davalıdan tahsili gerektiğinin tespitine,
7-) Davacı vekille temsil edildiğinden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT. uyarınca belirlenen 2.180,00 TL. maktu vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
😎 Alınması gereken 35,90 TL. karar-ilam harcından, 29,20 TL. peşin harcın mahsubu ile 6,70 TL. bakiye karar-ilam harcının davalı şirketten tahsili ile hazineye irat kaydına,
9-) Davacının yaptığı harçlar dahil toplam 577,70 TL. yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
10- Taraflarca yatırılan gider avansının varsa kullanılmayan kısmının karar kesinleştiğinde ve isteği halinde ilgilisine iadesine,
11- Davalıların yatırdığı temyiz harçlarının istekleri halinde ilgilisine iadesine,
12- Dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
Kesin olarak, 12.12.2018 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
