BES Birikimlerinin Kısmen Haczi
T.C
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
ESAS NO : 2016/32050
KARAR NO : 2018/4713
K A R A R
Alacaklı tarafından,…Sözleşmesi konulu alacağa dayalı olarak başlatılan genel haciz yolu ile icra takibine karşı, borçlunun; bireysel emeklilik fonu katılım payı üzerine haciz şerhi konularak, hesapta bulunan miktarın müdürlük hesaplarına gönderilmesi kararının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle, anılan haczin kaldırılması ve alacaklıya ödenmesi halinde iadesi talepli olarak icra mahkemesine başvurduğu; mahkemece, icra dosyasında mevcut Takasbank … Takas ve … A.Ş.’nin 14/02/2014 ve 06/05/2014 tarihli yazı cevaplarına göre; 4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu’nun 17. maddesinin 2. fıkrasındaki yasal düzenleme gereği yapılan hesaplama sonucunda borçlu …’ın hesabındaki Bireysel emeklilik fonu katılım payları değerinin 67.896,09-TL olduğu, ancak bu tutarın 4632 sayılı Kanun gereği haczedilmesi mümkün olmayan tutar kapsamında kaldığı, dolayısıyla borçlunun haczedilmezlik sınırını aşan bir birikiminin bulunmadığı saptanmış olmakla; şikayetin kabulüne ve davacı borçlu …’ın … Emeklilik A.Ş. (10357564 hesap no) ve … Emeklilik ile … A.Ş. (1009136 ve 1645686 hesap no) nezdinde Bireysel emeklilik hesabı fon payları üzerinde tesis edilen haczin kaldırılmasına hükmedildiği görülmektedir.
4632 sayılı Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu’nun; 2/d) maddesinde “Katılımcı: Emeklilik sözleşmesine kendi ad ve hesabına taraf olan gerçek kişiyi, ……” 2/g) maddesinde Fon: Emeklilik yatırım fonunu,…” ifade eder.” denilmekle, aynı kanunun 17. maddesinde ise; “Fonun malvarlığı, şirketin bu Kanundan, 28.7.1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunundan, emeklilik sözleşmesinden, fon içtüzüğünden ve ilgili mevzuattan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesi ve sorumluluğunu karşılaması dışında hiçbir amaçla kullanılamaz (Değişik son cümle: 13/6/2012-6327/25 md.). Fonun malvarlığı rehnedilemez, portföye ilişkin olarak yapılan işlemler haricinde teminat gösterilemez, üçüncü şahıslar tarafından haczettirilemez ve iflas masasına dahil edilemez.
(Ek fıkra: 3/6/2007-5684/41 md.) Bireysel emeklilik hesabındaki fon paylarından, katılımcının sistemde bulunduğu ay sayısı ile asgarî ücret tutarının çarpımına karşılık gelen birikim tutarı ve bu Kanunun 6 ncı maddesi kapsamında bireysel emeklilik sisteminden emekli olanlara yapılan yıllık gelir sigortası ödemelerinin aylık ödemeye isabet eden miktarının, nafaka borçları hariç olmak üzere, asgarî ücret tutarına kadar olan kısmı haczedilemez, rehnedilemez, iflas masasına dahil edilemez. Bu fıkradaki hükümlerin uygulanmasında, rehin, haciz veya iflas tarihinde geçerli brüt asgarî ücret tutarı esas alınır” düzenlemelerine yer verilmiştir.
01.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren … Sistemi Yönetmeliği’nin 26.maddesinde; “Katılımcının sistemde bulunduğu ay sayısı ile haciz, rehin veya iflas tarihinde geçerli brüt asgari ücret tutarının çarpımına karşılık gelen birikim tutarının üzerindeki tutar, nafaka borcu alacaklılarının hakkı saklı kalmak kaydıyla haczedilebilir” hükmü yer almaktadır.
Somut olayda; mahkemece gerekçeye esas alınan ve Takas ve …A.Ş tarafından verilen 14.02.2014 tarihli yazı cevabından şikayetçinin sisteme giriş tarihi 18.02.2004 olup, haciz tarihinde anılan sistemde kaç ay kaldığı tespit edilememektedir. Kaldı ki, borçlunun haczi kabil sigorta birikim tutarının tespiti için uzman bilirkişi incelemesi de yaptırılmamıştır.
O halde, mahkemece, 4632 sayılı Kanun’un 17/2. maddesi gereği borçlunun, … Emeklilik A.Ş. ile… ve … A.Ş. nezdinde bulunan sigorta birikim tutarlarının kısmen haczi mümkün olduğu değerlendirmesiyle; öncelikle şikayetçi borçlunun sisteme giriş tarihi esas alınıp, yine anılan sistemde kaç ay kaldığı ve haciz tarihi itibariyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından belirlenen brüt asgari ücret tutarının tespit edilmek suretiyle, belirlenen veriler üzerinde yukarıda açıklanan mevzuat hükümleri tatbik edilmesiyle oluşacak bilirkişi incelemesi sonucuna göre, borçlunun alacağının haczedilebilir kısmının net olarak belirlenmesi ve bu duruma uygun hüküm oluşturulması gerekirken, sadece Takas ve …A.Ş tarafından gönderilen yazı cevaplar doğrultusunda, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10/05/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kasko Sigortasında Teminat Dışı Kalan Zararlar
T.C
YARGITAY
17. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2018/297
KARAR NO :2018/4514
KARAR TARİHİ :25/04/2018
K A R A bR
Davacı vekili; Sigorta Tahkim Komisyonuna verdiği dilekçede; 25/10/2015 tarihinde vekil edeni … yönetimindeki … plaka sayılı araç ile sürücüsünün belirlenemediği … plakalı sayılı aracın çarpışması sonucunda, davalı … şirket nezdinde kasko sigortası bulunan vekil edenine ait … plakalı aracın hasarlandığını, hasarın giderimi için davalı sigortaya yapılan başvurunun 23/11/2015 tarihli yazı ile olay sırasında sürücünün alkollü olması nedeniyle reddedildiğini, vekil edeninin kaza anında vücudunda 1.29 promil alkol bulunduğunu, ancak kaza tespit tutanağındaki belirlemelerden de anlaşılacağı üzere olayın alkolün etkisi ile gerçekleşmediğini, Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatları çerçevesinde davalı … şirketinin hasar tazminatını ödemesi gerektiğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 57.349,30-TL’nin sigorta şirketinden tahsiline karar verilemesini talep etmiştir.
… Sigorta A.Ş vekili cevabında; kaza sırasında sürücü davacının 1.29 promil alkollü olduğunun belirlendiğini zaten bu konuda uyuşmazlık bulunmadığını, bu durumda meydana gelen hasarın sigorta teminatı kapsamı dışında bulunduğunu ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Sigorta Tahkim Komisyonu Uyuşmazlık Hakem Heyetince; başvurunun reddine karar verilmiş, davacının Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyetine yaptığı itiraz üzerine itirazın vekalet ücretine ilişkin bölümünün kabulüne, diğer itirazların reddine karar verilmiş; İtiraz Hakem Heyeti Kararına karşı başvuran vekili tarafından süresi içerisinde istinaf yasa yoluna başvurulmuştur.
Davacı istinaf dilekçesinde, müvekkili sürücünün kaza esnasında 1.29 promil alkollü olmasının kazanın oluşumunda etkili olmaması nedeniyle sigorta şirketinin meydana gelen hasardan sorumlu olması gerektiği, Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarının da bu yönde olduğu, dolayısıyla itiraz hakem heyetince verilen kararın usul ve yasaya aykırı bulunduğunu belirtmiştir.
İstinaf incelemesinde somut olayda; tazmini istenen zararlandırıcı olayın meydana geldiği tarihin 23/11/2015 olduğu, sigorta teminatı kapsamında kalmayı belirleyecek olan yeni yasal düzenleme mevcut olup; davacının olay sırasında yasal limiti aşacak şekilde alkollü olması nedeniyle meydana gelen hasarın sigorta teminatı kapsamı dışında bulunduğunun açık olduğu ve bu nedenle hakem heyetince davanın reddine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığından; yerinde görülmeyen istinaf talebinin reddine dair karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Somut olayda davacı-sigortalı, kendi sigortasından araç hasarını talep etmekte olup,yasa ve poliçenin eki genel şartları yanlış uygulanmıştır. Kasko Sigortası Genel Şartlarının A/1. maddesine göre gerek hareket gerekse durma halinde iken sigortalının veya aracı kullananın iradesi dışında araca ani ve harici etkiler neticesinde sabit veya hareketle bir cismin çarpması veya aracın böyle bir cisme çarpması müsademesi devrilmesi düşmesi yuvarlanması gibi kazalar ile 3. kişilerin kötü niyet ve muziplikle yaptıkları hareketler aracın yanması çalınması veya çalınmaya teşebbüs sonucu oluşan maddi zararların bu tür sigortanın teminatı kapsamında olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan TTK.’nun 1409(1282 md.) maddesi uyarınca sigortacı geçerli bir sigorta ilişkisi kurulduktan sonra oluşan rizikolardan sorumlu olduğu gibi kural olarak rizikonun teminat dışında kaldığına ilişkin iddianın sigortacı tarafından kanıtlanması gerekmektedir. Olayın sigortalının ihbar ettiği şekilde değil de, sigortacının iddia ettiği şekilde gerçekleşmesi halinde ise, bu oluş şeklinin Kasko Sigortası Genel Şartlarının A.5
maddesinde sayılan teminat dışında kalan hallerden olması gerekmektedir. Ayrıca, Motorlu Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartları’nın A.5.5. maddesinde; Taşıtın, uyuşturucu maddeler veya Karayolları Trafik Kanunu uyarınca yasaklanan miktardan fazla içki almış kişiler tarafından kullanılması sırasında meydana gelen zararların sigorta teminatı dışında olduğu belirtilmiştir. Zararın teminat dışı kalabilmesi için kazanın meydana geliş şekli itibariyle sürücünün salt (münhasıran) alkolün etkisi altında kaza yapmış olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, sürücünün alkollü olması tek başına zararın teminat dışı kalmasını gerektirmez. Üstelik, böyle bir durumda zararın teminat dışı kaldığının ispat yükü sigortacıya düşmektedir.
Somut olayda, meydana gelen trafik kazasında sigortalı, 1.29 promil alkollü bulunmuştur. Kaza tespit tutanağında, tüm kusurun karşı araç sürücüsünde olduğu belirtilmiştir. Ekper raporunda da %100 kusurun karşı tarafta olduğu açıklanmıştır. Mahkemece de kusur araştırması yapılmadığına göre, olayda hiç bir kusuru olmayan sigortalının sırf alkollü olması nedeniyle rizikonun teminat dışı olarak kabul edilerek davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 6100 sayılı HMK 373/2. maddesi uyarınca dosyanın mahkemesine (hakem heyetine karar örneğinin) Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 25/04/2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Duruşma Tarihinin UYAP’tan Öğrenilmesi Yönünde Hüküm Tesis Edilmesi
T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2018/1393
KARAR NO : 2018/5823
KARAR TARİHİ : 24.5.2018
K A R A R
Davacılar; muris tarafından düzenlenmediğine dair şüpheleri sebebiyle vasiyetnamenin iptaline, bunun mümkün olmadığı takdirde davacıların saklı paylarının saklı tutularak vasiyetnamenin tenkisine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Mahkemece; davanın 09/12/2014 tarihinde yapılan duruşmasında dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verildiği, davanın o tarihten bu yana yenilenmediği, işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davaların, sürenin dolduğu gün itibariyle açılmamış sayılacağı ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kaydın kapatılacağı belirtildiği gerekçesiyle HMK’nın 150/5. maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına dair kararın davacı tarafından temyizi üzerine Dairemizin 08.11.2017 tarihli ve 2016/4705 E., 2017/15483 K. sayılı ilamı ile hükmün onanmasına karar verilmiş, onama ilamına karşı davacılar karar düzeltme isteminde bulunmuştur.1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 73. maddesi ve 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “hukuki dinlenilme” başlıklı 27. maddesi, T.C. Anayasası’nın hak arama hürriyetini düzenleyen 36. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkına dair 6. maddesi nazara alındığında davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. Yargılama ile ilgili bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını mahkemenin açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini içeren bu hakkın ve yargılamanın aleniliği ilkelerinin gerçekleşmesinin en önemli aracı duruşma yapılmasıdır. Duruşma günü celseye katılma imkânı olmayan taraf buna dair mazeretini bildirip, belgeleyerek, bildirim giderlerini de yatırarak duruşmanın ertelenmesini isteme olanağına sahiptir. O hâlde duruşma tayin edilerek, usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan yalnız biri duruşmaya katılırsa gelmeyen tarafın geçerli mazeret gönderip göndermediği, gerekli masrafın karşılanıp karşılanmadığı incelenerek; gelen tarafın bu mazeret dilekçesine karşı beyanına göre, dosyanın işlemden kaldırılmasına ya da kaldırılmamasına karar verilecektir. Anılan hususların uygulanabilmesi için, her şeyden önce tarafların usulüne uygun davet edilmiş olmaları gerekmektedir. Bu bağlamda tebligat, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan iddia ve savunma hakkının tam olarak kullanılmasının zorunlu unsurudur. Savunma hakkının temelini teşkil eden hukuki dinlenilme hakkı, adil yargılanma ilkesinin ayaklarından biridir. Bu hakkın ihlal edilmemesi için yapılan bildirimin tebligat hukukuna uygun olması gerekir. Muhatap usulüne uygun olarak yapılacak tebligat ile açılan davadan zamanında ve tam olarak haberdar olur. Bu sebeple tebligat, yapıldığı tarihte yürürlükteki tebligat mevzuatına aykırı yapılmışsa, sadece tebligat hukukuna aykırı davranış söz konusu olmaz, aynı zamanda hukuki dinlenilme hakkı da ihlal edilmiş olur.
6100 Sayılı HMK’nın uygulama alanını, adli yargı ilk derece hukuk mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerinde tutulacak kayıtlar ile yazı işleri hizmetlerinin yürütülmesi ve bu işlemlerde UYAP’ın kullanılmasına dair usul ve esasları düzenlemek amacıyla çıkartılan Bölge Adliye Ve Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Cumhuriyet Başsavcılıkları İdarî Ve Yazı İşleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmeliğin 212. maddesi gereğince tebligat işlemlerinin 7201 Sayılı Tebligat Kanunu ile Tebligat Kanunu uyarınca çıkarılan yönetmeliklere göre fiziki ya da elektronik ortamda yapılacağı düzenlenmiştir. 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun “tebligatın yapılması” başlıklı 1. maddesinde tüm tebligatların bu Kanun hükümlerine göre Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü veya memur vasıtasıyla yapılacağı; “tebligatın memur vasıtasıyla yapılması” başlıklı 2. maddesinde ise özel hüküm bulunması halinde tebligatın kendi memurları veya mahalli mülkiye amirinin emriyle zabıta vasıtasıyla yaptırılacağı kabul edilmiştir.11.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren “Elektronik tebligat” başlıklı 7/a maddesi ise;“Tebligata elverişli bir elektronik adres vererek bu adrese tebligat yapılmasını isteyen kişiye, elektronik yolla tebligat yapılabilir.Anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlere elektronik yolla tebligat yapılması zorunludur.Birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre elektronik yolla tebligatın zorunlu bir sebeple yapılamaması hâlinde bu Kanunda belirtilen diğer usullerle tebligat yapılır.Elektronik yolla tebligat, muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılır.” hükmünü içermektedir.Bu düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere elektronik tebligat usulünün düzenlendiği Tebligat Kanunu’nun 7/a maddesindeki düzenleme ve Elektronik Tebligat Yönetmeliği hükümleri de dahil olmak üzere, Tebligat Kanunu ve çıkarılan Tebligat Yönetmeliği hükümleri incelendiğinde; duruşma gününün UYAP’tan öğrenilmesi usulünün uygulanabileceğine yönelik bir düzenlemeye yer verilmemiştir. (Yargıtay HGK, 17.01.2018 tarihli ve 2017/14-1760 Esas, 2018/43 Karar) Bu aşamada davanın açılmamış sayılmasına dair yasal düzenlenmelerin incelenmesi gerekir. 6100 Sayılı HMK’nın konu ile ilgili 150.maddesinde;
“(1) Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir.
(2) Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflardan biri duruşmaya gelir, diğeri gelmezse, gelen tarafın talebi üzerine, yargılamaya gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilir veya dosya işlemden kaldırılır. Geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf, yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez.
(3) Duruşma gününün belli edilmesi için tarafların başvurması gereken hâllerde gün tespit ettirilmemişse, son işlem tarihinden başlayarak bir ay geçmekle dosya işlemden kaldırılır.
(4) Dosyası işlemden kaldırılmış olan dava, işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde taraflardan birinin dilekçeyle başvurusu üzerine yenilenebilir. Yenileme dilekçesi, duruşma gün, saat ve yeri ile birlikte taraflara tebliğ edilir. Dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir ay geçtikten sonra yenileme talebinde bulunulursa, yeniden harç alınır, bu harç yenileyen tarafça ödenir ve karşı tarafa yüklenemez. Bu şekilde harç verilerek yenilenen dava, eski davanın devamı sayılır.
(5) İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır.
(6) İşlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi hâlde dava açılmamış sayılır.
(7) Hangi sebeple olursa olsun açılmamış sayılan davadaki talep dahi vaki olmamış sayılır.” şeklinde düzenlenme yer almaktadır.
Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya bakıldığında, davacılar vekilinin 02.10.2014 tarihli celse için aynı tarihli dilekçeyle mazeretli sayılmasını, yeni duruşma gününü Uyap’tan öğrenmesine karar verilmesini talep ettiği, mahkemece mazeretin kabul edilerek, duruşmanın 09.12.2014 tarihine bırakılmasına karar verildiği, duruşma gününün UYAP’tan öğrenilmesine karar verilmediği gibi, davacılar vekiline duruşma gününü bildirir tebligat da yapılmadığı halde, 09.12.2014 tarihli celsede davacılar vekilinin duruşma gün ve saatinden haberdar olduğu halde hazır olmadığı belirtilerek davanın işlemden kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.
Yukarıda da belirtildiği üzere duruşma gününün UYAP’tan öğrenilmesi usulünün uygulanabileceğine yönelik bir düzenleme bulunmadığı, kaldı ki mahkemece bu yönde bir ara karar da kurulmadığı, davacı vekiline usulüne uygun davetiye ile duruşma gün ve saatini bildirir tebligat da yapılmadığından, davacılar vekiline yeniden duruşma günü bildirilerek yargılamaya devam edilmesi usulüne uygun tebliğe rağmen gelmez ise davanın işlemden kaldırılması gerekirken 09.12.2014 tarihli celseye tarafların katılmaması nedenleriyle takipsiz bırakılan davanın üç ay içinde yenilenmediği gerekçesiyle HMK’nın 150. maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru değildir.Yapılan bu açıklamalar karşısında, davanın açılmamış sayılmasına dair verilen mahkeme kararının açıklanan bu gerekçeler ile bozulması gerekirken, zuhulen onanmasına karar verildiği bu kez yapılan inceleme ile anlaşılmakla, davacı tarafın karar düzeltme talebinin kabulüne karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı tarafın karar düzeltme isteminin kabulüyle dairemizce verilen 08.11.2017 tarihli ve 2016/4705 E., 2017/15483 K. sayılı onama ilamının kaldırılarak, hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz ve karar düzeltme harçlarının istenmesi halinde davacı tarafa iadesine, 24.05.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Nafaka Borcunun Ödenmesi
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/26225
KARAR NO :2018/11584
KARAR TARİHİ :22.10.2018
K A R A R
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı kadın tarafından temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 22.10.2018 günü temyiz eden davalı … vekili Av. … ve karşı taraf davacı … vekili Av. … geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Davacı, dava dilekçesinde; davalıdan 06.12.2010 tarihinde kesinleşen ilamla boşandığını, davalı ve velayetleri davalı anneye bırakılan ortak çocuklar yararına hükmolunan nafakalara mahsuben ortak çocukların özel okul masrafları ile davalının bazı masraflarını karşıladığını, davalıya ödenmesi gereken nafaka borcundan fazlasını ödemesine karşın davalı tarafından … … 21. İcra Müdürlüğü’nün 2015/4187 esas sayılı dosyası ile nafakaların eksik ödendiği gerekçesiyle hakkında icra takibi başlatıldığını belirterek, 101.181,50 TL nafaka borcundan dolayı borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili cevabında; davacının isteğiyle müşterek çocukların özel okula gönderildiğini, taraflarca bu konuda anlaşma olmaması sebebiyle özel okul masraflarının nafaka borcundan mahsup edilemeyeceğini, iddia edilen diğer ödemelerinde kararlaştırılmadığı için nafaka borcundan düşülemeyeceğini belirterek, davanın tamamen reddini savunmuştur.
Mahkemece; davacının ortak çocukların eğitimi için toplam 107.742,96 TL ödeme yaptığı, bu ödemelerin nafaka borcundan mahsup edilmesinin kabul edilebilir olduğu, davacı tarafından davalı adına yapılan kredi kartı borcu ve perde ödemesinin nafaka borcuna mahsuben olduğu belirtilmediğinden nafaka borcundan mahsup edilemeyeceği gerekçesiyle, davacı tarafından eğitim gideri olarak yapılan 107.742,96 TL ödemenin nafaka borcunu karşıladığı kabul edilerek davacının nafaka borcunun bulunmadığının tespiti ile davacı lehine kötü niyet tazminatına karar verilmiştir.
Yapılan yargılama ve toplanan delillerden; tarafların 01.10.2010 tarihinde açılan ve 06.12.2010 tarihinde kesinleşen … 4. Aile Mahkemesi’nin 2010/881 esas-2010/916 karar sayılı ilamı ile boşandıkları, davalı kadın için 3.000,00 TL tedbir ve yoksulluk nafakasına, velayeti davalı anneye bırakılan ortak çocuklar 17.10.2005 doğumlu Emirhan Tunay ile 17.09.2008 doğumlu … Su yararına 3.000,00’er TL tedbir ve iştirak nafakasına hükmedildiğini, menfi tespit davasının konusunu oluşturan … … 21. İcra Müdürlüğü’nün 2015/4187 esas sayılı dosyasında, davalı alacaklı kadının 31.12.2010 tarihinden itibaren eksik ödenen nafaka bedelleri ile faizi olmak üzere toplam 101.181,50 TL nin davacıdan tahsili amacıyla icra takibi başlattığı, mahkemece hükme esas alınan
30.11.2015 tarihli bilirkişi raporunda; davacının 01.11.2010-01.03.2015 taraihleri arasında ödemesi gereken nafakanın toplam 477.000,00 TL, nakit olarak yaptığı ödemelerin ise 380.550,00 TL olduğu ayrıca ortak çocukların 107.742,96 TL tutarında okul ve eğitim masraflarının da davacı tarafından ödendiği rapor edilmiştir.
Ahlaki bir ödevin yerine getirilmiş olmasından kaynaklanan zenginleşmeler geri istenemez (TBK m.78/2). Babanın çocuklarının eğitimi ile ilgilenmesi, giderlerini karşılaması ahlaki bir görevin ifası mahiyetindedir. Boşanma ilamında hüküm altına alınan iştirak nafakalarının alacaklısı velayet hakkı kendisine verilen eş olup, nafaka alacağı sadece eğitim giderlerinden ibaret değildir. Velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur. Bu eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır (TMK m. 182/2). Buna göre, ilke olarak, nafaka borçlusu tarafından ortak çocukların, okul ve eğitim giderlerine ilişkin olarak yapılan ödemelerin, nafaka alacaklısına nafakaya mahsuben ödediğine dair açıklama bulunmadan nafakaya mahsuben yapıldığı kabul edilemez.
Somut olayda, ortak çocukların özel okul ve eğitim masraflarının nafaka borcuna mahsuben çocukların eğitim gördüğü okul idaresine davacı baba tarafından ödendiği ispat edilemediği gibi esasen davacının böyle bir iddiası da bulunmamaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında ortak çocukların okul aidatları ve eğitimlerine ilişkin ödemelerinin nafakaya mahsuben yapılmadığının kabulü ile nafaka borcundan mahsup edilmemesi gerekirken aksi yönde değerlendirme yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, duruşma için takdir olunan 1630 TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp, davalıya verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi. 22.10.2018
Güncelliğini Yitirmiş Haberin Manevi Tazminat Sebebi Teşkil Etmesi
T.C.
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2016/13753
KARAR NO : 2018/6374
KARAR TARİHİ : 22.10.2018
K A R A R
Dava, internet yoluyla kişilik haklarına saldırı sebebiyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece davanın davalı …Ş yönünden kabulüne, diğer davalı yönünden pasif husumet yokluğundan reddine karar verilmiş; hüküm, davalı şirket vekilince temyiz edilmiştir.
Davacı vekili; davalı şirkete ait Habertürk Gazetesi’nin internet sitesinde 20/01/2016 tarihinde müvekkili hakkında “Adliyede Aşk Üçgeni Böyle Bitti” başlıklı bir haber yayınlandığını, habere konu olayın 2008 yılında yaşandığını, davalı şirketin internet gazetesi tarafından 5 yıl önce de haber yapıldığını ve arşiv kayıtlarında bulunduğunu, sırf müvekkilini küçük düşürüp yıpratmak, yine müvekkili üzerinden yargıyı yıpratmak amacı güdülerek yeni bir habermiş gibi yayınlanmasının hukuka aykırı olduğunu, haberin güncel olmadığını, yayınlanmasında kamu yararı bulunmadığını belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalılar vekili; davacının adı soyadı belirtilmeden, fotoğrafı yayınlamadan verilen haberde matufiyet unsurunun bulunmadığını, haberin gerçek olup önemli güncel gelişmeler yaşanması sebebiyle kamu yararı gözetilerek yayınlandığını, davacının haberde geçen olay sebebiyle yer değiştirme cezasıyla cezalandırılmasına karşın, haberde verilen olaya karışan zabıt kâtibinin devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırıldığını, zabıt kâtibinin işlemin iptali için açmış olduğu davada Danıştay 16. Dairesinin 21/04/2015 tarihinde işlemin hukuka uygun olduğu yönünde karar verdiğini, olayın yeniden gündeme gelerek haber yapılmasının sebebinin Danıştay tarafından verilen bu karar olduğunu, davacıyı doğrudan ilgilendiren olayda yaşanan yeni gelişmelerin haberi güncel hale getirdiğini, davacının habere kendi kusuru ile sebebiyet verdiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece; davacı hakkında davalı şirkete ait internet sitesinde verilen haberin, 2011 yılında yayınlanan haberle aynı olduğu, haberde matufiyet unsurunun bulunduğu, olayın gerçek olduğunun Ağır Ceza Mahkemesi ve Danıştay kararlarıyla anlaşılmasına rağmen, güncelliğini kaybetmiş olayın yeni bir habermiş gibi tekrar yayınlandığı ve haber neticesinde davacının kişilik haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle, davanın davalı şirket yönünden kısmen kabulüne, diğer davalı yönünden ise pasif husumet yokluğundan reddine karar verilmiştir.
Dosyadaki bilgi ve belgeler ile davaya konu 20/01/2016 tarihli haber incelendiğinde, davacı hakkında davalı şirketin internet gazetesinde ilk olarak 26/11/2011 tarihinde verilen haberden farklı olarak, suça karışan zabıt katibinin görevine son verilirken, savcı ile hakimin görevlerine devam ettiği bilgisine yer verildiği görülmektedir.
Dosyada bulunan Danıştay 16. Dairesinin 21/04/2015 gün ve 2015/9697 esas, 2015/1941 karar sayılı ilamıyla, davacı zabıt kâtibi tarafından devlet memurluğundan çıkarma cezasıyla cezalandırılmasına dair Adalet Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulunca verilen 07/04/2010 tarihli kararın iptali istemiyle açılan davada, davaya konu işlemde hukuka ve mevzuata aykırılık bulunmadığına karar verildiği anlaşılmaktadır. Davalı yayın kuruluşu, suça karışan zabıt kâtibi hakkında Danıştayın vermiş olduğu karar sebebiyle yeniden gündeme gelen davaya konu haberi yaptığını ve davacıyı doğrudan ilgilendiren olayda yaşanan yeni gelişmelerin haberi güncel hâle getirdiğini savunmuştur.
Şu hâlde; mahkemenin, güncelliğini kaybetmiş olayın yeni bir habermiş gibi tekrar yayınlandığı yönündeki gerekçesinin dosya kapsamına uygun düşmediği, aksine görünür gerçeklik olgusunun gerçekleştiği ve haberin güncel olduğu anlaşılmaktadır.
Yukarıda açıklanan sebeplerle mahkemece, davanın tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle davalı şirketin tazminatla sorumlu tutulmuş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden, kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen kararın yukarda açıklanan sebeplerle davalı şirket yararına BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istenmesi halinde iadesine, 22.10.2018 gününde oy birliğiyle karar verildi.
İşçinin Müşteriyle Sözlü Tartışmaya Girmesi Halinde Geçerli Nedenle Fesih Hakkı
T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2018/61
KARAR NO : 2018/17736
KARAR TARİHİ : 8.10.2018
K A R A R
Davacı vekili, davalı işyerinde 29.06.2015-15.03.2016 tarihleri arasında misafir ilişkileri sorumlusu olarak çalıştığını, davacının 13.03.2016 tarihinde ayakta bekleyen müştereleri bekleme salonuna yönlendirdiğini, ardından VİP salonu olarak tanımlanan önemli müşterilerin ağırlandığı salonun merdivenlerinde erkek şahsın oturduğunu farkettiğini, merdivende oturan yabancı uyruklu misafire burada oturamayacağını söylemesi üzerine yabancı uyruklu müşterinin kendisine hakaret ettiğini, daha sonra tekrar yabancı uyruklu kişinin içeriye girmek istediğini ve davacının engel olduğunu, bu sebeple müşterinin davacıyı işletmeye şikayet ettiğini, aynı gün davacının iş akdinin feshedildiğini iddia ederek feshin geçersizliğinin tespiti ile davacının işe iadesine, iş verenin işçiyi işe başlatmaması halinde 8 aylık brüt ücreti tutarında tazminatın, boşta geçen sürelere dair 4 aylık ücretin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının müşterileri en iyi şekilde karşılaması memnuniyet ve takdirlerini kazanmak yerine, müşterilerle bir çekişme içine girdiğini, küfürleşmelerin yaşandığı, itişme , tehdit gibi uygunsuz davranışlarla restoranda bu olaydan dolayı gerginliğe sebep olduğu gibi sadece ilgili müşteriyi değil işyerinde bulunan diğer misafirleride rahatsız ettiğini, davacının olumsuz davranışları nedeni ile haklı neden kapsamında iş akdinin feshedildiğini savunarak davanın reddini istemiştir.
İlk derece mahkemesince, dosyaya sunulan kamera kayıtları üzerinden bilirkişi incelemesi yaptırıldığı, bilirkişinin videolarda ses kayıt özelliğinin bulunmadığını belirterek raporunu dosyaya sunduğu, tüm deliller değerlendirildiğinde olayın lokantanın girişindeki alanda bulunan VİP merdivenlerine bir müşterinin oturması ve davacının da işyeri yöneticilerinin bu merdivenlere müşterilerin oturmasının engellenmesi yönündeki talimatı yerine getirmek amacıyla müşteriyi merdivenlerden kaldırmak istemesi ve müşterinin davacıya küfretmesi ile başladığı, lokanta girişinde sıra bekleyen müşteriyi ağırlayacak genişlikte yer bulunmamasından kaynaklandığı davacının hem dış kapıda güvenlik görevlisi hemde çalışan sayısının az olması ve vardiyali … sebebiyle karşılama görevlisi olarak çalıştırıldığı , davacının bu olaydan sonra savunması alınarak iş akdi feshedildiği, müşteri ile tartışmanın davacının işyeri kuralları işverenin talimatlarını uygulamak istemesi sebebiyle müşterinin küfretmesi sonucu başladığı, işyerinin fiziki durumunun da olayda etken olduğu, davacının daha önce hiç savunmasının alınmasını gerektirecek bir davranışınında bulunmaması gözönüne alındığında davacının … yerinin değiştirilmesi yoluna başvurulmadan , feshin son çare olması kuralı göz ardı edilerek iş akdinin feshinin haksız nedene dayandığına gerekçesiyle davanın kabulüne ve feshin geçersizliğine karar verilmiştir.
İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davalı tarafından istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Davalı vekili istinaf başvurusunda; feshin haklı nedene dayandığını savunmuştur.
Bölge adliye mahkemesince, feshe dayanak yapılan olayların müşterinin nezih restaurant iş yeri ile ilgili adabı muaşeret kurallarına aykırı davranması(merdivenlerde oturarak sıra beklemesi) ve davacının da görev unvanı dahilinde kendisini uyarması ile başladığı, davacının uyarısının görev kapsamı içerisinde kaldığı, bu uyarının nezaket kuralarına aykırılığı yönünde görgü tanığının bulunmadığı, tutulan olay tutanağının dahi görgüye değil duyuma dayalı olarak düzenlenmiş olduğu, bilirkişiye inceletilen görüntü kayıtlarının sessiz olması yanında davacının söz konusu müşteri ve onunla birlikte olanlara karşı herhangi bir darp eylemine dair fotoğraf karesininde bulunmadığı, yine kurumsal iletişim yöneticisi olan davalı tanığı …tarafından duyuma dayalı olsa dahi ilk küfürü müşterinin etmiş olduğunun beyan edildiği, tüm bunlara göre olayların başlamasına sebebiyet verenin bahsedilen müşteri olduğu, tüm bunlara göre direk davacının iş akdinin feshinin adil ve ölçülü olmadığı, uyarı, ihtar, kınama, görev veya bölüm değişikliği, maaş kesintisi gibi daha hafif yaptırımlar yönüyle de herhangi bir ölçülülük değerlendirmesine gidilmediği, yine feshin kaçınılmaz hale geldiği ve de feshin son çare olması gerektiği ilkelerine de uyulmadığının gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davalı vekili tarafından süresinde, istinaf sebepleri doğrultusunda temyiz başvurusunda bulunulmuştur.
GEREKÇE
4857 Sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesi işverene, işçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan sebeplerle iş sözleşmesini feshetme yetkisi vermiştir. İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesihte takip edilen amaç, işçinin daha önce işlediği iş sözleşmesine aykırı davranışları cezalandırmak veya yaptırıma bağlamak değil; onun sözleşmesel yükümlülükleri ihlale devam etmesi, tekrarlaması rizikosundan kaçınmaktır. İşçinin davranışları sebebiyle iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, işçinin iş sözleşmesine aykırı, sözleşmeyi ihlal eden bir davranışının varlığı gerekir. İşçinin kusurlu davranışı ile sözleşmeye aykırı davranmış ve bunun sonucunda iş ilişkisi olumsuz bir şekilde etkilenmişse işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih söz konusu olur. Buna karşılık, işçinin kusur ve ihmaline dayanmayan sözleşmeye aykırı davranışlarından dolayı işçiye bir sorumluluk yüklenemeyeceğinden işçinin davranışlarından kaynaklanan geçerli fesih nedeninden de bahsedilemez.
İşçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenler, aynı Kanun’un 25. maddesinde belirtilen nedenler yanında, bu nitelikte olmamakla birlikte, iş yerlerinde işin görülmesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen nedenlerdir. İşçinin davranışlarından veya yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerde, iş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumlarda, feshin geçerli nedenlere dayandığını kabul etmek gerekecektir.
İşçinin davranışlarına dayanan fesih, her şeyden önce, iş sözleşmesinin işçi tarafından ihlal edilmesini şart koşmaktadır. Bu itibarla, önce işçiye somut olarak hangi sözleşmesel yükümlülüğün yüklendiği belirlendiği, daha sonra işçinin, hangi davranışı ile somut sözleşme yükümlülüğünü ihlal ettiğinin eksiksiz olarak tespit edilmesi gerekir. Şüphesiz, işçinin iş sözleşmesinin ihlali işverene derhal feshetme hakkını verecek ağırlıkta olmadığı da bu bağlamda incelenmelidir. Daha sonra ise, işçinin isteseydi yükümlülüğünü somut olarak ihlal etmekten kaçınabilip kaçınamayacağının belirlenmesi gerekir. İşçinin somut olarak tespit edilmiş sözleşme ihlali sebebiyle işverenin işletmesel menfaatlerinin zarar görmüş olması şarttır.
İşçinin yükümlülüklerinin kapsamı bireysel ve toplu iş sözleşmesi ile yasal düzenlemelerde belirlenmiştir. İşçinin kusurlu olarak (kasden veya ihmalle) sebebiyet verdiği sözleşme ihlalleri, sözleşmenin feshi açısından önem kazanır. Geçerli fesih sebebinden bahsedilebilmesi için, işçinin sözleşmesel yükümlülüklerini mutlaka kasıtlı ihlal etmesi şart değildir. Göstermesi gereken özen yükümlülüğünün ihlal edilerek ihmali davranış ile ihlali yeterlidir.
İşçinin, işverenin başka bir işçisine sataşması 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 25/II, d hükmü uyarınca haklı fesih nedeni sayılmıştır. Sataşma niteliğinde olmadığı sürece, diğer işçilerle devamlı ve gereksiz tartışmaya girişmek, iş arkadaşları ile ciddi geçimsizlik göstermek geçerli fesih nedenidir. Buna karşılık bir darp veya hakaret söz konusu olmaksızın işçinin, Kanun’un gerekçesinde de belirtildiği gibi “amirleri veya iş arkadaşları ile ciddi geçimsizlik göstermesi, sıkça ve gereksiz yere tartışmaya girişmesi” gibi davranışlarda bulunması, iş yerinde olumsuzluklara yol açması halinde, geçerli bir fesih nedenidir. Gerçekten işçinin işverenle, işveren vekilleriyle veya diğer işçilerle geçimsizliği iş yerinin normal işleyişine zarar veriyorsa işveren süreli fesih hakkını kullanabilir. İş Kanunu’nun 25’inci maddesi kapsamında değerlendirilecek ağır sözleri, işçi, işverenin veya vekilinin tahrikleri sonucu söylemesi, geçerli fesih nedeni sayılmalıdır. İş Kanunu’nun 25’inci maddesi kapsamında değerlendirilecek ağır sözleri, işçi, işverenin veya vekilinin tahrikleri sonucu söylemesi, yada tahrik kapsamında savunma sınırlarını aşarak darp veya hakarette bulunması geçerli fesih nedeni sayılmalıdır.
Somut uyuşmazlıkta, davacı davalı iş yerinde karşılama görevlisi olarak çalışırken VİP salonun girişindeki merdivenlerde oturarak sıra bekleyen yabancı bir müşteriyi bulunduğu yerin uygun olmadığı ve restaurantın dışına çıkması için uyarması sonrasında müşterinin buna itiraz ederek kendisine küfür etmesiyle tartışmanın başladığı , tartışma sonrasında müşterinin restoranı terk ettiği, kısa bir süre sonra yanında bir kadınla yeniden restorana geldiği davacının müşterinin kendisine küfür ettiğini ve kendisiyle tartıştığını gerekçe göstererek işverene bilgi vermeden kişisel insiyatif kullanarak erkek müşteriyi içeri almak istemediğini bildirdiği, bunun üzerine yeniden tartışma yaşandığı, davacı işçinin bu müşteriler tarafından işverene şikayet edildiği, işverenin de davacının iş akdini müşteriye karşı uygunsuz söz ve eylemleri sebebiyle feshettiği, prestijli ve tanınan bir restoran olan davalı iş yerinde müşteriyle yapılan tartışmanın sosyal medyaya da yansıdığı, davacı işçinin kavgaya dönüşmeden çözebileceği basit bir anlaşmazlığı kısmen de kişiselleştirmek suretiyle büyümesine neden olduğu, davacının savunmasında da kabul ettiği üzere kadın misafirin ayrılırken kendisine küfür ettiğini, kendisinin de sinirine hakim olamayıp aynı şekilde karşılık verdiğini söylediği de gözetildiğinde davacının iş sözleşmesinin feshi müşterinin küfür etmesi nedeni ile haklı neden ağırlığında değilse de (bu tartışma eylemi iş yerinde olumsuzluklara yol açtığından) geçerli nedene dayanmaktadır. Davanın reddi gerekirken kabulüne karar verilmesi hatalıdır.
4857 Sayılı İş Yasasının 20/3 ve 6100 Sayılı HMK.’un 373. Maddeleri uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.
SONUÇ : Yukarda açıklanan gerekçe ile ;
1. Bölge Adliye Mahkemesi esastan ret kararının KALDIRILMASINA,
2. Mahkemenin kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,
3. Davanın REDDİNE,
4. Karar tarihi itibariyle alınması gerekli olan 35,90 TL karar ve ilam harcından peşin alınan 29,20 TL harcın mahsubu ile kalan 6.70 TL davacıdan tahsili ile Hazineye irad kaydına,
5. Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 150,00 TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,
6. Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre belirlenen 2.180,00 TL ücreti vekâletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
7. Taraflarca yatırılan gider avansının varsa kullanılmayan kısmının karar kesinleştiğinde ve istemi halinde ilgilisine iadesine,
8. Yatırdığı temyiz harcının istemi halinde davalıya iadesine, dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 08.10.2018 tarihinde kesin olarak, oy birliği ile karar verildi.
Haczin Kaldırılması Talebi
YARGITAY 8. Hukuk Dairesi
2015/13050 E.
2015/19182 K.
K A R A R
Alacaklı vekili İcra Mahkemesi’ne başvurusunda; borçlu Belediye Başkanlığı aleyhine yapılan takibin kesinleşmesi üzerine borçluya ait üç yüze yakın taşınmaz üzerine icrai haciz şerhleri işlendiğini, .. İlçesi 2540 ada 4 parsel sayılı taşınmazın mülkiyetinin 19/11/2012 tarihli satış sonrasında Yasin kızı M.. S..’ye geçtiğini, bu taşınmaz üzerindeki haczin fekki talepleri üzerine İcra Müdürlüğü’nce haricen tahsil harcının dosyaya yatırılması halinde işlem yapılmasına karar verildiğini belirterek 16/03/2014 tarihli Müdürlük kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece; birden fazla taşınmaz üzerindeki haczin kaldırılması talebinin haricen tahsile karine teşkil ettiğine dair müdürlük kararında bir isabetsizlik olmadığı gerekçesiyle şikayetin reddine karar verilmiş, hüküm alacaklı vekilince temyiz edilmiştir.
492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 28/b maddesine göre, tahsil harcı, alacağın ödenmesi sırasında yatırılan paradan tahsil edilir.
Somut olayda, taşınmazlar üzerindeki haczin tümden kaldırılması istenmemiştir. Bu durumda alacaklının İstanbul İli .. İlçesi 2540 ada 4 parsel sayılı taşınmaza ilişkin haczin kaldırılması talebinin alacağın haricen tahsil edildiği anlamına gelmediği anılan nedenle de alacaklıdan tahsil harcı istenemeyeceğinin kabulü gerekir .
Bu durumda Mahkemece, şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde istemin reddine karar verilmesi doğru değildir.
SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366. ve 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesinin yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4.(HMK’nun m.297/ç) ve İİK’nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 25,20 TL peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 26.10.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Arsa Sahibinin Ayıplı İnşaatı Teslim Alma Zorunluluğu Bulunmadığı
T.C
YARGITAY
23.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO :2016/1917
KARAR NO :2019/513
KARAR TARİHİ :18.02.2019
K A R A R
Davacılar vekili, müvekkillerinin murisi… ile davalı yüklenici arasında 19.03.2010 tarihinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığını, davalı tarafın daireleri sözleşmenin 17. maddesine uygun şekilde teslim etmediğini, davalı aleyhine sözleşmeye
istinaden kira tazminatı ile gecikme zammı alacağına yönelik başlatılan takibe haksız olarak itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptali ile …-inkar tazminatının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekillinin inşaatı tamamladığı ve teslime davet ettiği halde davacıların davete icabet etmediğini, diğer maliklerin eksik ve ayıba ilişkin itirazlarının bulunmadığını, binada oturulmaya başladığını ve hatta bazı dairelerde kiracıların dahi bulunduğunu
savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; arsa sahiplerinin arsayı inşaat yapılmaya uygun olarak 18.08.2010 tarihinde teslim ettiklerinin kabulü gerektiğini, ve inşaat bitim süresinin bu nedenle 18.09.2011 olduğunu arsa sahibinin eksiklikler
sebebiyle teslim almadan imtina ettiği teslimden imtina etmenin haklı sebebi olmadığını bu nedenle Aralık 2011 dönemine kadar işleyen kira bedellerini isteyebileceği, takibe konu edilen Ocak 2012 ve sonrası için talepte bulunamayacakları gerekçesiyle davanın
reddine karar verilmiştir.
Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin Ntakdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2-Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca kararlaştırılan tarihte yüklenici imara, projeye ve sözleşmeye uygun bir edayı gerçekleştirmesi gerekmektedir. Eksik ve ayıplı imalat bulunan bir inşaatı arsa sahibi teslim almaya zorlanamaz.
Somut olayda arsa sahibi 23.01.2012 tarihli cevabi ihtarnameye göre; ileri sürülen eksiklikler nedeniyle bağımsız bölümü teslim almamakta haklıdır. Bu eksikliklerin yüklenici tarafından sonradan giderildiği ve teslim konusunda yeni bir ihtarname de
çekilmediğine göre mahkemece gecikme süresi belirlenerek kira bedelinin hüküm altına alınması gerekirken yanılgılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, davacılardan peşin alınan harcın istek halinde iadesine, aşağıda yazılı harcın temyiz eden davalıdan alınmasına, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu davacı yönünden açık, davalı yönünden karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 18.02.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Trafik Kazalarında Mağdurun Kusuru
T.C.
YARGITAY
17. HUKUK DAİRESİ
Esas No : 2018/4219
Karar No : 2018/12895
K A R A R
Davacı vekili, trafik sigortası olmayan motosiklet ile davacının kullandığı motosikletin karıştığı trafik kazası neticesinde yaralandığını belirterek, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak kaydı ile 2.000,00 TL geçici iş görememezlik ile 3.000,00 TL sürekli iş görememezlik zararını davalı … Hesabından tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, iddia, savunma, toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna göre;davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına; davalı vekilinin tüm temyiz itirazları aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2-Dava, trafik kazasından kaynaklanan cismani zarara dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Zararın meydana gelmesinde veya artmasında mağdurun da kusurunun bulunması halinde sözkonusu olan müterafik kusur 6098 sayılı TBK 52.maddesi düzenlenmiştir. Mağdurun kusurunun zararın meydana gelmesinde başlıca etken olması halinde zarar verenin sorumluluğunun kalkması sözkonusu olabileceği gibi belirlenen kusura göre zarar ve ziyandan indirim yapılmasını
da gerektirebilir.
Somut olayda davacı motosiklet sürücüdür, sağ dizinde hareket kısıtlılığı oluşacak şekilde malul kalmıştır. KTK ve Karayollari Trafik Yönetmelik hükümlerine göre takılması gereken dizlik gibi koruyucu ekipmanların takılıp takılmadığının araştırılarak tartışılması gerekmektedir. Koruyucu ekipmanların takılmaması halinde Daire’nin uygulamaları da dikkate alınarak TBK’nın 52. maddesi uyarınca, %20 oranında tazminattan müterafik kusur indirimi yapılarak karar verilmesi gerekirken eksik inceleme yapılarak yazılı şekilde hüküm verilmiş olması doğru değildir.
2-Davacı dava dilekçesinde, kaza nedeniyle malul kalmasından dolayı geçici ve sürekli iş görememezlik zararını talep etmiştir.
Buna göre … Asliye Ticaret Mahkemesinin … Esas sayılı dosyasından alınan maluliyete ilişkin bilirkişi raporuna göre %13 maluliyet tespit edilmiştir. Davalı Sigorta şirketi tarafından açılan hasar dosyasında ise 23.9.2013 tarihinde … üniversitesi tıp fakültesinden alınan maluliyet raporuna göre %5 maluliyetinin olduğu tespit edilmiştir.
Maluliyet raporları arasında açık bir çelişki bulunmaktadır. Bu nedenle, mahkemece maluliyet hususunda yapılan araştırma yetersizdir.
Mahkemece bu durumda gerçek zararın belirlenmesi amacıyla, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulundan olay tarihinde yürürlükte olan Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliğine uygun çelişkiyi giderecek yeni bir rapor alınarak karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve araştırma sonucu hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
SONUÇ:
Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine; (2) ve (3) nolu bentlerde açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine 27/12/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Askerlik Dönüşü İşe Alınmayan İşçinin İşe İade Davası Açamayacağı
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO : 2015/22-1608
KARAR NO : 2018/448
TARİH : 7.3.2018
K A R A R
Dava askerlik vazifesini yerine getirdikten sonra başvuru üzerine işe başlatılmayan işçinin 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31/4. maddesi gereği işe iadesi istemine ilişkindir.
Davacı, davalı iş yerinde çalışmakta iken askerlik hizmetini yapmak üzere işten ayrıldığını, askerlik hizmetinin bitimini müteakip davalı işyerinde tekrar işe başlama yönündeki talebinin davalı işverence kadro olmadığı gerekçesi ile kabul edilmediğini ileri sürerek davalı işyerindeki işine iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının 31.07.2012 tarihinde muvazzaf askerlik hizmetini ifa etmek üzere istifa ederek işten ayrıldığını, kendisine kıdem tazminatı ödendiğini, 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31. maddesi kapsamına muvazzaf askerlik ödevi nedeni ile işten ayrılma durumunun girmediğini, kaldı ki davacının çalışması bir yılın altında olduğu gibi askerlik hizmetini bitirmeden yaptığı başvurunun geçerli bir başvuru olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını, ayrıca davacının eski işi veya buna benzer boş bir kadro bulunmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, davanın işe iade istemli olarak açılmasına rağmen askerlik dönüşü işe alınmamadan kaynaklanan tespit davası olduğu, işe iade davalarında olduğu gibi burada da yapılacak işin, askerlik dönüşü işe başlatılmamanın hukuka aykırılığının tespitinden ibaret olduğu belirtildikten sonra 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31/4. maddesi kapsamında araştırma yapıldığı, buna göre davacının tezkere izninde iken yaptığı başvurunun geçerli olduğu, davalı işverenin kadro uygun olmasına rağmen davacıyı işe başlatmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne, davalının askerlik dönüşü davacıyı işe başlatmamasının hukuka aykırı olduğunun tespitine karar verilmiştir.
Hükmün davalı vekilince temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarda başlık bölümünde belirtilen sebeple bozulmuştur.
Mahkemece, davacının askerlik dönüşü işe başlatılmadığını belirterek işe iadesini talep ettiği, işe iade davasının feshin geçersiz olduğunun yani işveren işleminin hukuka aykırı olduğunun ve bu aykırılığın giderilmemesi hâlinde uygulanacak yaptırımın belirlenmesine dair bir tespit davası olduğu, mahkemenin bu konudaki kararının tespit hükmü içerdiği, davacının talebinin askerlik dönüşü işe başlatılmamasının hukuka aykırılığının tespitine dair olduğu, davacının bunu işe iade olarak adlandırmasının hâkimi bağlamayacağı, dava sebebinin 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31/4. maddesine dayandığı, davalı işverenin bu kanun maddesine aykırı davrandığının tespitinin hâkimin görevi olduğu, bir an için talebin aşıldığı kabul edilse bile hâkimin 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun 26. maddesine göre talep sonucundan azına karar verebileceği, bu kapsamda davanın hukuka aykırılığın tespiti talebi olarak değerlendirilip sonuçlandırıldığı, talebin aşılmadığı gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olay bakımından muvazzaf askerlik hizmetini yapmak için işten ayrılan ve kendisine kıdem tazminatı ödenen davacı işçinin askerlik dönüşü işe alınmaması sebebiyle işe iade istemi ile açtığı eldeki davadaki talebin, davalı işverenin davacıyı işe başlatmamasının hukuka aykırı olduğunun tespiti olarak kabul edilip edilemeyeceği ve burada varılacak sonuca göre davanın 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31/4. maddesi kapsamında reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesine geçilmeden önce mahkemece verilen kararın Özel Dairece kesin olmak üzere bozulduğu dikkate alındığında mahkemenin direnme kararı vermesinin mümkün olup olmadığı ve burada varılacak sonuca göre Hukuk Genel Kurulunca esasa yönelik temyiz incelemesi yapılıp yapılamayacağı ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca davanın işe iade istemi ile açılmasına rağmen, esasında talebin 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31. maddesine dayanan bir talep olduğu, dava ve istemin aynı Kanunun 18 vd. maddelerinde hükme bağlanan feshin geçersizliği ve işe iade olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, bu sebeple kararın kesin olmadığı, ön sorun bulunmadığı oy birliği ile kabul edilmiştir.
Öncelikle hukuki yarar, tespit davası, taleple bağlılık ilkesi ve işverenin iş sözleşmesi yapma yükümlülüğü üzerinde kısaca durmak gerekir.
I.Hukuki Yarar ve Tespit Davası:
Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemeden hukuksal korunma istemi ile bir davanın açılabilmesi için davacının bu davayı açmakta (veya mahkemeden hukuksal korunma istemekte) bir çıkarının bulunmasıdır.
Davacının dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalı ve davacı mahkemeyi gereksiz yere uğraştırmamalıdır (Arslan, R.; Aktaran: Hanağası, E., Davada Menfaat, Ankara 2009, önsöz VII).
Hukuk Genel Kurulunun 24.06.1992 gün ve 1992/1-347 E.- 1992/396 K. ve 30.05.2001 gün ve 2001/14-443 E.- 2001/458 K. sayılı kararlarında da buna hukuki korunma (himaye) ihtiyacı da denilmiştir (Rechts-schutzbedürfnis). Mahkemelerden hukuki himaye istenmesinde, himayeye değer bir yarar olmalıdır.
Öte yandan, bu hukuksal yararın, “hukuki ve meşru”, “doğrudan ve kişisel”, “doğmuş ve güncel” olması gerekir (Hanağası, E., a.g….135).
Mülga 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönem içinde öğreti ve yargısal kararlar, dava açarken hukuki yararın bulunması gereğini, “dava şartı” olarak kabul etmiştir. Bu şart, “dava konusuna dair genel dava şartlarından biri” olup, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esas hakkında hüküm verilebilmesi için varlığı gerekli olduğundan “olumlu dava şartları” arasında sayılmıştır.
Nitekim aynı görüş Hukuk Genel Kurulunun 24.11.1982 gün ve 1982/7-1874 E.-914 K.; 05.06.1996 gün ve 1996/18-337 E.-542 K.; 10.11.1999 gün ve 1999/1-937 E.-946 K. ve 25.05.2011 gün ve 2011/11-186 E. 2011/352 K., 01.02.2012 gün, 2011/10-642 E.-38 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda öğreti ve yargısal kararların bu uygulaması aynen benimsenerek, davacının dava açmakta hukuki yararının bulunması “Dava Şartları” başlıklı 114. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde açıkça dava şartları arasında sayılmıştır.
Bir davada hukuki yarar ilkesinin dava şartı olarak gözetilmesinin yargılamanın amacına ve usul ekonomisi ilkesine uygun olarak yargılama yapılmasına yarar sağlayacağı her türlü duraksamadan uzaktır.
Bu ilkeden hareketle dava şartı olarak hukuki yararın varlığının mahkemece taraflarca dava dosyasına sunulmuş deliller, olay veya olgular çerçevesinde kural olarak davanın açıldığı tarihe göre kendiliğinden ve yargılamanın her aşamasında gözetilmesi gerekir. Bu sayede iç hukukumuzun bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme)’nin 6. maddesi ve 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde düzenlenen “hak arama özgürlüğü” nün dürüstlük kuralına uygun kullanılması sağlanabilecek; bu durum, haksız davalar açmak suretiyle dava hakkının kötüye kullanılmasına karşı bir güvence oluşturacaktır.
Dava açmaktaki hukuki yarar; hukuk düzenince kabul edilmiş meşru bir yarar olmalı, bu yarar, dava açan hak sahibi ile ilgili olmalı ve dava açıldığı sırada hâlen mevcut bulunmalıdır. Ayrıca açılacak davanın ortaya çıkacak tehlikeyi bertaraf edecek nitelikte olması gerekir. Bir kimsenin hakkına ulaşmak için mahkeme kararının o an için gerekli olması durumunda hukuki yararın olduğundan söz edilebilir. Bir mahkeme kararına ihtiyaç yoksa hukuki yarardan söz edilemez (Pekcanıtez, H., Atalay, O., Özekes, M.; Medeni Usul Hukuku, Ankara 2011, s.297).
Uyuşmazlığın çözümünde, hukuki yarar kavramının tespit davasındaki yansımasının ne olacağının ayrıca irdelenmesi gerekir.
Mahkemeden istedikleri hukuki korunmaya göre davalar edâ davaları, tespit davaları ve inşai davalar olarak ayrılmaktadır.
Edâ davalarında, bir şeyin yapılması, bir şeyin verilmesi veya bir şey yapılmaması istenmekte iken; inşai (yenilik doğuran) davalar ile de var olan bir hukuki durumun değiştirilmesi, kaldırılması veya yeni bir hukuki durumun yaratılması istenir. İnşai (yenilik doğurucu) davanın kabulüyle yeni bir hukuki durum yaratılır ve hukuksal sonuç genellikle bir yargı kararı ile doğar.
Tespit davasında, sadece tespit hükmü verilebilir. Tespit davasında verilen karar ile hukuki ilişkinin varlığı veya yokluğu kesin olarak tespit edilir, Diğer bir anlatım ile davalının varlığını inkâr ettiği ilişkinin var olduğu veya yokluğunu inkâr ettiği hukuki ilişkinin yok olduğu hükme bağlanır.
Bir tespit davasının kabule şayan olabilmesi için, bu davanın konusunu oluşturan hukuki ilişkinin var olup olmadığının mahkemece hemen tespit edilmesinde davacının menfaatinin (hukuki yararının) bulunması gerekir.
Tespit davasında; eda davasından ve inşai davadan farklı olarak, davacının böyle bir menfaatinin bulunduğu varsayılmaz. Tespit davasında davacı, kendisi için söz konusu olan tehlikeli veya tereddütlü durumun ortaya çıkaracağı zararın, ancak tespit davası ile giderilebileceğini kanıtlamalıdır. Çünkü tespit davası, hukuki bir durum ya da hak henüz inkâr ya da ihlal edilmeden, yani herhangi bir zarar doğmadan açılabildiğinden, menfaatin doğmuş ve güncel olması gereğinin bir istisnası olarak ortaya çıkmıştır.
İşte davacının hukuki ilişkinin derhal tespitinde menfaatinin (hukuki yararının) varlığı için öncelikle davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel (halihazır) ve ciddi bir tehditle karşı karşıya olması gerekir. Bu tehdit çoğunlukla davalının davranışları ile ortaya çıkar. Bu tehdidin davacı için bir tehlike oluşturabilmesi, bu tehdit nedeniyle, davacının hukuki durumunun tereddüt içinde olmasına ve bu hususun, davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmasına bağlıdır (Hanağası, a.g.e., s.133 vd.; aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulu’nun 01.02.2012 gün ve 2011/10-642 E.- 2012/38K. sayılı kararlarında da, benimsenmiştir.).
Başka bir anlatımla bir hukuki ilişkinin hemen tespit edilmesinde hukuki yararın bulunması, şu üç şartın birlikte varlığına bağlıdır:
1-)Davacının bir hakkı veya hukuki durumu güncel bir tehlike ile tehdit edilmiş olmalı;
2-) Bu tehdit sebebiyle davacının hukuki durumu tereddüt içinde olmalı ve bu husus davacıya zarar verebilecek nitelikte bulunmalı;
3-) Yalnız kesin hüküm etkisine sahip olup cebri icraya yetki vermeyen tespit hükmü bu tehlikeyi ortadan kaldırmaya elverişli olmalıdır.
Nitekim dava tarihinde yürürlükte bulunan 6100 Sayılı HMK’nın 106. maddesinde;
“(1) Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir.
(2) Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır.
(3) Maddi vakıalar, tek başlarına tespit davasının konusunu oluşturamaz.” şeklinde tespit davası düzenlenmiştir.
Bu madde hükmüne göre; bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut da bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesini hedefleyen davalara tespit davası denir.
Tespit davası açan davacı, eda davası ile inşai davalardan farklı olarak dava açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararının bulunduğu hususunu açıkça ortaya koymak, hukuki yararını ispatlamak zorundadır.
Maddi vakıalar tek başına tespit davasına konu yapılamaz; ancak bir hakkın yahut bir hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun belirlenmesi amacıyla tespite konu yapılabilir.
II. Taleple bağlılık ilkesi:
Medenî hukuk yargılamasına hâkim olan ilkelerden biri taleple bağlılık ilkesidir. Bu ilke 6100 Sayılı HMK’nın 26’ncı maddesinde açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir. Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına dair kanun hükümleri saklıdır.
Bazı durumlarda hâkim tarafların talebiyle bağlı değildir. Bu durumlar kanunda açıkça belirtilmiştir. Örneğin Türk Medeni Kanunu’nun 170/3. maddesi uyarınca boşanma istemi ile açılan davada boşanma sebebi ispatlanmış olsa bile hâkim boşanmaya veya ayrılığa karar verebilir.
6100 Sayılı HMK’nın 26. maddesinde hükme bağlanan “taleple bağlılık” ilkesi gereği hâkim tarafların talepleri ile bağlı olup tarafın talep etmediği husus hakkında karar vermesi mümkün değildir. Buna göre hâkim, tarafların taleplerini karşılayacak şekilde ve kapsamda karar vermelidir. Tarafların neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği tarafların dilekçelerine ve genelde dava dilekçesine bakılarak tespit edilir.
Taleple bağlılık ilkesi aynı zamanda hâkime talepten fazlasına karar verememe yükümlülüğü getirir. Taleple bağlılık ilkesinin hâkime getirdiği bu yükümlülük aynı zamanda 6100 Sayılı HMK’nın 24’üncü maddede ifade edilen “tasarruf ilkesi”ve 25’inci maddesinde yer alan “taraflarca getirilme ilkesi” ile de bağlantılı ve uyumludur.
Öte yandan “taleple bağlılık” ilkesi hâkimin talep edilenin dışında bir şeye karar verememesini gerektirir. Talep edilenden farklı bir şeye karar verememe, talep sonucu ile verilen hükmün sonucunun karşılaştırılması sureti ile belirlenir.
III. İşverenin iş sözleşmesi yapma yükümlülüğü:
Hukuk sistemimizde sözleşme özgürlüğü geçerli olup buna göre kişiler sözleşme yapıp yapmama ve sözleşme yapacağı kişiyi seçme serbestisine sahiptir. Ancak iş hukukunda sosyal sebeplerle bazı durumlarda işverene iş sözleşmesi yapma zorunluluğu getirilmiş ve bu suretle işverenin sözleşme yapma özgürlüğüne bazı sınırlandırmalar getirilmiştir.
Bu kapsamda olmak üzere 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 30 ve 31. maddelerinde işverene iş sözleşmesi yapma yükümlülüğü getiren hâller ayrıca düzenlenmiştir.
Kanunun 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, işverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde üç engelli, kamu işyerlerinde ise yüzde dört engelli ve yüzde iki eski hükümlü işçiyi veya 21/6/1927 tarihli ve 1111 Sayılı Askerlik Kanunu veya 16/6/1927 tarihli ve 1076 Sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu kapsamına giren ve askerlik hizmetini yaparken 12/4/1991 tarihli ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 21. maddesinde sayılan terör olaylarının sebep ve tesiri sonucu malul sayılmayacak şekilde yaralananları meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler.
Kanunun 30. maddenin beşinci fıkrasına göre bir işyerinden malulen ayrılmak zorunda kalıp da sonradan maluliyeti ortadan kalkan işçiler eski işyerlerinde tekrar işe alınmalarını istedikleri takdirde, işveren bunları eski işleri veya benzeri işlerde boş yer varsa derhal, yoksa boşalacak ilk işe başka isteklilere tercih ederek, o andaki şartlarla işe almak zorundadır. Bu zorunluluğa uymayan işveren, işe alınma isteğinde bulunan eski işçisine altı aylık ücret tutarında tazminat öder.
Bu düzenleme dışında işverenlerin sözü edilen maddeye aykırı davranarak engelli ve eski hükümlü işçi çalıştırma yükümlülüğünü ihlal etmeleri hâlinde Kanunun 101. maddesine göre idari para cezası ile cezalandırılmaları söz konusu olacaktır.
Bunun gibi 4857 Sayılı İş Kanunu 31. maddesinde yine işverene iş sözleşmesi yapma yükümlülüğü getirmiştir. 31. maddeye göre;
“Muvazzaf askerlik ödevi dışında manevra veya herhangi bir sebeple silah altına alınan veyahut herhangi bir kanundan doğan çalışma ödevi yüzünden işinden ayrılan işçinin iş sözleşmesi işinden ayrıldığı günden başlayarak iki ay sonra işverence feshedilmiş sayılır.
İşçinin bu haktan faydalanabilmesi için o işte en az bir yıl çalışmış olması şarttır. Bir yıldan çok çalışmaya karşılık her fazla yıl için, ayrıca iki gün eklenir. Şu kadar ki bu sürenin tamamı doksan günü geçemez.
İş sözleşmesinin feshedilmiş sayılabilmesi için beklenilmesi gereken süre içinde işçinin ücreti işlemez. Ancak özel kanunların bu husustaki hükümleri saklıdır. Bu süre içinde iş sözleşmesinin Kanundan doğan başka bir sebebe dayanılarak işveren veya işçi tarafından feshedildiği öteki tarafa bildirilmiş olsa bile, fesih için Kanunun gösterdiği süre bu sürenin bitiminden sonra işlemeye başlar. Ancak iş sözleşmesi belirli süreli olarak yapılmış ve sözleşme yukarda yazılı süre içinde kendiliğinden sona eriyorsa bu madde hükümleri uygulanmaz.
Herhangi bir askeri ve kanuni ödev dolayısıyla işinden ayrılan işçiler bu ödevin sona ermesinden başlayarak iki ay içinde işe girmek istedikleri takdirde işveren bunları eski işyeri veya benzeri işlerde boş yer varsa derhal, yoksa boşalacak ilk işe başka isteklilere tercih ederek, o andaki şartlarla işe almak zorundadır. Aranan şartlar bulunduğu hâlde işveren iş sözleşmesi yapma yükümlülüğünü yerine getirmezse, işe alınma isteğinde bulunan eski işçiye üç aylık ücret tutarında tazminat öder.”
Kanunda “herhangi bir askeri ödev”den söz edildiğine göre sadece muvazzaf askerlik hizmeti için değil her türlü askerlik ödevi nedeni ile işten ayrılmak zorunda kalan işçilerin madde hükmünden yararlanması mümkün olduğu gibi bunların dışında kanuni bir ödev nedeni ile işten ayrılanlar da hüküm kapsamına girmektedirler.
İşçinin, Kanunun 31/son maddesinde düzenlenen olanaktan yararlanabilmesi için sözü edilen askeri veya kanuni ödevin sona ermesinden itibaren iki ay içinde işverene başvurması şarttır. İşveren ödevi sona eren işçiyi benzer işlerde boş yer varsa derhal, yoksa boşalacak ilk işe o andaki şartlarla almak zorundadır.
Askerlik dönüşü işe alınmayan işçi İş Kanununun 18 vd. hükümlerine dayanarak işe iade davası açamaz. İş güvencesinden yararlanamaz. Çünkü, iş akdi askerlik sebebiyle sona erdirilmiştir, muvazzaf askerlik döneminde iş akdi askıda değildir ve bu durumda askerlik dönüşü mevcut olmayan iş akdinin işveren tarafından feshinden söz edilemez (Süzek, S.: İş Hukuku Yenilenmiş 11. Baskı, İstanbul 2015, s.335).
Askeri veya kanuni bir ödevi biten eski işçilerle iş sözleşmesi yapma yükümlülüğünü yerine getirmeyen, şartları bulunduğu hâlde onları işe almayan işveren hakkında idari para cezası değil, tazminat yaptırımı öngörülmüştür. Gerçekten de Kanunun 31. maddesinin dördüncü fıkrasına göre aranan şartlar bulunduğu hâlde işveren iş sözleşmesi yapma yükümlülüğünü yerine getirmezse, işe alınma isteğinde bulunan eski işçiye üç aylık ücret tutarında tazminat öder.
IV. Somut olayın değerlendirilmesi:
Davacı davalıya ait iş yerinde çalışmakta iken askere gittiğini, askerlik dönüşü işe başlatılmadığını ileri sürerek davalı işyerindeki işine iadesine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece davacının askerlik dönüşü davalı işverence işe başlatılmamasının hukuka aykırı olduğunun tespitine karar verilmiştir.
Ne var ki, davacının davalı şirkete ait iş yerinde 09.03.2010 tarihinde başlayan çalışması, 31.07.2012 tarihinde birliğine sevk edilmesine dair yazı üzerine 31.07.2012 tarihi mesai bitimi itibari ile istifa ederek ayrılmak istediğine dair dilekçesi üzerine sona ermiştir.
Bunun üzerine davalı işverence davacıya 2012 yılı Temmuz ayı bordrosunda tahakkuk ettirilmek sureti ile kıdem tazminatı ödenmiştir.
Bu şekilde taraflar arasındaki iş sözleşmesinin sona ermesinden sonra muvazzaf askerlik hizmetini tamamlayan davacı işçi 01.02.2013 tarihinde terhis edilmiş; 21.01.2013 tarihli olup 23.01.2013 tarihinde işveren kayıtlarına giren dilekçesinde 31.01.2013 tarihi itibari ile askerlik hizmetini tamamlayacak olması nedeni ile görevine geri dönmesi konusunda gereğinin yapılmasını istemiştir. Davacının sözü edilen dilekçesi üzerine “uygun değildir” şerhi yazılmak sureti ile davalı işverence işe alınmamıştır.
Şu hâlde 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31/4. maddesi askeri veya kanuni bir ödev nedeni ile işten ayrılan işçiyi Kanunda öngörülen süre içinde başvurması hâlinde tekrar işe alması konusunda işverene bir yükümlülük getirmiş ise de, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde işçiye işe alınması konusunda bir dava açma imkânı tanımayıp işverenin Kanunla getirilen yükümlülüğe uymamasının yaptırımı tazminat olarak belirlendiğine göre davacının işe iade istemi ile dava açması mümkün değildir.
Kaldı ki mahkemenin 6100 Sayılı HMK’nın 26. maddesinde hükme bağlanan “taleple bağlılık” ilkesine aykırı biçimde işe iade istemi ile açılan davayı tespit davası olarak kabul edip davalı işverenin askerlik dönüşü davacı işçiyi işe başlatmamasının hukuka aykırı olduğunun tespitine karar vermesi de olanaklı değildir.
Bununla birlikte davalı işverence davacının tekrar işe alınması yönündeki talebi kabul edilmediğine göre, davacı işçinin 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 31/4. maddesi uyarınca ” üç aylık ücret tutarında tazminat” istemini içeren eda davası açması gerektiğinden, tespit kararı verilmesinde de hukuki yararı olduğundan söz edilemez.
Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi doğru olmamıştır.
Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 07.03.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.
